Japonya… Ne güzel insanlarla tanıştım…

Gürkan Genç tarafından 9 sene önce yayımlandı
16 dakikada okuyabilirsiniz

Bir gün hazırlanmak için bisikletin yanına bir gittim. Vayyy bisikletin yanında bir römork! Bisiklet için özel olarak yapılan römorklardan. Yurt dışında onla gezmek çok zor olduğundan ben tercih etmemiştim. Hemen dışarı çıktım. Bir turcu gelmiş belli, bisikletine bakayım dedim. Offf bir Tandem (iki kişilik bisiklet) hemi de römorklü.. Bildiğiniz kocaman bir tır. Hemen resepsiyona gittim, arkadaşların burada olup olmadığını sordum.. İçerde kahvaltı yapıyorlar dendi.. Koşa koşa gittim yanlarına.. Küçükte olsa bir şansım var. Belki onlar da kuzeye doğru pedallıyorlardır? İsviçre’den muhteşem bir çift Brö ve Patricia. Başlıyoruz muhabbete. 2 senedir yollardaymışlar. Abi çifte hayran oldum bu kadar birbirine yakışan bir çift daha görmemiştim. Ne maceralar atlatmışlar, nereleri gezmişler offfffffffff offffffffffffff.. Japonya’dan sonra devam ediyorlar da durmuyorlar. Onlar kuzeyden başlamışlar . Eee gezginler karşılaşınca çenelerimiz durmuyor, hele ki aynı yerleri de geçmişsek.. Tacikistan’da Pamir’i nasıl geçtiniz bu bisikletle diyorum? Bu bisiklet Walkan Vadisinde gitmez imkan ihtimal yok.. Orda iki yol vardı biri güney biri de kuzey yolu.. Kuzey yolu daha düz yer yer asfalttı, iniş çıkışlar yoktu… Beklediğim cevabı veriyorlar. Kuzey yolunu tercih etmişler. Fakat sonuçta 4650 metreye de o tandemle ve römorkla tırmanmışlar. Sordum o bisiklet kaç kilo oluyor tam yüklüyken? 250 kiloyu geçiyorlarmış. Offf offff yahu ne azimli insanlar var helal olsun diyorum… Dışarı çıkmadan da bisikletlerini bayağı bir inceledim. Ağır, güçlü, shimano xt parçalarından oluşan bir bisiklet. Teker göbeklerinden tandemler için özel olarak yapılan güçlü bir göbek kullanıyorlar swiss malı. Ön tarafta kocaman bir nazarlık.. Hahahah benim bisikletimde yok nazarlık.. Çok güldüm onu görünce “Bu ne?” diyorum. Onlar da gülüyorlar. “Hastayız senin ülkenin. İnsanına pedallarken neler neler ikram ettiler. Neler yaptılar inanılmaz bir deneyimdi Türkiye bizim için” diyorlar. : )

Hiroşima şehrinin nerdeyse tamamını bisikletimle geziyorum. Yahu güya benim dinlenmem gerekiyordu. Hastayım. Neyse çok güzel görüntüler videolar çektim şehirde. Eeee Gürkan hiç paylaşmıyorsun? Fotoğraflar da, az videolar da az. Şimdi Atılım Üniversitesi’nde bir fotoğraf sergisi açılacak, fakat orada bile bu kadar fotoğrafı ve görüntüyü sergileyemem imkan yok. (2011-2012 yılları arasında 4 fotoğraf sergisi açtım)

Yılbaşını Hiroşima’da geçirmeyi düşünüyordum. Fakat şehirde gezilecek her yeri gezmiştim. Kaldığım yerdeki arkadaşlarla gece dışarı çıkıp birkaç bara bile takılmıştım. Hastalığım da tam olarak geçmemişti. Hala kuru öksürük devam ediyordu buna rağmen pedallamaya başladım. Ben pedallayınca daha iyi hissediyorum kendimi.

Sabah uyku tulumunun içinden çıkmak istemedim. O açık olan aradan dışarıdaki soğuk yüzümü yakıyordu. İmori adasındaydım. Evet şu dünyanın en güzel manzarasına sahip bisiklet yollarında pedallamak için gelmiştim buraya. İlk adaya vardığımda hava kararmaya başlıyordu. Deniz kenarında veya bir parkta kamp yeri bakınacaktım. Sonra İmori dağının tabelasını gördüm. Hah tamam tabelayı gördüm ya şimdi çıkmazsam olmaz.. Montun altında tshirt kalacak şekilde çıkartım herşeyi başladım tırmanmaya. 1 saat sonra zirveye varmıştım. İşte budur Japonya pedallarımın altında.

Yağmur bulutlarının arasından güneş kendini göstermişti. Tüm gün yağmurda pedalladım ve gün sonunda muhteşem bir manzara.. Yarın sabah bu çıktığım yeri geri ineceğim ama işte sadece şu güzel görüntü için bile değerdi.

Sabah şiddetli yağmurun sesi ile uyandım. Yarım ekmek ve yarım kavanoz bal yedim, bir bardakta sıcak süt hazırladım kendime. Zaman içinde artık çadırın içini de çok güzel kullanmaya başladım. Nerdeyse tuvalet bile inşa edeceğim. İşemek için artık uzaklara gitmiyorum, açıyorum fermuarı işiyorum girişin önüne hemen tuluma geri dönüyorum. Bu soğukta ayakkabı bağla git uzaklara işe falan oooo geçeceksin o ayakları..

Bu çadırı ve bisiklet çantalarını toplarken başka bir eldiven, bisikleti sürerken başka bir eldiven kullanıyorum. Eşyaları topladığım eldiven yün ve streç. Elime ve parmaklarıma rahat oturduğundan daha rahat toparlıyorum eşyaları. Bisiklet kullandığım eldivense ondan biraz kalın, içi polar dışı su geçirmez eldiven. Su geçirmiyor ama rüzgar geçiriyor. 2 parçalı eldivenlerden bulamamıştım o yüzden bunu almıştım. Neyse bu sabah toplanırken o kadar da soğuk olmasına rağmen eldivensiz toplandım. Sonra da bisiklet kullanırken giydiğim eldivenleri giydim, içine de yün eldivenleri. Rüzgar arttıkça yağmur şiddetlendi. Yahu havanın yumuşak olması gerekmez mi? -7 derece gösteriyor termometrem. Dağdan inmeye başlıyorum. Aşağıdaki kasabaya ulaştığımda kendimi bir park yerine zor atıyorum. Yağmurdan önümü göremiyorum. Onu geç, parmaklarımı hareket ettiremiyorum, dondular. Dedim ya eldiven rüzgarı geçiriyor. Islak olan ve üşümüş el soğuk rüzgarı da yiyince… Acıdan gözlerimden yaş geliyor. Çantaları açmaya çalışıyorum. Parmaklarımı oynatamıyorum. Ocağı yakmak aklımdan geçiyor ama o kadar bekleyemem. Yaptığım aptalca hatadan dolayı eller için olan ısı poşetlerini hemen buluyorum. Parmaklarımla yırtamıyorum. Avuç içinde tutup ağzımla yırtıyorum. 25 saniye içinde iki poşet de ısınıyor. Önce avucuma alıp parmaklarımın biraz çözülmesini bekliyorum sonrasında da bu minik poşetleri eldivenimin içine atıyorum. Yani şu poşetlerin ikisini ufak bir dalgınlıktan kullanıyorum ya! Of neyse parmakları kurtardık. Eldivenin içi nerdeyse alev alacak. 😀 Tekrar pedallamaya başlıyorum. Yağmurda pedallamak kuru havada pedallamaktan daha çok hoşuma gidiyor.

Bu köprülerdeki bisiklet yollarına ulaşmak öyle kolay değil. Her köprünün bisiklet yolu köprüye gelmeden hemen hemen 1 km öteden başlıyor. Çünkü adamlar köprüye dikey bir bisiklet çıkışı yapmamışlar. Yaşlısı da var, çocuk da var. Rahatça çıksınlar diye %2 eğimle dolana dolana köprülere varıyorsunuz. Fakat bu bisiklet yollarının giriş levhaları pek bir küçük ve Japonca, gözden kaçırabiliyorsunuz. Her köprüden geçiş 2 TL. Okyanusun altında pedalladıktan sonra okyanusun üstünde pedallamak da ayrı bir keyifti. Ayrıca dedikleri gibi manzara da süper. Her ne kadar bu yağmur ve soğukta oradan geçsem de cidden güzeldi. Yazın eminim ki manzara daha süperdir. 7 devasa köprüden geçtim; en küçüğü 2.1 km, en uzunu 7.1 km uzunluğunda mimari açıdan da göze hoş görünen köprüler.

Shikoku adası da dahil olmak üzere tam 7 ada gezdim. Shikoku adasının kuzeyini, geri kalan 6 adanın tamamında, her kilometresinde, her sokağında bisiklete bindim. Gezdim de gezdim, dolandım da dolandım.Yağmur yağdı durmadım, kar yağdı durmadım, soğuk rüzgarlar esti durmadım, geceleri uyurken rutubet dedim sonra da “Ulan ne mızmızlanıyorsun rutubetse rutubet neleri atlattın sen rutubet ne?” dedim. Bir kere hastalandım, o da bünye alışık değildi. Şimdi bir daha alt edebilir misin beni doğa? : ) İklimine, doğasına alıştım. Anam görürse çıldırır diye bazı fotoları koymuyorum ama söyleyim. Şortla, t-shirtle bile bisiklete bindim hahah.. Dedim ya dağ bayır çıkıyoruz.. 😀 Hele birkaç görüntü var süper.. Biliyorum, kes konuşmayı da yayınla görelim diyorsunuz henüz montajlamadım. Önümüzdeki günlerde.

Bu adaların en güzel özelliği mandalina bahçeleri. Olayın en güzel yanı da bu meyveler organik. Ben ömrüm boyunca bu kadar güzel mandalina yemedim. İlk gördüğümde portakal sanmıştım. Bıçakla kestim bir baktım mandalina. Yahu bu kadar büyük mandalina nasıl olur hormonlu bunlar kesin dedim. Sonradan öğrendim ki bu bölgeye has özel mandalinalarmış.

Geçenlerde bir elektronik posta gelmişti bana. Sebze meyve işleri ile uğraşan bir şirketden “Gürkan kardeşim duydum ki bisikletinle Asya yı geziyormuşun, bu ülkelerden geçerken hormonsuz ürünlerin tohumlarını bizim için toplar mısın? Fazla ağırlık da yapmaz. Üç beş tohum’’. Aklıma bu mektup geldi.. Tüh adama buralarda hormonsuz ürünler bulunması zor demiştik. Hay Allah, bak bileydim adresini alırdım. : )

Yani meyve tüketimi konusunda hiç sıkıntı çekmiyorum. Bahçelerden araklıyorum. : ) Bazen tarlanın sahibi orada oluyor bilerek duruyorum orada. Biliyorum ki bana meyve getirecek, ee ne yapım canım çekiyor. İnanılmaz güzeller. Birkaç defa para vermeyi teklif ettiysem de istemediler. Bazen oturup iki kilo yediğim oldu.

Yılbaşı gecesini Osaka’da geçiririm diye tahmin etmiştim olmadı? Yılbaşı gecesi kamp attığımda Osaka’ya 400 km yol vardı. Soijo diye bir kasabaya girdim. Okyanus kenarında güzel bir sahili olan minik bir kasaba. Anayoldan da biraz uzakta, araç sesi de az gelir diye oraya yöneldim. Kar yağmaya başlamıştı. Ankara’yı hatırladım. Ankara’da da hava -5-10 falan olurdu, orda da kar yağardı. Yumuşak bir hava yok burada. Soğuk rüzgarla birlikte cildini yakıyor. Bisiklete binmiyorsan tabi bunu daha az hissedersin.

Kumsala kampı kurdum. Ama kampı kurmadan önce de markete gidip alışveriş yaptım.. Ee nede olsa yılbaşı gecesi. Tek başıma da olsam kutlarım. Akşama da kendime güzel bir yemek hazırlıyorum, ardından tatlımı yiyorum. Yazılarımı yazıyorum. O gün çektiğim fotoğraflara bakıyorum. Uykum geliyor. Aileme mesaj atıyorum, yeni yıllarını kutluyorum. Çadırın fermuarını açıp ayağa kalkıyorum, bir şeyler demek için okyanusa doğru kadehimi kaldırıyorum. Öylece havada asılı kalıyor elim… Aklımdan, kalbimden, o kadar çok yer, insan, anı geçiyor ki saniyeler içinde ama ağzımdan tek bir kelime bile çıkmıyor. Baktım bir şey diyemiyorum. Bir yudum içiyorum “İyi yıllar Gürkan.” diyip çadırıma geri dönüyorum. Gece 12’de köyde birkaç fişek patlatıyorlar, sonra da yakındaki bir tapınaktan gelen gong sesleri ile uyanıyorum. Telefonun ışığı da yanıp sönüyor, mesaj gelmiş, ailem benim saate göre yeni yılımı kutluyor.. Ben de teşekkür edip onlarınkini bir daha kutluyorum, sonra da uyuyorum.

Sabah güneşi çadıra vuruyor. Aydınlanmasına aydınlanıyor da ısısı nerde bu güneşin? 😀 Dışarı bir bakıyorum masmavi gökyüzü, pırıl pırıl. Dün kar kıyamet yağmur, şu havaya bak.. 😀

Toparlanırken beni gören yaşlı bir teyze yanıma geliyor, biraz Japonca konuşuyoruz. : ) Açsan kahvaltı getireyim diyor, teşekkür ediyorum. Ama sen bisikletle geziyorsun acıkırsın diyor. Peki tamam diyorum. Bekle sen, getireceğim şimdi diyip gidiyor. Ben toparlanana kadar da kendisi geliyor. Yanında kocaman bir poşet, içine neler neler koymuş. En sevdiğim capon yemekleri falan, varsan ki sipariş vermişim de ona göre hazırlamış gibi. “Arigato gozaimas.” diyip eğiliyorum. O da gülümsüyor bana ve pedallarken de el sallıyor arkamdan.

Ne güzel insanlarla tanıştım şu yolculukta. Ne muhteşem dostluklar kurdum. 2010 yılında en baştan başladım her şeye. İlk başlarda yeni bir hayata başladım diyordum. Yol aldıkça hayatı sorgulamaya başladım. O kadar çok insanın hayatına ortak oldum ki. Hepsi birbirinden farklıydı. “Hayat” şu demektir veya hayat budur diyip kalıplar içine sokmak bana anlamsız gelmeye başladı. Neler öğreti bu yolculuk bana? Hangi gerçekleri gösterdi? Yolda o kadar hayata ortak oldum ki acaba birilerinin hayatında iz bıraktım mı ki ? Bencilce bir düşünce mi bu? Ben göçüp gittikten sonra da hayat devam edecek. Hayat dediğimiz bu süreç içinde bir iz bırakamadıysam dünyaya, şu anda neden yaşıyorum?? İşte bir gerçek daha… Ulan ben 31 yaşıma kadar ne bencil bir adammışım! Evet 2011’de hedefler belli.. Tek tek hepsini yapacağım, zaman alacak ama yapacağım..

Ahaa bir gezgin, takmış sırtına yükünü. Capon hemi de. Duruyorum hemen yanında. Selam veriyorum. Nereden nereye gittiğini soruyorum. Harita üzerinde gösteriyor. Herif Japonya’yı yürüyerek geziyor (bu arada dünya turuna çıkan bir Japon var yürüyerek. New balance da bu adama sponsor olmuş tüm masrafları için. Yahu kaç yılda biter ki?). Bisikleti kaldırımın kenarına koyuyorum. Sohbet etmeye başlıyoruz. Bakın ben Japonca bilmiyorum o Japonca konuşuyor, ben Türkçe ve anlaşıyoruz. İngilizce konuşmama gerek yok aynı şey olacak.. Oturuyoruz kaldırım kenarına. Yaşlı teyzenin bana verdiği yemekleri beraber yiyoruz. Ben bu adamla yemekleri paylaşıyorum niye mi? Çünkü adam yürüyor ve yemeğe de o kadar para ayıramaz diye düşünüyorum. Çünkü adam o soğuk havalarda o yağmurlu havalarda kendi geleneksel kıyafetleri ile geziyor. Çünkü vicdanım el vermiyor adamın yanı başından öyle gitmeye. Yemekten sonra ben hazırlanmaya başlıyorum. Bana iş kartını veriyor.. Suratımda kocaman bir gülümseme oluşuyor…

Bir markete girdim bir şeyler almak için, yorulmuştum. Çocuklar kendilerine nudel hazırlıyordu onları seyrettim. 3 arkadaş beni incelediler uzun uzun. Hakkımda da konuştular ama anlamadım. Oturdum orada bir tabureye. Bir ufaklık geldi yanıma bana sakız uzattı. Ne yorgunluk kaldı ne bir şey, teşekkür ettim. Kaykayları vardı. Unutmamışım binmeyi. Çıktım dışarıda iki turladım kaykayları ile. Kocaman bir gülümsemeyle teşekkür ettim.

Japonların resmi dini Şintoizim demiştim. Fakat kafalarına göre takılıyorlar. Nasıl mı? Mesela hepsi Kıristmıs kutluyor, ibadet etmeye Şintolara gidiyorlar, öldüklerinde de Budist gibi bedenlerini yakıyorlar. Her dinden parça parça. Fakat Şintoizim normal yaşamda ağır basıyor.

Yılın ilk günüydü Şinto tapınakları tıklım tıklım. Arkadaşım Elif söylemişti, “Gürkan Şinto tapınaklarına ilk gün uğra, çok renkli kareler yakalarsın.” demişti. Yolumun üstünde kocaman bir Şinto tapınağına denk geldim. İnanılmaz görüntüler vardı. İçerdeki tek turist bendim çünkü buralara bu mevsimlerde turistler gelmezmiş. Hatta turistler bu kasabaları geçerler çünkü meşhur değiller. Yazmaz öyle kitaplarda, orada burada bu kasabalar.. Ben de yazmam adlarını o kasabaların bilmesin kimse. Görmek isteyen adaları gezer bisikleti ile. Hepsinde bisiklet yolları mevcut. : ) Kendi keşfetsin, öylesi daha çok mutlu eder o gezgini.. Bu tapınakta ilk defa kimonolu bir bayan gördüm. Güzel bir bayan ve ona ayağından çıkan takunyasını ben giydirdim. : ) İçerde bir kermes havası vardı, çok güzel yemekler yedim. Fotoğraflar ve görüntüler yakaladım.

Koca bir bölümü atlayıp Osaka’ya geldim diyorum.. : ) Kocaman bir şehir, her tarafta turistler, yüksek binalar. Hoş geldin şehir hayatına Gürkan. Kalacağım oteli buluyorum. Daha doğrusu Türk bayrağını tanıyan bir Japon bana yardım ediyor oteli bulmam için. Resepsiyona gidiyorum, yer olduğunu öğrendikten sonra pasaportumu çıkartıyorum. Türk müsünüz diyor kız. Arkadaki yaşlı bayan, adı Fumi, hemen bana dönüyor. Kendisi aslen Kushimato’lu. Türk müsünüz diyor? Evet Türküm diyorum. Bisikletimle Türkiye’den Japonya’ya geldim diyorum. İnanamıyor, gözleri doluyor. Alla alla niye gözleri doluyor ? “Kushimato’ya gideceksin di mi ?” “Evet gideceğim.” diyorum, bana hemen hangi trenlerin hangi saatlerde oraya gittiğini, hangi otobüse binmem gerektiğini hemen internetten buluyor. Ayrıca ne kadar vermem gerekeceğini de söylüyor. Yaklaşık olarak 380 Tlye denk geliyor oraya gitmem.. Ben yakın sanıyorum o şehri fakat biraz mesafe varmış 270 km kadar. Ben bisikletle giderim teşekkürler dedim. : ) Kushimato, Ertuğrul gemisinin geçirmiş olduğu kazadan sonra şehit olan Türk askerlerinin şehitliğinin bulunduğu yer. Detaylarını orayı gezdikten sonra anlatırım..

Bu arada bir Türk lokantasına gittim. Sahibini ve orada çalışanları bir sonraki yazımda sizlerle paylaşacağım. Ama dünya bu kadar da küçülmez ki. Restoranın sahibi çok sevdiğim bir arkadaşımın arkadaşı çıktı. Tolga şimdi Deniz’in yanına öğlen yemeğinde kuru fasulye pilav, üstüne zeytinyağlı dolma ve baklava yemeğe gidiyorum . Sorduğun soruyu da kendisine ileteceğim hahaha.

Ha bu olayı babama dedim. “Baba dünya inanılmaz küçük.” Babamın yaptığı yorumu da paylaşmak istiyorum:

Skype’da benim görüntümü dondurmuş. Google Earth’de izlediğim rota üzerine fotoğrafı yapıştırmış.. Fotoğrafı bana gönderiyor ve şunu yazıyor: “Olum senin gittiğin yol burnun kadar bir şey al kendin bak!” hahaahhahaahahhaahahahhaha. Yahu baba o fotoğrafı facebooka koyma he mi? : )

Herkese sevgiler, saygılar. 2 gün sonra yeni yazı geliyor.

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!