Güney Kore Macerasına devam

Gürkan Genç tarafından 9 sene önce yayımlandı
13 dakikada okuyabilirsiniz

Araya birkaç yazı koyduktan sonra yol anılarıma geri dönüyorum. Nerdeyim? KORE.. Güney Kore, kuzey değil. : ) Geçiş izni olsaydı inanın o tarafa da giderdim. Tur kafilesi olmadan Kuzey Kore’ye yakın en uç noktaya kadar gittim. Dağlarını ormanlarını yakından gördüm. ^_^

Güney Kore’nin kuzeyine pedalladıktan sonra doğusuna, okyanusa doğru pedal çevirdim. Önceki Kore yazımdan hatırlayacaksınız; yaşam tarzlarını ve ne kadar teknoloji ile iç içe yaşadıklarını anlatmıştım. Her mega şehri aynı canlılıkta düşünmeyin. Türkiye’de bir İstanbul gerçeği vardır. Diğer şehirlerle onu nasıl kıyaslayamazsak, Seul şehrini baz alıp Güney Kore’de gezerseniz hayal kırıklığı yaşarsınız.

Fakat ben doğa adamıyım; dereler, göller, rengarenk ormanlar, kuş sesleri, ahşap evler ve bunların hepsinin içinde biraz teknoloji ekleyin, böyle yerleri de çok severim diyorsanız seyahate devam.

Günlerden pazar, almışım bisikletimi vurmuşum kendimi yollara. Güney Kore’nin Seoraksan milli parkını tırmanışa geçmişim. 55 metreden 880’e tırmanıyorum. Manzara süper. Kulağımda ipod, sevdiğim müzikleri dinliyorum. Her şey yolunda. “Aha güzel bir alana geldim. Ulan şuraya tripodumu koyayım kendimi çekeyim.” Durdum bisikletten indim. Anam arkamı bir döndüm iki Koreli ve mtb bisikletleri. Yorulmuşlar, dilleri dışarıda. Benim arkamdan yukarı çıkıyorlar. Ben durunca onlar da durdu.. Hemen ‘V’, bu işareti yapıyorlar. İşaret parmağını ve orta parmağı kaldırıp bu selamı vermeseler olmaz. Ardından baş parmaklar yukarıda. Ne o lan yoruldunuz mu? ^_^ Bir tanesi kendi bisikletinden inip benim bisikleti denemek istediğini vücut dili ile anlatıyor. Buyur dene diyorum.. İngilizce konuşan Korelileri Seuol dışında bulmak zor. Bazı turistlik merkezlerde buluyorsunuz onun dışında çok nadir denk geliyor. Adam bisiklete biniyor 4 pedal çeviriyor. Korece bir şeyler diyor arkadaşına. Sonra arkadaşı da deniyor. Kendi aralarında konuşup elimi sıkıyorlar. “Türk, süper!” diyip pedallayıp gidiyorlar. Adamın aklını alırım böyle. Yol boyunca konuşmuşlardır hiç şüphem yok. Hatta arkadaşlarına da söylemişlerdir.

Bu arkadaşları uğurladıktan sonra başlıyorum video çekimine. Yukarı pedallıyorum. Sonra geri aşağı inip uzaklık yakınlık ayarlarını yaptıktan sonra bir daha yukarı pedallıyorum. Sonra bir daha aşağı inip kameranın yerini değiştirip bir daha yukarı pedallıyorum. Yukarı pedallıyorum dediğim yer de öyle yakın sanmayın. Kamera ekranından çıkıncaya kadar pedallıyorum.. 😀 Artık buna benzer kaç video çektiğimi de hatırlamıyorum. Hava sıcakken pek dert etmiyordum da soğukken dur kalk dur kalk yapmak, zor oluyor.

Neyse tırmanışa devam ediyorum. Burası anayol olmadığı için araç çok az geçiyor. Ormanın sesini dinliyorsunuz. Ormanın sessizliğini bir anda motor sesleri bozuyor. Karşıdan hız motorları geliyor. Oldum olası bu sesleri sevmişimdir. Yavaşlıyorum (sanki yokuşu 100 km ile çıkıyorum) virajdan ilk Ducati çıkıyor. Arkadan Yamaha’lar, Suziki’ler falan öyle gidiyor 10 veya 15 motor. Hızlı da gitmiyorlar, yavaş takılıyorlar. Beni gören elini kaldırıp selam vermeye başlıyor. Aleykümselam yiğitler! Sonra gene ormanın sesi çevremi sarıyor. Bazen içim gitmiyor desem yalan olur. Adamlar bir kapatıyor yokuşta vıııııııınnnnnnnnnnnnnnn tepedeler. Sonra da kendimi şu sözle teselli ediyorum. “Sen dünyada çok az insanın yaptığı bir şeyi yapıyorsun.” Bunu diyorum, 2 dakika sonra da arkamdan motor sesleri geliyor. Bu sefer Harley Davidson’lar.. Abovv kaç tane? Boşuna demiyorum, bu ülke tam bir küçük Amerika.. Motorcu abilerim atmışlar ablaları da arkalarına turluyorlar oh.. Ulan ilk şehre varıp yükü falan bırakacağım, ben de arkama şehrin en güzel kızını alacağım. Benim bisiklet de bir havalı bir havalı. Hani herkes sıraya girip bekler.. “Bebeğim 5 dakika sonra gelip seni alacağım kaybolma. 2 pedal da senle çeviririz” ^_^

Bu motorların sesi uzun süre ormanın içinde kaybolmuyor.. Bu arada bir mola veriyorum, oturuyorum kaldırımın kenarına, açıyorum portakal suyumun kapağını. Çukulatalı pisküvitlerimden yiyorum. : )

Gene sesler gelmeye başlıyor.. Alla alla bu sefer ne geliyor acaba diye bekliyorum. Ulan nasıl bir yol tercih etmişim böyle.. Fakat adamlara hak veriyorum. Çünkü doğanın tüm renklerini bu alan içinde görebiliyorsunuz. Orman yolu örtmüş durumda. Sonbahar yaprakları yerlerde rengarenk muhteşem bir görüntü var. Burada araba, motorsiklet kullanmak veya bisiklete binmek süper. Yokuş çıkıyorum hep diyorum ama umrumda değil. Mükemmel yerler.

İlk Ferrari gözüküyor, bir Ferrari daha, bir tane daha sonra Porsche çıkıyor ardından Lamborgine, bir Ferrari daha, Masarati. Benim elimde de çikolatalı bisküvim ve portakal suyu (Kareyi çeken bir kameraman olmalıydı, ah bee!!). Ardından bir Porsche daha, en sonunda da bir Veyron geçiyor. Sonra da gene ormanın sesi ile baş başa kalıyorum ve bisküvimi gönül rahatlığı ile ısırıyorum. Dönünce bisikletin yanına yazdıracağım. Pamir Dağı ve Gobi Çölü Kaplanı diye. Teey teeeeeyy yemişim Ferrari’sini Porche’unu. O araçlarla sizler ancak Seoraksan parkında turlarsınız veya istanbul’un sıkış tıkış trafiğinde. Turlamaya devam…. : )

Her güzel rampanın güzel de inişi vardır. : ) Tepeye vardıktan sonra bisikleti salıyorum aşağı. Hızım 84 km.ye kadar çıkıyor. Dediğim gibi iniş ve çıkışlar çok fazla bu Kore’de, frenlere asılmasam 100 km çok rahat geçecek bisiklet. Açıyorum tepe kamerasını da aşağı inene kadar çekiyorum. 16 km.lik bir iniş yapıyorum. Fren papuçlarını en son Tacikistan’da değiştirmiştim. Önümüzdeki günlerde, burada da değiştirmek şart oldu.

Karnım zil çalıyor. Aşağı indiğimde kavşaktaki restoranlardan birine giriyorum.. Başka bir motorcu tayfa da orada öğlen yemeği için durmuşlar. Beni görünce hepsi birden dikkatlice süzüyor. Aralarından biri ingilizce konuşup selam veriyor. Nerden geliyorsun? Seoul’dan geliyorum.. Bu arada Seuol’den orası da 340 km. falan, tebrik ediyorlar. İçeri girip yemek siparişimi veriyorum. Kore’de bir çok restoranda ya yapay yemek çeşitlerini vitrinde görüp seçersiniz veya duvarlardaki fotolardan ben bunu istiyorum diyebilirsiniz. İngilizce bilmeyen insanlar için restoranlarda bu uygulama çok güzel.

Motorcular bisikletimi inceliyorlar. Türk bayrağını görünce önce dünya kupasından bahsediliyor.. Sonrasında beraber savaştığımızı dile getiriyorlar. Bu adamlar cidden bizi seviyorlar. “Türkiye’den uçakla, bisikletle gezmek için mi geldin Kore’ye?” “Yok direkt bisikletle geldim” diyorum. “Aslında Moğolistan’a kadar bisikletle geldim sonra ülkenize geçmek için uçak kullandım. Kara yolundan gelinmiyor sizin ülkeye.” dedim. Anladılar dediklerimi ama bisikletle geldim konusunu anlatmak biraz uzun sürdü. Islıklar, alkışlar, tebrikler, foto çektirmeler. Sonrasında vedalaşıp ayrıldılar.. Kasaya hesabı ödemeye gittiğimde hesabın onlar tarafından ödendiğini öğrendim. Suratımda bir tebessüm oluştu. Bu olayın aynısını Türkmenistan’da da yaşamıştım.

Akşama da çok güzel bir yerde kamp attım. Rampalarda çok efor sarf ettiğimden kalan son iki paket Ramen’ni de tuna balığı eşliğinde mideye indirdim.

Sonraki günlerde o kadar çok rampa inip çıktım ki manyağa döndüm. Bir öğlen yemeksiz kaldım. Market bulurum falan dedim ilerde çıkmadı. Yanımda sabah kahvaltısı için bal taşıyordum, çıkardım kaşık kaşık onu yedim. En azından biraz güç verdi bana. 2 rampa daha çıktıktan sonra aşağıda bir kasaba gördüm “Ohhhhh be!!” dedim sonunda. Restorana kendimi attım. Korece bir şeyler diyor sahibi. Bayıldım bayılacağım. “Ver yahu, ne verirsen ver çabuk!” diyorum. Resmen gözüm kararmaya başlamıştı. Sebzeler, etler çorba falan her şey bir anda geldi. Hiiiiçççç bakmadım. Ne nedir tadı nasıldır. Umrumda değildi. Ne koydularsa önüme yedim. Market de buldum. Stoklarımı da yeniledim. Sık sık yerleşim yeri olduğundan bisiklete fazla yük koymuyorum. Eee zaten her tarafta dere var. Suyum bittikçe de yerleşim yerlerinden uzakta olan derelerden arıtıp içiyorum. Nadir de olsa arada bir köye markete rastlamadığım oluyor.

Bir gün nasıl giyineceğimi şaşırdım. Sabah kalktım hava -15 derece. Atılım Üniversitesi’nin elektrikli battaniye kıvamındaki kapşonlu uzun kollusunu çıkartıyorum üstümden. Çekiyorum North Faceleri. Saat 10 gibi kar yağmaya başlıyor. Öğlen hava ısınıyor üstümdekileri çıkartıyorum. Bu sefer ince bir şeyler giyiyorum. Öğleden sonra yağmur yağmaya başlıyor. Bu sefer de su geçirmez kıyafetleri giyiyorum. Bir kendine gel hava! Karar ver buz mu keseceksin, kar mı, yağmur mu yağdıracaksın, güneş mi açacaksın! : )

Bazen kamp alanı bulmakta sıkıntı da çekiyorum. Her yer ağaçlık, insan çok az, araç çok az geçiyor her şey çok güzel. Fakat ormanlarda düz bir alan yok, her yer eğimli. Haah tam güzel bir yer buldum diyorum mezarlık çıkıyor. Evet mezarlık çıkıyor.

Belki Seul’da vardır fakat ben yolum üzerindeki köylerde toplu mezarlıklar hiç görmedim. Köyde herkes büyüğünü kendi bahçesinin içine gömmüş veya yakınlarına. Ölünün üzerine sadece toprak döküyorlar. Bu toprak futbol topunu ortadan ikiye bölün, elinizde kalan parçayı düz bir alana koyun. Mezarlar aynen bu şekilde. Üzerini de özel bir çimle kaplıyorlar. Bu çim belli bir büyüklüğe kadar gelip duruyor. Kışları sararıyor, yazları yeşeriyor ve yağmur suyu ile de toprağın kaymasını önlüyor. Doğanın bir parçası gibi mezarlar.

Bu mezarların hemen ön tarafında ufak bir taş oluyor çiçek koymak için. Bazılarında o bile yok. Daha büyük şehirlerde de adının yazdığı ufak bir taş. Ormanların içinde böyle mezarlarla sıkça karşılaşıyorum. Öldükten sonra, mezar yeri için para, mermerine para, carta para, curta para gibi bir olay yok. Öldün mü götürüyorlar ormana atıyorlar üstüne toprağı, bir de güzelinden çimliyorlar. Alandaki eğimli toprağı da düzeltiyorlar. Huzur içinde uyuyorsun. Aklıma şu geliyor; acaba bu şekilde bu ormanları da korumuş mu oluyorlar? Saygı duyup adam burada uyuyor, alandaki ağaçları kesmeyelim falan gibi? Bizim ülkemizde uygulansa acaba ne olur? Her seferinde ben ilk düz alanı görüyorum, haah kamp yeri diyorum, sonra mezarı görünce yoluma devam ediyorum.. Yani bu kadar orman alanının içinde kamp yeri bulmak da yer yer zor oluyor.

Uzun zamandır hiç rüzgar konusunda söylenmemiştim. Çünkü artık siz de biliyorsunuz, ilk baştaki yazılarımda sıkça dile getirdim: Doğuya doğru giderseniz rüzgaaarr heeeep karşınızda! Pedallaya pedallaya Seoraksan parkı yakınlarındaki vadilerden birine girdim.. Rüzgar arkadan bir esti inanın pedal çevirmeyi bıraktım! Adamlar zaten rüzgar değirmenlerini de o alana koymuşlar.. Sokcho şehrine kadar rüzgar arkada devam ettim.

Sokcho önemli bir şehir benim için. Neden? Çünkü Türkiye’den çıktıktan sonra bisikletimle Pasifik Okyanusuna ulaştığım şehirdir. : ) Ayrıca ben de hayatımda ilk defa okyanus görmüş oldum. Çıkardım hemen tabureyi. Kurdum çilingir sofrasını. Attım oltamı denize. Koydum fona Karadeniz tulum havasını. Rakımdan bir yudum içip “Ohhhhhh” dedim. Nereyeeeeeeeeee dedin? Hahaha bunu yapmak isterdim de malzeme sıkıntım vardı. Sadece ayaklarımı okyanus suyuna soktum.

Hemen kıyıdaki bir balık lokantasına gittim. Okyanus balıkları canlı canlı. Haçen bir karadenizli olarak sevuyum da balık yemesunu pişurmesunu, avlamasunu. Kanımızda vardur. Ulan hangi balığı yesem? Görünürde tanıdık balık da yok. Bizim levreklere yakın bir balığı seçtim hemen kömür ocağına attılar, oh mis. Yeşillikler geldi falan. Eh şimdi rakısız olmaz bu iş. Önceki yazımda demiştim; sek içtikleri bir alkollü içecek var. Koreliler alkollü en iyi içkimiz diyorlar. Bizim Yeni Rakının yanında bildiğin şekerli gazoz ayarında. Getir bakalım şekerli gazozlarınızdan bir tane! 😀 Oh bee kömürde pişen balığı yemeği de özlemişim..

Yemekten sonra şehirde kalacak yer arıyorum. Sezon dışında gittiğim için şehirdeki otel ve motel fiyatları 22 $’a kadar düşmüş. Minik bir restorana giriyorum. Yakında bir motel nerde bulurum diyorum. Adam bana motelin yerini tarif ediyor. Sonra “Dur bekle beraber gidelim” diyor. Motoruyla o önde ben arkada beni motele götürüyor. Teşekkür ediyorum. “Yarın akşam sizin lokantaya yemeğe geleceğim.” diyip ayrılıyoruz.

Ertesi gün önce şehri gezip sonra bu lokantaya gidip akşam yemeğimi yiyorum. Bu lokanta hakkında biraz detay vereyim. Lokantanın adı Sun Flower. Küçük bir yer. İşletmecisi aynı zamanda yemekleri pişiren Nam Eun ju adında bir bayan. Paket servisleri Kocası Choi Young Gog yapıyor. Yakın yerlere bisikletle gidiyor, uzak yerlere motorsikletle. İki tane çocukları var biri kara kuşak tekvandocu Choi Jeong wo. 11 yaşında, benle konuşmaya çok hevesli fakat ingilizcesi yeterli olmuyor, abisine soruyor hep. Choi Jeong-ju onun adı da, 12 yaşında, futbola meraklı. Aileleri akşam yemeğe oraya benim gibi bir bisikletçinin geleceğini söyleyince ikisi de okuldan sonra hemen restorana geliyorlar benle tanışmak için. Anne baba biraz ingilizce biliyorlar, büyük ufaklıkta aynı şekilde. Açıyorum hemen yandaki bilgisayarda bir çeviri programı, saatlerce güzel güzel sohbet ediyoruz. Sonra da akşam hep beraber bara gidiyoruz..

 

Çocuklarla oraya kadar bisiklete binerek gidiyorum, çok mutlu oluyorlar. Hatta dikkatimi bir şey çekiyor. Kola içmeye gittikleri için çok mutlu oluyorlar. Çünkü kolayı çok fazla tüketmelerine aileleri izin vermiyor. Gittiğimiz yer bir bira parkı. Ve buraya çocuklarınızla gidebiliyorsunuz. Onlar kolalarını içiyor, siz biranızı. Orada da 2 saat kalıp ayrılıyoruz. Dün bana elektronik posta atmışlar, nerde olduğumu ne yaptığımı, bir şeye ihtiyacım olup olmadığımı soruyorlar. Dedim ya Koreliler çok misafirperver insanlar.

Güney Kore’de bisikletime şu zaman kadar 4 ulusal park gezdim. Bukhansan, Seoraksan, Odaesan, SoBaeksan; hepsi de birbirinden güzel parklar. Koreliler yürüyüşe çok meraklı oldukları için ulusal parkların hepsinde detaylı yol bilgileri, gezi ve dinlenme alanları mevcut. Hatta ilk defa bir kamp alanında çadır bile kurdum bunca kilometre sonra. 😀

 

Sevgiler, saygılar.

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!