Bu ülkeyi çok sevdim

Gürkan Genç tarafından 9 sene önce yayımlandı
14 dakikada okuyabilirsiniz

Güney Kore’nin bazı bölgelerini bizim oralara, Ordu- Artvin arasına benzetiyorum. Her taraftan su akıyor. Doldurup mataranı yola devam ediyorsun. Tacikistan’da dağdan bayırdan gelen suları bile yer yer arıtır içerdim; içinde kum,taş falan oluyordu. Bir gün suyum bitmişti “Nathan al benim sudan iç” diye kendi matarasını uzatmıştı. “O ne len dibinde siyah bir şeyler var?” “Kuuummm” demişti. Eee 8 senedir seyahat eden adamın suyu böyle olur. Şimdi kendi mataramın içine bakıyorum da bir çok şey yüzüyor. Hepsi doğanın bir parçası işte, dibinde kum taş ne ararsan var. 8 seneye gerek yokmuş. : )

Bir kasabadan geçiyorum, günlerden Pazar. Teyzeler amcalar almışlar ellerine fırçaları, faraşları sokağı temizliyorlar. Gençler de yardım ediyor. Bu olayı Çin’de ve Güney Kore’de gördüm. Düzenli olarak insanlar sokaklarını kasabalarını temizliyorlar. Yürüyüş yapan şıkır şıkır bayanlar gördüm. Ellerinde de torbalar var. Hani sağda solda bir şeyler bulurlarsa -ki pek mümkün değil, çevre temizliğine katkıda bulunuyorlar. Pazar günleri yapılan bir aktivite. Hani biz bayıra, çimenliğe uzanmaya, mangal yakmaya veya Eymir gölünün etrafında bisiklete binmeye gideriz ya bu adamlarn da şehri temizliyor işte her pazar.

Kasabanın çıkışında gene kendimi rampalarda buldum. Zirveye vardığımda bir tünelin içine girdim. Len git git bitmiyor. Bu arada ben tam tünel içindeyken de bir kamyon filosunun geçeceği tuttu. Tünel bittiğinde benim kulaklar işitmiyordu.
Türkiye karayollarında senelerce araç kullandım. Bir çok tünelden geçmişimdir. Babam inşaat mühendisi olunca böyle ufak detayları da yakalıyor gözler. Araçlarımızla o tünellere ilk girişimizde geçici bir körlük yaşarız. Bu adamlar hemen girişte gün ışığı etkisi veren sarı güçlü aydınlatıcılar kullanmışlar. Fakat kullanılan aydınlatma gücü bizim Türkiye’deki kadar fazla değil, bizimkiler daha güçlü. : ) Adamlar bunun yerine tünellerin içini beyaz fayansla kaplamış. Sağlı sollu köşelerde bulunan ışıklandırmalarda bu fayanslara doğru yönlendirilmiş. O ilk girişteki körlük olayını kırdılar mı? Kırdılar. Yaklaşık 100 metre sonrada bu ışıklar beyaza dönüyor. İnanın yanan ışık sayısı bizim tünellerimizdekinden daha az ama içerisi aynı şekilde aydınlık, belki daha bile aydınlık. Hani elektirik kullanımını en az seviyeye düşürmüşler. Yazarken bile gülüyorum yahu. Hani bu uzun tünellerde içerdeki karbondioksiti dışarı atmak için güçlü tribünler olur. Adamların tünellerinin hepsinde bu makinalar düzenli şekilde çalışıyor. Bizim ülkemizdeki tünellerde de bu tribünler vardır. Fakat nedense ben ne zaman baksam çalışmazlar. Bizimkiler de buradan tasarruf ediyor. Ee kardeşim tünelde yürüyen mi var? Bisiklete binen mi? Motorsiklete binen mi? Yok!! O yüzden de çalıştırmıyorlar. : )

Başka bir kasabadan çıkıyorum. Nehrin yanında yol alıyorum. Tek tük ev görüyorum. Sol tarafımda bir park. Oturma yerleri yapmışlar. Çardak falan var. Çıkartıyorum ocağımı. Önce bir mantar çorbası yapıyorum kendime. Sonrasında makarna için bir sos hazırlıyorum. Aklıma Elena geliyor. Tacikistan’da, Çin’de sossuz bir şey yedirmezdi bizlere. : ) Laos’dalar şu anda. Benjamin ve Nora Vietnam’a geçmişler. Young ve Chong da Laos’dalar. Geldiğim onca yolu düşünerek yemeğimi yiyorum. Tuvaletim geliyor. Bunca aydan sonra artık kendime arazi adamı diyebilirim sanırım. Benim için uygun olan her yer tuvalettir. Fakat bu parkta tuvalet mevcut. Aklıma hemen bizim park tuvaletlerimiz geliyor. “Yok lan bunlarınki öyle olmaz sanırım.” diyip gidiyorum. Tuvalet girdiğimde şunu dedim: “Sanırım ilk tuvaletini yapacak olan kişi benim buraya.” O kadar temiz. Ben de aynı temizlikte bırakıp çıktım. Güzel ülke güzel. İnsanı ile doğası ile güzel ülke.

Şimdi yazılarımı okuyup sonra tatile gelip Seoul, Busan, Gyeongju, Incheon’a gittik. Otostop çektik, tren, otobüs kullandık ama senin yazdığın gibi değildi denmesin. Ben bisikletle geziyorum. Farkı çok büyük. Türkiye içinde de böyle gezen Serkan Taşdelen vardır. Bir midir onun anlatımı ile araba uçakla seyahat edenin Türkiye’yi anlatımı? Mümkünatı yok. Bisikletimiz bizi bir noktadan bir noktaya götürürken : ) çevrede neler olup bitiyor, insanlar nasıl yaşıyor daha net görüyoruz.

Bu arada bu hikayeleri yolda parça parça yazıyorum. Şu anda Ulsan’da starbucks’da bu büyük metropolin en işlek caddesini seyrederek bu yazıyı yazıyorum. Bu ülkede Seul dışındaki büyük kentler gündüzleri kalabalık gözükmüyorlar ama geceleri sokaklar dolup taşıyor.

Koca koca binalar o rengarenk panolarını bir yakıyorlar. Merhaba gece ve getirdikleri….. Şehirde bir şey fark ettim; gündüz ve akşam restoranları.. Akşam dışarı çıktığımda, öğlen yemek yediğim yer ve benzeri işletmeler kapalıydı, onun yerine öğlen kapalı gördüğüm restoranlar açıktı. Neyse şehirlerde yaşadıklarımı daha detaylı şekilde ilerde anlatacağım.

Bir arkadaşım “Gürkan eğer bu Budizim’de hacı olayı varsa senin hacı olmuş olman lazım.” dedi.. Haksız da değil hani, kaç tane tapınak gezdim inanın sayısını hatırlamıyorum artık. Geçenlerde gene turistlik gezi amaçlı bir dağın yamacında yer alan tapınağa gittim. Tesadüf eseri denk geldi. 1000 sene önce yapılmış o noktada ama tabi ki 1970’li yıllarda Koreliler en baştan inşa etmişler. Olsun gene de hoş gözüküyordu. Kimseler yok, bir bilseniz kaç tane kapalı kilitli alana atlayarak tırmanarak girdim de içerde video ve fotoğraf çektim. Hani yakalansam tarihi mekan içinde soygun yapıyor diye içeri bile atabilirler. O kadar km gelmişim ne yani görmeden mi gideceğim.? Tabiki de hayır. Kapıdan olmazsa surlarına tırmanır, o yoksa ağaca çıkar gene de içeri girerim, ki yaptım bunları. : )

Neyse ben fotoğraf çekerken yaşlıca bir rahip belirdi. Korece bir şeyler dedi. Anlamadım ben de Türkçe “Buddha heykeli güzelmiş ne malı, Kore mi?” dedim.. Aaa ben Buddha diyince gel gel diye işaret ediyor. Aldı beni tapınağın içine soktu. Ayakkabıları falan çıkardık.. Karşımda yüzlerce minik budha heykeli. 3 tane de kocaman var… Geç dedi selam ver. İyi verelim seni mi kıracağım, amca mutlu olsun. Üç sarı kafalı heykele selamımı verirken kendi de elinde bir gong her selamımda çınlattı onu.. Hatırlarsanız Çin’de nasıl selam verilir öğretmişlerdi. Neyse sonra “otur otur” işaret yaptı. Bağdaş kurdum oturdum. “Yok, dizlerini kırarak oturacaksın.” Abooovv len esnetme yapmadan da öyle oturmam zor hani. 65 km’dir pedallıyorum. Neyse oturduk. Başladı Buddha’ya bir şeyler mırıldanmaya. Elinde de gong, bir yandan da ona vuruyor. Önünde de bir kitap açık oradan okuyor. Andinnnn, moviiiiinnnnnnn, gunddddddiiiiiiiiinnnnnnn böyle bana anlamsız gelen uzun kelimeler veya cümleler işte. 5dk geçti bitmedi, 10 dk geçti sayfayı çevirdi.. Eee amca bitir daaaaaaaa, bacaklarım uyuştu. 20 dk sonra bitti. Ben de bittim. Kalkamadım ayağa. Kendimi önce yana devirdim. Bacaklarımı öyle açtım, açarken de anam anam diye inliyordum. Amca da bakıyor manyak mı bu herif diye. Bakma öyle amca senin yüzünden. 20 dk türkü okursan aha böyle olur işte.

Bir okulun parkına dinlenmek için girdim… Yemek yerken zil çaldı. Öğrenciler dışarı bir çıktılar yabancı birini de karşılarında görünce hepsi yanıma koştu “Anyoonnn haseyoo” diye bağrışıyorlar. Selamın aleyküm’ün korecesi. Bir anda etrafım çocuklarla doldu. Bisikleti göremiyorum. Her şey de açıkta. Şimdi çocuk diyip geçmemek lazım. Şeytana uyar çalar falan diye düşünüyorum. Yok kimse ne gps ile ne kamera ile ne telefonla ne bilgisayarla ilgileniyor. Bayrağa bakıp “Türk Türk” diyorlar.

Yolculuğum sırasında hep Güney Korelilerin çok misafirperver olduğunu, Türkleri çok sevdiklerini dile getirdim sizlere. Yeni nesil 2002’deki dünya kupası sırasında bizim 3. onların 4. olduğu maçtan bizi bilirler. Maçı izleyen dedeleri ve babaları da o esnada aslında Türklerin Kore savaşı sırasında bu ülke bir destan yazdıklarını anlatırlar. Gençlik işte kiminin bir kulağından girer diğer kulağından çıkar.

Önceki yazımda kuzeyde bir şehirde kamp attığımda teyzenin bana çorba getirdiğini söylemiştim. Şimdi sanmayın ki o çorbayı o teyze şehrine gelen her turiste verir. O teyzenin savaşı gördüğünü ben Türk bayrağına bakışından anladım.
Peki bizim askerler burada ne yaptı da bu herifler ben Türküm diyince ağızlarını sonuna kadar açıp “OVVVV” sesi çıkartıyorlar? Neden 16 ülke 1950 Kore savaşına katılmışken ve aynı ortamda savaşa katılan diğer ülke gezginleri varken sadece bana brother (kardeş) diyorlar da diğerlerine demiyorlar!!

Detaylar önemlidir fakat ben onları yazmayacağım, bilgiye ulaşmak isteyen de nasıl ulaşacağını bilir. Bu insanların neden bize hayran oldukları ile ilgili bir kısmı anlatacağım. Yarım yamalak Sokcho’da misafir olduğum aile de biliyordu. Fakat eksik anlatmıştı, ben eksiklerini tamamlayıp bilmediklerini de kendisine anlattım. Gezginler çoğunlukla gittikleri ülkenin yerel halkından onların ülkeleri hakkında daha çok şey bilirler.

Kuzey kore, SSCB’den gazı alınca kendini Seuol’da buluyor. Amerika da “Vay kardeşim Seoul’a nasıl girersin” diyip atom bombası ile yerle bir ettiği ülke Japonya’dan askerlerini buraya gönderiyor. Bu arada da işi sağlama almak içinde birleşmiş milletlerden de asker istiyor. Biz de o sıralar Nato’ya girebilmek için kıçımızı yırtıyoruz. Haah tam bu sırada bize deniyor ki; kardeşim madem Nato’ya gireceksiniz Kore’ye asker gönderin. Mecliste onay alınmadan bizim 1 tugay Kore’ye gönderiliyor. Tanıdık gelen bir şeyler var mı? Var di mi, devam edelim.
Bizim ülkemizde yabancı dil olayı hala sıkıntıdır. Anadolu’da zor bulursun yabancı dil bilen birilerini. Ulan ben bile öyle ahım şahım ingilizce konuşan biri değilim. Kaldı ki 1950’li yıllarda Kore’ye gönderilen birlikte kaç asker yabancı dil bilecek.. Ama ben bu yolculuğumda bir şeyi de kanıtlamış oldum. Anlaşabilmeniz için insan olmanız yeterli!!

Bizimkileri yabancı dil bilmedikleri, ayrıca araç sıkıntısı yaşandığından ve yürümek zorunda kaldıklarından geri bölge emniyetinde bırakılırlar.
Kuzey Kore, Güney Kore bildiğiniz Karadeniz gibi, hatta bizim oralardan sık ve sürekli inişler, çıkışlar ve tepelerle kaplı alanlar. Yani kamuflaja girip pusuya yatsanız fark edilmeniz çok zor.

Neyse birleşmiş milletler tam savaşı bitirecek son saldırıyı yapacağı sırada. Çin ordusu devreye girer. Gündüzleri kamufle olup geceleri hareket eden Çin ordusunu karşısında gören birleşmiş milletler ordusu ve Amerikan 8. Ordu yüzbinlerce Çin’liye karşı savaşamayacağını anlayıp geri kaçmaya başlar. Özür dilerim, çekilmeye!
Fakat bu geri çekiliş sırasındada bizim Türk ordusuna haber vermeyi unuturlar? Pardon haber vermişler de yabancı dil bilen biri olmadığından bizimkiler anlamamış. Diyecek bir şeyi olan? Yok. Var da yok di mi?

Büyük bir Çin ordusu ve Kuzey Kore birlikleri ile karşılaşan Türk ordusu mevzilerini terk etmiyor. Bu arada birleşmiş milletler ordusu ve Amerikan ordusu da Türkler sayesinde kayıp vermeden geri çekiliyorlar. Kore savaşı sırasında Türk ordusu bu mevzileri terk etmeyerek en büyük kayıplarını burada veriyor. Bu iki ülkenin ordusunu da bu noktada durdurmayı başarıyor. Fakat birliğin çevresi sarılıyor. Dört bir yanı sarılan Türk birliği ne pahasına olursa olsun mevzilerini terk etmiyor. Teğmenimiz, topçu bataryalarımıza telsizden haber geçiyor, bulundukları noktaya top atışı yapılmasını emrediyor. Emri alan Türk askeri, verilen kordinatlarda askerlerimiz olduğunu bilmesine rağmen top ateşini açıyor. Düşman mermisi ile ölmek yerine kendi mermileri ile ölmeyi tercih etmişlerdir. Açılan top atışı sonucunda mevziyi savunan tüm Türk Askeri orada şehit oluyor. Kuzey Kore ve Çin ordusu da büyük kayıplar veriyor.

Amerikan ordusu, yüksek sayıdaki Çin ordusu karşısında ülkeden ayrılmayı düşünürken kahramanca savaşan Türk askerlerinden sonra tam bir “U” dönüşü yaparak atağa geçmiştir….

O yıllarda bu olaya Kunuri Destanı deniyordu. Günümüzde Kunuri, Kuzey Kore sınırları içindedir. İşte bu destanı hatırlayanlar da; bir önceki yazımda anlattığım bana o çorbayı getiren teyze yaşındaki Koreliler. Birleşmiş devletlerin arşivine bakacak olursanız, bu savaş için “polis çatışması” dendiğini görürsünüz. Destan mı yazıldı orada? Ne, savaş mı oldu? Efendim?

İşte bize brother (kardeş) denmesinin hikayesi de budur..

Şehitlerimizi anmaya gittim. Türk sancağının altında öyle çakılıp kaldım dakikalarca. Ne diyeceğimi bilemedim. Türkiye yi mi anlatayım onlara? Ne diyeyim? Ne anlatayım? İlk dediklerim şunlar oldu:

“Selam Asker ben Gürkan. Türkiye’den geliyorum. Sizin bu savunduğunuz toprakların büyük bir çoğunluğunu karış karış gezdim. Biliyor musunuz sizler sayesinde bisikletimin arkasındaki Türk bayrağını gören Koreliler benim elimi sıktılar, kardeş dediler, yemeklerini benle paylaştılar, misafir ettiler. Unutmamışlar sizleri, hala minnettarlar. Huzur içinde uyuyun bu topraklarda.” ……………

Busan’da muhteşem bir guest house’da kalıyorum. 2 defa Güney Kore’nin en iyi guest house ödülünü almış burası. “Zen Backpackers”. Sahibinin adı da June Park. Mekandan çok sahibinden dolayı bu ödülü almış burası. June inanılmaz kafa, Kore’de yaşayan insanların sisteminden çıkmayı başarmış komik eğlenceli biri. Türküm dediğimde “Ah benim kardeşim” demişti kendisi de. Bir gün evde otururken Kore savaşından muhabbet açıldı. Ben de kendisine şu soruyu sordum. “Kore savaşına katılan diğer ülkelerin gezginleri de burada, neden sadece Türklere kardeş diyorsunuz biliyor musun?” Kendisi bu soruyu sorduğumda afallayıp suratıma baktı ve beklediğim cevabı verdi, sebebini bilmiyordu. Fakat haklı olduğumu ve sadece Türkler için kardeş dediklerini ekledi. Destanı kendisine anlattım. Hayretle dinledi, bilmiyormuş ve teşekkür etti. Giriş kapısının hemen karşısındaki duvara gelen her ziyaretçinin görebileceği şekilde Güney Kore’de kullandığım haritayı, üzerinde bisikletle izlediğim yolu işaretleyerek astık. Haritanın üzerine de “June Kardeşim Turkiye’de bir evin var” yazıp kardeşliğimizi pekiştirdim.

Dünyanın en büyük okyanus akvaryumlarından birine gittim, gazetelerde, radyolarda çıktım, turum hakkında belgesel yapıldı, bir çok yeni insanla tanıştım. Dolusuyla macera ve anı birikti. Defterimde artık yer kalmadı. Blogda Güney Kore ile ilgili anlatacaklarım şimdilik bu kadar..

Sevgiler, Saygılar.

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!