Yörüklerin İzinde

Gürkan Genç tarafından 4 sene önce yayımlandı
19 dakikada okuyabilirsiniz

 

 ‘’Yörüklerin İzinde’’olarak adlandırdığımız 2. rotamızda, bize Alman Thomas Joas eşlik edecek. Thomas bisikletle dünyayı dolaşıyor ve kader bizi Toroslar’ın zirvesinde buluşturdu. Fotoğraf makinesiyle maceralı anlarımızı ölümsüzleştirerek  projeye katkıda bulundu. 2000 yıl öncesinden günümüze dek ulaşımda kullanılan Dümbelek Boğazı üzerinden geçerek Toroslar’ın zirvelerinde, Anadolu’nun bilinmeyen rotalarını keşfetmek amacıyla pedallarımızı çevirdik. Günümüzde buraları Yörükler ve az sayıda köylü kullanmaktadır. Türkiye’nin en yüksek noktalarından birisi sayılabilecek Dümbelek boğazı geçişini (2962 m) bisikletlerle pedallayarak, Genç kaşifler projesi kapsamında sizlerle paylaşıyoruz.

 

Saat sabahın 4’ü telefonun alarmı çalmakta, bir saat içinde yola çıkmış olmamız gerek, yoksa Mersin kavurucu sıcaklığıyla yakacak bizi. Mersin şehir merkezinden Gözne yaylası yol ayrımına saparak, şehirle bağlantıyı kesip kendimizi dağlara atmak için sabırsızlanıyoruz. Nedeni ise hava gitgide ısınıyor. Gözne’ye doğru hafif eğimle çıkmaya başladık ve eğim git gide artmakta. Hava da güneşin doğmasıyla aynı oranda sıcaklığını arttırıyordu sanki. Gözne’ye yaklaştık ve hava sıcaklığından dolayı kısa bir dinleme molası verdik. En yakın marketten bir şeyler alıp atıştırıyoruz. Yola kısa bir moladan sonra devam ediyoruz.  Ayvagediği yaylasına geldiğimizde ise gölgelerin bizi serinlettiğine şahit olduk. Bu arada ilk gün evinde konaklayacağımız Hüseyin abiyle iletişime geçtik, yaklaşık 20 km daha yolumuzun olduğunu öğrendik. Yolumuz doğrultusunda ilerlerken Değirmendere köyüne vardık. Genel olarak bahçe tarımı yapmakla beraber burada şeftali ağaçları yoğun olarak bulunmaktadır. Kızılkaya köyünde tepeye hakim noktada Hüseyin abinin evine varınca tüm yorgunluğumuz birden gidiveriyor. Panoramik görüntüye sahip, insanı şehirden uzaklaştırıp doğayla bütünleştirecek geniş bahçesi bulunan bir yer. Kişisel çabalarla yapılmış bir doğal yaşam alanı. Yolunuz buraya düşerse Hüseyin abi’ye uğrayıp bir çayını içip muhabbetine ortak olmalısınız. 

 

 

Sabah güzel bir kahvaltının ardından Topaşır yangın gözetleme kulesine doğru yol alıyoruz. Artık şehrin ve ona ait asfalt yolu geride bırakıp yaylanın ve dağların toprak yollarına giriyoruz. Bölgedeki son yaylayı da geride bırakarak yol boyunca meyve bahçelerinin içinde nadiren bağ evlerine rastlıyoruz.  Yolumuz genel itibariyle düzlük ve yokuş, Topaşır 1950 m rakıma sahip bir yerde bulunmakta. Yolda bekleyen bir sürpriz ise bir Yörük ailesi. Her gün farklı bir yerde konaklayarak göç ediyorlar. Onları görür görmez yanlarına varıp selam veriyoruz, hemen bize meyve ikramında bulunuyorlar. Yörüklerin misafirperverliğine daha önceki rotada sık sık rastladığımız gibi burada da rastlıyoruz. Belirli süre sonra izin isteyip oradan ayrılıyoruz. Bu defa karşımıza inek sürüleri çıkıyor. İlerlediğimizde ise ineklerin sahipleriyle karşılaşıyoruz. Onlarda patpat adı verilen motorlu araçlarıyla dolaşıyorlar. Bizleri öğle yemeğine çağırıyorlar, muhabbet etmek için.  Sevecen insanlar olup Sebil yaylasında oturmaktalar.  Thomas’a çok takılıyorlar yabancı olmasından dolayı, hatta bir ay Sebil’e bırakın Türkçeyi öğretelim bile dediler. J

Yöre insanının bir geçim kaynağı da çam ve katran ağaçlarındaki kozalakları toplayarak, Orman bölge idaresine satmak. Kozalaklar kurutulma işleminden sonra tohumları alınıyor. Ardından bu tohumlardan yeni fidanlar yetiştiriliyor. Topaşır’a doğru giderken orman bitki örtüsünün yavaş yavaş azaldığına ve ardıç, sedir ve katran vb. yüksek rakımda yetişen ağaçlara rastlıyoruz.

Bizi sevmiş olmalılar ki onlarda akşam Topaşır’a gelmişti. Akşam yemeğini hep beraber yedik, hatta o bölgede arıcılık yapan bir aile de vardı. Yangın gözetleme kulesinin açık alanında otururken yediğimiz yemeğimiz, içtiğimiz çay ve sohbetimiz doyumsuzdu. Geceye doğru sis, oturduğumuz yere doğru aşağılardan yükselerek geliyordu. Yangın kulesi Topaşır’ın bölgeye hakim noktasında olup dağlarla bütünleşmiş bir yerdedir. Yıldızları ve gökyüzünü seyre dalmak için mükemmel bir yer.

Sabah erkenden uyanıp kahvaltımızı hep beraber yaptıktan sonra Hüyük alanına doğru yol almak için hazırlandık. Dağların arasından gidecektik ve yol çok bozuktu. Rampa ve yokuş kaçınılmazdı. Tüm bu olumsuzluklara rağmen yola devam etmemizi sağlayansa sağ yanımızda görünen mükemmel manzara idi. İlerledikçe Yörük çadırlarına rastlamaya başlıyoruz, buradan en az 2000 m üstünde olduğumuz rahatlıkla çıkarılabilir. Öğle konaklamak için kendimizi bir Yörük çadırında buluyoruz.

 

Buradaki abilerle sohbet ederken konu dağ keçilerinden açılıyor ve burada dağ keçileri geyik ya da teke diye adlandırılıyor. Yaban hayatı sahası içerisindeyiz ve dağ keçileri bu alanda koruma altında. Buradaki sürüye de bir tane melez dağ keçisi karışmış. Hemen onu incelemek için yanına gidiyoruz, sürünün diğer keçilerine göre daha asil ve daha mücadeleci. Boynuna dokunduğunuzda hemen tos vurup, şaha kalkıyor. Yörük çadırına geçip yemek hazırlanırken, ülke gündeminden ve genel durumlardan konu açılıyor. Sandığımızın aksine gündemi oldukça iyi takip ediyorlar ve bu konuda oldukça bilinçliler. Oldukça şaşırarak buradan ayrılıyoruz. Dağlar ve insanlar bizi şaşırtmaya devam ediyor. Dağlık kısımları aşıp uzun geniş düzlüğe geldik ve Hüyük alanına doğru ilerliyoruz. Önceki rotadan alışkın olduğumuz için evimize gider gibiyiz. Buralar tanıdık geliyor diyip sevinerek ilerliyoruz.

Kuru dağ yüzlerine bakıldığında, onca sürü nerede yayılır da, hangi ota başlarını eğerler diye soracağı gelir insanın. Görünürde bir tek yeşile, ota, yaprağa rastlanmaz çünkü. Ama iyice eğilip bakıldığında, toprağın yüzünde duran, toprağa uyum vermiş boz renkli, eklemleri boğumlu “Şalbaba Otu” denilen bir ot cinsi göze çarpar ki, Yörük makiliğini da ihya eden ot budur. Gece gündüz Şalbaba otunu yer, kemirir sürüler. Şalbaba otunun balı da nefis olur. Arılar, Şalbabaların dalına, yaprağına, çiçeğine yapışıp kalırlar. Şalbaba balı gibisi yoktur Toroslarda. (Osman Şahin-Son Yörük)

         

    

 

Hüyük alanına ‘’Tarihe Pedallamak’’ rotasının  ardından, bir hafta sonra tekrar geldik. Bolkarlara kadar uzanan Höyük alanı, diğer adıyla “Dümbelek düzü”, 2500 ile 3000 m. yüksekliğinde uçsuz bucaksız, hafif yükseltide sırtlar ve tepelerle kaplı bir yayladır.  Bu hafta obadaki ailelerin çoğu göçmüş ve sadece 2 aile kalmış. Onlar da ertesi gün akşam göçecekler. Göç öncesi son hazırlıklarını yapıyorlar. Sürekli göçebe yaşamdan bahsederken Yörüklerin göç olayına denk gelmiştik. Bunun için 1 gün daha burada kalıp bu olayı gözlemlemeliydik. Bu defa Hüyük alanında çadır kurmayacağız, izin isteyip caminin uygun alanında geceliyoruz.

 

Ertesi gün, güneşin doğmasıyla göç hazırlıkları hummalı bir şekilde başladı. Obada ise otlak alanlar azalmış ve hayvanlar bu yüzden yeterince beslenemiyordu. Göç tahminen bir hafta sürecek. O kadar süre içerisinde Huzurkent’teki yerleşimlerine varmayı düşünüyorlar. Tüm gece otlak alanda yayılan koyun sürülerini sabahın erken saatlerinde, çobanlar obaya getirdi. Sürülerin toplanmasıyla çan sesleri ve koyun sesleri obada yankılanmaya başladı. Kadınlar çadırların içerisindeki ev eşyalarını boşaltırken erkekler ise obadaki ağır eşyaları toparlıyordu. Göç için artık traktörün gelmesi bekleniyordu. Traktör gelince eşyalar araca yükleniyor. Sürüyü ise çobanlar arkadan getirecek. Toroslar’ın eteğinde zorlu şartlarda Yörük kültürünü devam ettiren nadir kişiler bulunmaktadır. Toroslar’ın sert iklimi, insanları da derinden etkilemiştir. Yörüklerin sevinçleri, öfkeleri, ödüllendirme ve cezalandırma yöntemleri yine o dağlardan alır huyunu.

 

Toroslar’ın öğle sıcağı kavurucu, güneşi insanı farkına varmadan yakıyor. Keçiler koyunlar yere serilmiş, kımıldamadan yatıyor. Civcivler analarının etrafında dolanıyor. Bir tanesi solucanı yakalamış gizlice yemeye çalışıyor. Kıyameti koparıyor diğerleri.  Öğleden sonra içi boşaltılmış çadırın içine öğle yemeğini hazırlamak için giriyoruz. Sağ olsun, Yörüklerden bir tas kuru fasulye ve yoğurt gönderdiler. Ekibin aşçısı Hanifi yine güzel yemeklerle bizi beslemeye devam ediyordu. Biz buradayken öğlen 2 civarında başlayan sağanak yağmur aralıksız 5’e kadar devam etti. Yörük çadırının etekleri taştan örülmüştü ve üzeri naylon kaplı idi. Sağanak yağmura rağmen bir damla su içeri girmedi.  

 

 

Biz acaba göç için Yörükler yağmurun durmasını beklerler mi diye tereddüt ederken 4’te çobanlar bizimle vedalaşmaya geldi. Sağanak yağmura rağmen çobanlar sürüyü önlerine alıp zorlu yolculuklarına başladılar. Toroslar’da yaşıyorsanız zorlu şartlara ayak uydurabilmelisiniz. Yağmurun dinmesiyle obadaki son hazırlıklar da tamamlandı. El birliğiyle bizde traktöre eşya taşınmasında yardımcı olduk. Artık göç zamanı gelmişti. Yolunuz açık olsun Toroslar’ın yiğit insanları…

 

Bir hafta önce tamamen dolu olan obada, şimdiyse sadece bizler kalmıştık. Sabah iki aile sürüleriyle gelip kurban bayramına kadar burada konaklayacaklardı. Sabahleyin biz kahvaltı yaparken obanın yeni misafirleri de gelmişti. Eşyalarımızı toparlayıp onların yanına selam vermek için uğradık, eşyalarını araçlarından indirmelerine yardımcı olduk.

 

Hüyük alanından çıktıktan sonra Ulubel’e doğru yol aldık. Güzel bir şekilde karşılanıp bir kez daha Ulubel’de tadı damağımızda kalan, kılan böreğini tekrar yeme fırsatı yakaladık J Ekipten Okan’ın aynı yerde 2.defa lastiği patladı, geçen hafta da burada lastiği patlamıştı.

 

Oradan Kırkpınar’a doğru yol aldık, Kırkpınar’a giderken dağ uzantılarının arasında yüksek vadilerden geçtik, yolun tur boyunca en bozuk olduğu yerdi. Yol engebeli ve taşlık, taşlar da lastiğin kaymasına neden oluyordu.

 

 

Kül rengi kuru taşlardan başka bir şey görünmez Bolkar eteklerinde. Boz yapraklı sığırkuyruğu otlarıyla, kevenlerin dışında ota, çalıya, rastlanmaz pek. Ağır kışın erken ineceğini bilen otlar, acele büyür, açar, çiçeğe durur; kış gelmeden de, tohumlarını döker kururlar. Bu yüzden kuralları katı ve serttir Torosların. İki yanımızdaki tepelerde, üst üste yığılmış taşlardan oluşan kaya babası vardı. Kaya babası bulunan yerler, orada bulunan insan yaşantısının en önemli deliliydi. Aynı zamanda kaya babası bir anlamda obaların sınırlarını da belirlemekteydi. Vadileri geçip Kırkpınar bölgesine eriştiğimizde her taraf yemyeşildi. Açıktaki pınarlardan ve tabandan birçok su kaynağından her tarafa su akmaktaydı. Kırkpınar’da eski mezarlara da rast geliyoruz. Osmanlı döneminden daha önce olduğu söylentileri var. Burada konaklamayı düşünürken yolumuza devam ediyoruz.

 

Çakarcan mevkiinde matematik öğretmeni genç arkadaşla karşılaştık. Urfa’da öğretmenlik yapıyormuş, yazları ise ailesinin yanına yardımcı olmak için geliyormuş. Boşuna dememişler dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur diye. Bize açlık-susuzluk durumumuzu soruyor. Teşekkür edip yola koyuluyoruz yeniden.  Bu arada “Buralarda bizden başka dolaşan bisikletli deli var mıdır?” diye düşünürken karşımızdan motosikletiyle gelen ormancı ile karşılaşıyoruz. Bizi burada bisikletlerle görünce şaşırıyor. Ne de olsa bunu biz de kendi aramızda düşünmüştük. J Rotamızda ilerlerken 2962 metreden boğaz geçişi yaptık. Türkiye’nin en yüksek geçiş noktası olarak sayılabilecek bir boğaz noktası idi.

 

 

 

Yolun hemen kenarında araçlar için yol tehlikeli yazan taşa rastladık. Yol hakikaten zorlu ve tehlikeli idi. Buraya araçla gelmek gerçekten yürek ister. Zorlu bir inişin ardından konaklamak için düzlük bir alan buluyoruz. Kışın göl halini alan bu alanın adı Sarıgöl, şu an ise zemininde otlar bulunmakta. Kamp için güzel bir yer olduğunu düşünüyoruz. Çadırlarımızı kurduktan sonra çevreyi keşfe çıkıyoruz. Topaşır’dan sonraki 3 gün boyunca telefonun çektiği nadir yer. Medeniyeti yine ucundan yakalıyoruz. Karşı dağın yamacında görünen yer Topaşır, ardında geldiğimiz yollar ve Mersin’e doğru uzanan dağ silsilesi. Şu anki manzaramız tarif edilmez, gelip buraya bu atmosferi yaşamalı cinsinden. Topaşır’a bu sefer daha yukarıdan ve daha geniş bir açıdan bakıyoruz. Yükseklik 2800 metrenin üzerinde. Topaşır’dan buraya yarım ay çizip geldik adeta. 

            Hava iyice soğumuştu. Gecenin soğukluğunu Hanifi’nin baharatlı ve bol acılı çorbası ile atıyoruz. İçimizi ısıtmaya yetmişti J Zorla da olsa ağzımız yana yana çorbayı içtik. (Not: Adanalılar bile çok zorlandı çorbayı içerken.) Yemek çok baharatlı diye Hanifi’ye söylenirken yemek sonrasında anladık ki, çorba sayesinde havanın soğukluğunu unutmuştuk ama içimiz yanıyordu. Geceye damgasını vuran Hanifi ve ekip o sıcaklıkla uykuya geçiyor.

            Sabah erkenden Hanifi ve hocamız yol keşfine çıkıyor, geri kalan ekip kahvaltı için hazırlanıp kampı topluyor. Planladığımızdan daha iyi bir yol keşfedip dönüyorlar. Kahvaltıya o bölgede bulunan Yörük abimiz bize eşlik ediyor.  Ekmeğimizin kalmadığını söyleyip ekmek varsa rica ediyoruz. Sağ olsun, hemen gidip hanımına bazlama yaptırıyor bizim için. Biz de yanımızda bulunan balı karşılığında ikram ediyoruz. Su ilavesini de buradan yapıp yola koyuluyoruz. Bölgede bulunan tek su kaynağı kurumuş. Tankerle Kırkpınar’dan buraya su getirmekteler.

  

 

Akrep denilen bölgeyi bulup oradan Yazıgöl’e geçmeyi planlıyoruz. Yazıgöl konaklamak için uygun bir yer ve orada Yörükler bulunmakta. Önümüze 2950 metrelik bir boğaz çıkıyor. Oradan geçerken ekip  “bisikletle 3000 metreyi görür müyüz?” diye düşünüyor. Boğazın geçiş noktası istediğimiz yüksekliğe erişmeyince, Hakan 3000 metreye bisikleti de alıp yürüyerek çıkarıyor. Müthiş bir atmosfer olduğunu söylemek gerekir. Dağcılar neredeyse bu yüksekliğe zirve yürüyüşü gerçekleştiriyorlar. Biz ise bisikletlerle yani demirden atlarımızla dağların doruklarında dolaşıyoruz. Hem de bilinmeyen Anadolu rotaları çıkarmak için. Tüm ekip 3013 metrede çay içip manzarayı seyre dalıyoruz.

 

Tepenin karşısında ikinci gece konakladığımız Topaşır gözetleme kulesi görünüyordu, Kuzeyde ise Aydos dağı tüm heybeti ile karşımızdaydı. Artık dağ uzantıları sıra dağlar şeklinde görünmekteydi.Bugünkü yolumuz zorlu değil ama biraz karışık, yanlış yola sapmalarımız da oluyor. Kendinizi kaptırıp ilerlediğinizde kaybolma riskiniz çok yüksek. O yüzden bu bölgede yeteri kadar su ve erzak taşımak gerek.

 

 

Akrep mevkiine gelince su kuyusunun yanında öğle yemeğimizi de yiyoruz. Yakınımızda 3 tane de taş ev bulunmakta.

 

Yemeğin ardından yolumuza devam ederek Yazıgöle’e kadar geliyoruz. Yazıgöl’e geldiğimizde obaya bizim gibi yeni gelen Yörük bir aile de çadırını kurmak üzereydi. Burada 5 aile konaklamakta ve birbirleriyle akrabalık ilişkileri var.

Bizleri burada sevecen tavırlarla karşılayan teyze bizi hemen çadırına davet ediyor. Hanifi ile teyzenin arasında ikisinin de anlaşamadığı uzun bir konuşma geçti J Hanifi’nin dediklerini teyzemiz, teyzemizin dediklerini ise Hanifi uzunca süre anlayamadı. Sanırım teyzemizin kulakları az işitiyordu. Çadıra vardığımızda ise soba yanıyordu, içerisi çok sıcaktı. Teyzemiz hemen sofra hazırlayayım mı dedi? Hepimizden hızlı davranan Thomas,  birkaç kelimelik Türkçesiyle ‘’Evet, ekmek lütfen!‘’ dedi.J Bu cevap üzerine biraz utanıp, biraz tebessüm ediyoruz. Thomas da Yörüklerin misafirperverliğinin farkına vardı artık. Yemekte mercimek çorbası, peynir ve yufka vardı. Çocukları da aramıza alarak geniş bir sofraya serildik. Yemeğin ardından çayımız geliyor ve ardından çocuklarla yanımızda getirdiğimiz balonlarla oynuyoruz. Çocuklarla birlikte eğlenceli vakit geçirdik. Burada bulunduğumuz sürece çocuklar bizi yalnız bırakmadılar. Ekipten Okan uzun boyunun avantajıyla balon oyununda çocukların kazanmasına bir türlü izin vermedi. Eve gelirken yere düşüp yüzünü yaralayan Münevver’e ise burada ilk yardım yapıyoruz. Epey vakit geçirdikten sonra çadırımıza geçiyoruz. Burada ne zaman bir yerden bir yere gitsek, çocuklar bizi köpeklerden koruyor. Havlayan köpeklerin yanına giderek sakinleştiriyordu. Zira çoban köpekleri geceleyin daha da ürkütücü görünüyor.

 

Çadırın önünde bulunan kırmızı çanta dikkatimizi çekiyor. Kırmızı bisiklet çantasını alması için Thomas’a seslendik. Zira onun çantası olduğunu düşünüyoruz. Thomas ise benim değil dedi. Nüzhet hocamızın da kırmızı bisiklet çantaları bulunmakta. Çantanın içini açıp baktığımızda ise buraya gelmeden önce aldığımız ekmekler, çikolatalar ve çocuklara hediye edeceğimiz balonlar çıktı. Kaç gündür her Yörük çadırından ekmek istiyorduk, ekmeğimizin olmadığını düşünerek. Halbuki Thomas’ın çantası olduğunu düşünerek çantaya dokunmamıştık. Hanifi yiyecek için gerekli eşyaları ayarladığından ona sitem ettik. J Bir yandan da çıkan çikolataları gece boyunca yedik. Zira rota boyunca abur cubur hiç yememiştik. Bu çantanın şerefine çadırda toplanıp çekirdek yedik. Yalnız Thomas’a çekirdek çitlemesini öğretemedik. Almanya’da yiyecek olarak kullanılmazmış, daha çok kuş yemi olarak kullanılırmış. J

 

Sabah kahvaltı yapmadan yola çıkıyoruz, planımız Alagöl’de,  göl kıyısında son güne  yakışır bir kahvaltı  yapmak. Alagöl 2750 metre civarında. Alagöl’de güzel bir kahvaltı yapıp gölü keşfe çıkıyoruz. Hanifi ise bu doğal güzelliği görünce gölün soğuk sularına hemen atlıyor. Öğrendiğimize göre Alagöl’ün karşısındaki obruklarda yazları da kar bulunmakta.

 

Alagöl’den sonraki yolumuz ise hep iniş. Artık medeniyete doğru iniyoruz. Uzun ve zorlu yolculuğumuzu kaza bela olmadan atlattık derken Hakan inişte kontrolü kaybedip hızlanarak yere düşüyor, son günde olacak iş mi be Hakan.  Tam da 1 km sonra rotayı bitirmek üzereyken. 1 km ötede Salim abi ve ailesinin konakladığı alana geliyoruz. Hakan’ın durumunu kontrol edip kırık-çıkık olabilir diye Ulukışla hastanesine gidip film çektiriyoruz. Çok şükür, düşmeye bağlı sol bacağında ezilme ve sıyrıklar var.  Ardından pansuman yaptırıp ilaçlarını da aldıktan sonra ekibin yanına geri dönüyoruz araçla.

 

 

 

 

Salim abi ve ailesi bu gece burada kalmamız için ısrarcı oluyor. Akşam yemeğinin ardından Salimc abi kalmamız için bize misafir çadırını gösteriyor. Burada 2 çadır var ve birini misafirler geldiğinde, misafirlerin kullanması için ayırmışlar.  Salim abilerin konakladığı yeri anlatmadan olmaz, burası panoramik manzaraya sahip. Sağda Aladağlar, karşımızda ise Hasan dağ durmakta. Havanın açık olduğu günlerde ise Hasan dağ ve Erciyes dağı görülmekteymiş.  Günü Salim abilerle burada geçirip ardından vedalaşarak ‘’Yörüklerin İzinde’’ rotamıza da turun 8. günü son noktayı koyuyoruz.  Toroslar ve Yörüklere dair söylenecekler o kadar çok ki. Buraya gelerek görmenizi isteriz.

 

 

Bu dağlarda nerdeyse her su başında bir Yörük ailesi konaklamakta ve bu kültürün son temsilcileri olarak tarihe direnmektedir. Sizlere son bir tavsiye verecek olursak, Osman Şahin ‘’Son Yörük’’ adlı kitabında tam da bizim geçtiğimiz bu coğrafyayı çok güzel kaleme almış, okumanızı öneririz.

 

Proje’de Çalışanlar 

Nuzhet Türker

Hakan Akıllıoğlu

Hanifi Sarı

Okan Demir

Alperen Sert

Thomas

 

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!