Tarihe Pedallamak

Gürkan Genç tarafından 4 sene önce yayımlandı
24 dakikada okuyabilirsiniz


Akdeniz Bölgesi’ni Çukurova’ya bağlayan 3 önemli geçit bulunmaktadır. Gülek boğazı, Sertavul geçidi ve Dümbelek boğazı. Bu 3 geçit tarihsel dönemlerden itibaren günümüze değin önemli bir yere sahiptir. Ulaşım imkanlarının gelişmesi ile Gülek ve Sertavul geçidi gün boyunca binlerce aracın geçtiği bir otoyol halini almış, lakin Dümbelek boğazı bu 2 geçide göre geri planda kalmıştır. Günümüzde bu yolu Yörükler ve az sayıda köylü kullanmaktadır.  Bizler de bu tarihsel öneme riayet ederek, coğrafi şartların çetin olarak geçtiği Dümbelek boğazını bisikletlerimizle geçmeyi denedik. Takip ettiğimiz bisiklet rotasının geçmişi yaklaşık olarak 2000 yıl öncesine dayanmaktadır. Yol üzerinde köyler dışında Yörük obalarına rastlamanız mümkündür. Burayı bisikletle geçmek düşünülürse Haziran-Ağustos dönemi içerisinde geçilmelidir. Bu coğrafyanın zor koşullarına karşı gerekli önlemleri almakta fayda var. 

Yörükler, göçebe yaşam tarzını seçmiş Türkmenlerdir.  Bu terim Anadolu’da yaylak-kışlak hayatı yaşayan Türkmen aşiretleri (obaları) için de kullanılır. İlk gün kamp alanı olarak belirlediğimiz Hüyük alanını mesken olarak kullananlar, Tarsus ilçesinin Huzurkent Yörükleridir. Yılda yaklaşık 15 hane burada barınıp sürülerini geniş düzlüklerde otlatmaktadır. Rakım olarak Hüyük alanı 2000-2400 metre civarındadır. Hüyük alanı, camisi, mezarlık alanı, geniş düzlükleri ve meralarıyla diğer dağlık yerleşimlerine nispeten merkezi konumdadır. Su ihtiyacınızı kuyudan su çekerek giderebilirsiniz. Ayrıca köy camisinin yanında boş bir ev bulunmakta olup, misafirler için boş evi kullanma imkanı vardır. Burada genel olarak telefon şebekesi çekmemektedir, elektrik ihtiyaçlarını ise güneş paneliyle gidermektedirler.  Köy mezarlığına en son 1970’li yıllarda cenaze gömü işlemi olmuştur. Mezarlık içerisinde eski dönemlere ait mezarlar bulunmaktadır.

Şehirden obaya sürülerle geliş veya dönüş işlemleri 5-6 gün sürüyor. Hatırımızda kalan o develerle göç dönemi geride kalmış. Yerleşim yerlerinde kıl çadır yerine daha pratik yöntemlere geçiş yapmışlardır.  Obaya önceden tahta kalıplar çakarak, geldiklerinde ise tahta kalıpların üzerini naylonla örtüp buraya yerleşmektedirler. Mayıs ayının ortalarında obaya çıkıp Ağustos sonlarına doğru yaklaşık 4 ay kalıp obadan ayrılıyorlar. Ayrıca konar-göçerliği göç yolları üzerindeki evlerin ve bahçelerin artması engelliyor. Bu durum, bu kültürün insanlarını yerleşik yaşama zorluyor. Bizler bu projede konar-göçer yaşam süren Yörüklerin son izlerine rastlamış bulunduk. Zira genç nüfus bu konar-göçerliği sürdürmeyip, şehirde daha rahat iş ve yaşam koşulları aramaktadır.

Yörük insanı misafirperverdir, sizleri aç ve susuz bırakmazlar. Hüyük alanında erkek-kadın kaç-göçü yoktur, işleri birlikte yapmaktadırlar. Yörükleri ziyaret ettiğinizde, giyim-kuşama ve konuşma adabına dikkat etmelisiniz. Yöre insanları doğal, sevecen olmakla birlikte bir o kadar sert olabilmektedir. Bahsettiğimiz hususlara özen gösterdiğinizde hiçbir sıkıntı yaşamazsınız. Hatta şehirde kaybolan insani davranışlarla buralarda karşılaşacağınızdan emin olabilirsiniz. Yörüklerin uzaklık tarifi olan ‘’öteyüz’’ tarifesine ise pek güvenilmez J 3-5 kilometre derseler bilin ki yolunuz en az 10-15 kilometre mesafeden ibarettir. Bunu yaşayarak öğrendik.

Buralarda yaşadığımız ilginç bir durumdan bahsedelim. Hanifi ilk gün akşam evlerinde oturduğumuz Yörük olan bir kişiye çoban mısın diye sordu? –Hayır, hepimiz Yörük’üz diye cevap verdi. Gelen cevap bizleri şaşırtmıştı, bir anda tüm gözler Hanifi’ ye yönelmişti J (Çobanlık parasıyla yapılan bir iş, Yörük olmak ise bu kültürün bir parçası olmaktır. Verilen tepki de bu yüzdendi.) Yine burası ile anlatılan bir hikayeye değinirsek, Yörüklerden adamın biri aşağı gelip gitmekten usanıp bıkmış. Erzaklarını ve malzemelerini bir mağaraya doldurup kışı burada geçirmeye karar vermiş. Epey zaman geçtikten sonra buraya gelenler bir not bulmuşlar. Beni burada açlık, susuzluk ve soğuklar değil dağların gümbürtüsü, rüzgarın sesi ve şimşeklerin korkusu öldürdü yazıyormuş diye söylenir.

Bir Yörük atasözü olan “tedarikli başa kar yağmaz” sözüne uyup ilk günün ardından sabah erken kalkıp çadırımızı toplayıp, kahvaltımızı hazırlıyoruz. Kahvaltının ardından Yörüklerden yol hakkında bilgi alıp onlarla vedalaşıyoruz. Bugün Dümbelek düzlüğünü geçip Karaman’ın Berendi köyüne varmayı planlıyoruz. Berendi, Hüyük alanına 35 km uzaklıktadır. Berendi’ye giden yol inişli- çıkışlı olmakla beraber toprak yoldur. Ancak yer yer taşlıklardan da geçmek durumunda kalıyorsunuz. İnişlerde çok dikkatli olunmalıdır. Kışın oluşan kar suları da yolun bozulmasına neden olmakta.

 

Hüyük alanından sonra yaklaşık 200 metre yükselip Ayıpınarı bölgesine geliyoruz. Emin ve kardeşi Cafer’le karşılaşıyoruz. 2 yıldır burada konaklayarak sürülerini otlatıyorlar. Burada genel olarak 4 hane yaşamakta. Hüyük alanına göre daha ılıman bir yerdir.

Buradaki muhabbetimizde bize ileride bir kilise kalıntısı var olduğunu söylediler, o bölgeye geldiğimizde ise kilisenin yerinde yeller esiyordu. Kiliseden geriye taş parçalarından başka hiçbir şey kalmamıştı. Daha sonra yaptığımız araştırmalarda Dümbelek boğazının Akdeniz’den İç Anadolu’ya geçiş noktası olduğu için burasının han kalıntıları olduğunu öğreniyoruz. Geçmiş dönemde bu yolu kullananlardan vergi alındığı da söyleniyor. Bu duruma günümüz otobanlarından geçerken para vermenin geçmişteki hali diyebiliriz. Muazzam bir medeniyet kalıntılarının üzerinde yaşamamıza rağmen tarihi eserleri korumakta zorluk çekiyoruz.

Ayıpınarı’ndan sonra yol üzerinde rastladığımız bir Yörük çobanı yanımıza geldi ve bir ihtiyacınız var mı, size ekmek, çay verdiler mi diye sordu. Bizde tok olduğumuzu belirtip, teşekkür ettikten sonra kendisine bizden bir isteği olup olmadığını sorduğumuzda ise bize “sigaranız var mı?” diye sordu. Ekipte sigara içen kimse olmadığı için ihtiyacını gideremedik. Sigara içen birisi için dağda sigarasız kalmanın çok zor olduğunu söyledi. Bunun üzerine yanımıza bundan sonra ikram etmek için 1 paket sigara almaya karar vermiştik, ancak o rota üzerinde de sigara içen kimse bulamamıştık. J

 

Taşlı yollarda rotamız doğrultusunda ilerleyerek Ulubel’e vardık. Burada bizi güler yüzle karşılayıp,  hemen yiyecek bir şeyler hazırladılar.  Ayrıca bizim sadece burada rastladığımız Kılan böreğinden ikram ettiler. Kılan böreği, yufka ekmeğin arasına tereyağı ve üzerine koyun peyniri koyulup ekmek katlanıyor, sonrasında ısıtılıp sunuluyor. Buranın ilgi çeken özelliklerden birisi evin çatısını göğ toprak ile kaplanmışlar. Göğ toprağın özelliği su geçirmemesiymiş. Ulubel isminin nereden geldiğine bakacak olursak, buraların rüzgarı sert eser ve uluma sesi çıkarırmış. Yörenin isminin de buradan geldiği söyleniliyor.

 

 

Berendi köyüne kadar inişli çıkışlı toprak yollardan geçiyoruz. Yollar ve manzara çok güzel, etrafta ağaç ve su yok ama burası dogal ve vahşi görünümüyle dikkatimizi çekiyor. Etrafta gelengi denilen yer sincapları ile karşılaşıyoruz. Yol üzerinde sağlı sollu Yörük çadırları görmekteyiz. Buralardan geçerken yavaş ve bir arada geçmeye özen gösteriyoruz. Çünkü sürüleri koruyan çoban köpekleri yeterince korkutucu J

Berendi; Yeniköy, Akoluk, Keşir, Aşağı ve Yukarı Kıraman olmak üzere 5 köyden oluşmaktadır. Karaman sınırları içerisindedir. Berendi isminin kökenine bakılırsa ‘’Barındı’’ kelimesi ile bağdaştıranlar var. Berendi halkı misafirperver ve cana yakındır.  Köye gelen misafiri mutlaka ağırlamak istiyorlar. Kamp kurmak istediğinizde de size uygun bir alan gösteriyorlar. Köyde ekonomik faaliyet olarak bahçecilik, tarım ve hayvancılık yapılmaktadır. Meyve bahçelerinden bolca meyve ikram ettiler.  Berendi içmekten lezzet alabileceğiniz suya sahiptir. Son zamanlarda köyden kente göç artmış.( Genel itibariyle Ereğli’ye göç ediyorlar.)

Berendi köyünün merkezinde Hafız Osman’ın evi mutlaka görülmeli. Eskiden Osman Usta diye anılırmış. Kendisi ahşap ustası, günümüzde yaşamamasına rağmen geriye güzel bir eser bırakmış. Evin girişinde bayrağımızın sembolleri, Osmanlıca kendi ismi ve evi yaptığı tarih yazıyor. Evin içerisinde ahşap süsleme dolaplar bulunmaktadır. İzin isteyip ahşap işlemeleri muhakkak görmelisiniz. Berendi’ye gelenlere ayrıca tavsiye ederiz ki günübirlik zaman ayırıp Eskiköy’e gitmeliler, eski dönemden kalma mezarları ve tarihi camii var. Eskiköy’ün daha ilerisinde de kanyon vardır. Sık sık duyduğumuz bir sözü de aktaralım:

Divle’ye misafir olma

Kıraman’a eşek olma

Berendi’ye gelin olma…

(Divle köyündekilerin misafirperver olmadıklarını, Kıraman’da insanların eşekleri ağır yüklerle yüklediği ve Berendi’ye gelin olarak gelenlerin çok çalışması gerektiğini anlatmak için kullanılır.)

 

 

 

Berendi köyünden sonra Kıraman köyü üzerinden Andıkara köyüne giriyoruz. Bizleri bozkır iklimi ve bölgeye has toprak yapısı karşılıyor. İç Anadolu’ya girdiğinizi an be an hissediyorsunuz. Yol üzerindeki köylerde bakkala rastlamak mümkündür. Kıraman’dan sonra yolumuz eski adı Divle olup günümüzdeki adıyla Üçharman köyüne geliyoruz. Burayı dünyaca önemli kılan Divle peynirinin oluştuğu obruğu görmek için bekçiye haber verip mağaranın olduğu yere gidiyoruz.  Bekçiyi köy kahvesine sorarak veya hemen yakınındaki evinde bulabilirsiniz. Obruk 36 m derinliğe sahip,  buraya asansör sistemiyle inilmektedir. Divle peynirin oluşması için tulum içerisine konulup bu obrukta bekletilmesi gerekiyor.Obruk yazları serin kışları ise ılık havaya sahipmiş. Divle peynirinin kilosu ise 45-50 Lirayı bulmaktadır. Divle köyünün peynir şenlikleri de İstanbul’da yapılmaktadır. Çünkü İstanbul’da bu yöreden birçok insan bulunmaktadır.

Andıkara – Melikli – Kavaközü üzerinden Büyükkoraş köyüne varılıyor. Kanyonun kenarındaki yolu takip ederek kanyon boyunca 15 km gitmek mümkündür. Kanyon kenarında kamp yapılabilecek müsait alanlar bulunmaktadır. Biz de kamp alanı olarak Büyükkoraş köyünün çıkışında uygun bir alanda konaklıyoruz. Kamp kurduğumuz alanda çoban Mesut ve kardeşi Alime ile karşılaşıyoruz. Mesut 14 yaşında Alime ise 11 yaşında. İkisi de burada ailesinin hayvanlarını otlatmaktadır.

 

Büyük Koraş’tan Taşkale’ye kadar yol boyunca uzanan kanyon bize keyifli bir yolculuk yaşatıyor. Rota üzerinde sık sık içme suyu karşılaşıyoruz. Taşkale’ ye giderken Kızıllarağaini köyünde mola verip buradaki taş evleri görünce evleri inceliyoruz. Bu köyde eski dönemde taş duvar ustaları çoğunluktaymış.

Ağa ini efsanesinde ise şöyle anlatılıyor:

Yörükler deve ile giderken adamın biri Taşkale’ye geldiğinde bir kıza aşık oluyor. Kız ben göçebe olarak gezmem diyor. Yörük bu olay üzerine buraya yerleşmeye karar veriyor. Burada kendisine tarla açıyor ve taşını ayıklayıp duvar örüyor. Buna kızan köylüler tarlayı bozuyor. Buna sinirlenen Yörük ağası tüm köylüleri vurduktan sonra, hayvanlarını satıp sonrasında mağaraya çıkıp orada saklanıyor. Köyün ismi de buradan geliyor. Kızıllar ismi de buradaki Türkmenlerin boy isminden geliyor.

Kızıllarağaini köyünü geçtikten kısa bir mesafe sonra Taşkale’ye varıyoruz. Taşkale önceleri belediye iken şimdi Karaman’a bağlı bir mahalle olmuş. Bundan dolayı günümüzde hizmet sektöründe problem yaşamaktadır. Öğrencileri taşımalı sistemle Karaman’daki okullara gidiyor. Köylerin çoğunda olduğu gibi burada da genç nüfus yok denecek kadar az. Çocukları olan ailelerde eğitim nedeniyle Ereğli ve Karaman’a göçmüşler. Bakkal, fırın, kahvehane ve pastanesi bulunmaktadır. Civar köylerde ve burada sebze bulmak oldukça zor. Sebzeler ise satıcılar aracılığıyla Ayrancı’dan ya da Karaman’dan buralara geliyor. 

Taşkale’nin tarihi bir yönü de Atatürk’ün atalarının, Osmanlı’da yeni fethedilen yerlerin Türkleştirilmesi için yani iskan edilmesi için buradan Balkanlar’a göç etmiş olmasıdır. Bu nedenle Taşkale ’’ Atatürk’ün ata yurdu’’ ismiyle anılmaktadır. Taşkale’ de ilk olarak merkezde bulunan buğday ambarları, eski taş evler ile Taş camii gezilebilir.

Taşkale Buğday Ambarları

 

Taşkale kasabasının kuzeyinde yaklaşık 40 metre yüksekliğinde 251 ambar mevcuttur. Genellikle iki bölmeli olan ambarlar arpa-buğday ve bakliyat saklamak üzere kullanılır. Ambarların Hitit dönemlerinden kalma olduğu da söylenmektedir. Buğdaylar ambarlara makara sistemiyle çıkarılıyor. Bölgede yer alan taş ambarlar aynı zamanda buranın savunma şehri niteliği olarak da kurulduğunu göstermektedir. Savaş dönemlerinde kadın ve çocukların burada saklandığı dile getirilmektedir. Günümüzde az sayıda kişi geleneksel motifleri kullanarak el işi ürünlerini burada satmaktadır. Taş ambarlardan birisinin ise Erken Hıristiyanlık döneminde kilise olduğu ve zamanla camiye(Taş Camii) dönüştürüldüğü kaynaklarda belirtilmektedir.

Taşkaleden  10 km uzaklıkta  bulunan Manazan mağaralarına doğru ilerliyoruz. Hemen 500 m öncesinde papazın evi olarak adlandırılan bir yeri geziyoruz. Dar merdivenlerden yukarıya çıkıldığında ise kaya yerleşimine varılıyor. Burada kaynak suyu var ve kamp kurmak için ideal bir yerdir.

Manazan Mağaraları

Karaman’ın Taşkale Kasabası sınırları içerisindedir. Kayalara oyulmuş birçok tüneli, galerileri ve yüzlerce odaları bulunan ilginç bir yerdir. Manazan Mağarasında bir kattan diğerine çıkış benzeri görülmeyen merdivenleri tırmanmak suretiyle yapılır. Yeryüzündeki mevcut ilk manastırlardan birisi kabul edilen Manazan yerleşimleri, Bizanslılar döneminde kayalar üzerinde insan eli ile oyulmuş yapılardır.Üç katlı olan mağaranın giriş katında çok sayıda kaya mezarları vardır. Bölgede harabe halinde bulunan Manazan mağarasında yapılan tespitler ve ortaya çıkan buluntular, Taşkale’de Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait yerleşimler olduğunu göstermektedir. Mağaranın doğu cephesinde yer alan bir niş içerisinde sıva üzerine yazılmış bir kitabe mevcuttur. Kitabe mağaranın Bizans dönemine ait olduğunu belgelemektedir. Mağaranın ölü meydanından çıkarılan bir genç kadın cesedi Karaman Müzesi’nde muhafaza edilmektedir.

Manazan mağarasını da ziyaret ettikten sonra Taşkale’ye geri dönüp İncesu mağarasına gitmek için yol alıyoruz. Bugünkü kamp noktamız mağaranın yakınlarında uygun bir alan olacak. İncesu mağarası yolu, yol yapım çalışmaları nedeniyle son derece tozlu ve taşlık bir yer. Düz bir yol olup, asfalt tamamlandığında Taşkale’den bisikletle en fazla 1 saat sürecektir (Bu arada asfaltlama işleminin tamamlandığı haberini aldık). Mağaranın oraya geldiğimizde hava kararmaktaydı, hemen iş bölümü yaparak çadırları kurarken bir yandan da yemek yapıyorduk. Yemeğin ardından hemen uykuya geçtik, yorucu bir gündü. Mağarayı ise yarın sabah gezip dolaşacaktık. Bunun için Taşkale’de mağaranın bekçisinin telefon numarasını almıştık. Ertesi sabah bekçiyle iletişime geçip mağarayı ziyaret ettik.

 İncesu Mağarası

 

Taşkale sınırları içerisinde kent merkezinin 9 km güneyinde İncesu Deresi’nin doğu yamaçlarında yer alır.  İncesu mağarası 2013 yılında ziyaretçilere açılmış, mağara içerisinde 1050 m uzunluğunda yürüyüş yolu yapılmış. Mağaranın devamı da olduğu söylenmekte, ilerleyen dönemlerde çalışmalar devam edecek. İçerisinde sarkıt, dikit ve traverten havuzları bulunan bir doğa harikasıdır. Mağaranın diğer bir özelliği ise astım ve kalp yetersizliği gibi hastalıklara iyi geldiği söylemleridir. Ne yazık ki her zaman tarihe ve doğaya karşı olan vandallığımız burada da kendini gösteriyor, birçok sarkıt ve dikit kesilmiş veya koparılmış. Sarkıt ve dikitlerin oluşması binlerce yıl sürmektedir. Açıkçası ekip olarak mağara hepimizin çok dikkatini çekti, büyük bir hayranlıkla mağarayı dolaştık.  Yeterli tanıtımla Türkiye’nin en önemli mağaralar arasına gireceğini söyleyebiliriz.

İncesu mağarasından Taşkale’ye doğru 4.4 km gidildiğinde sola doğru toprak bir yola sapılıyor. 1-2 km sonra sola ayrılan yolun kenarında küçük bir bahçe var. Bahçeden yaklaşık 2 km sonra yol çatallanıyor. Soldaki kestirme yol suyu bol bir çeşmeye varıyor ve bu çeşmeden de 2 km sonra yol yine çatallanıyor. Sol tarafa girdiğimizde büyük bir mermer blok göreceksiniz buradan sağa döndüğünüzdeki yol tekrar birleşir. Yaklaşık 1 km sonra sola giden bir yol görürsünüz. Yolun sonu Taşkale’den buraya gelen ailelerin olduğu yere çıkar. Yani mağaradan sonra rotayı takip etmek için sürekli sol tarafa giriyoruz.

 

 

 

Burada bizleri Sude, Sevgi, Sıla, Süleyman kardeşler karşıladı (Sırasıyla 13, 9, 11, 4 yaşındalar). Taşkaleli Baycan ailesi yaz döneminde buraya gelip sürülerini burada otlatmakta. Bu ailemiz kışın Manazan mağarasının karşı tarafına göç ediyor. Buradaki yurtlarına betonarme ev yapıp oturmaktadır. Eskiden burada onlarca aile develeri ile yazlık tutarmış. Ancak günümüzde 2 hane bulunmakta. Yörük evinin yapımında o bölgede bulunan kilise kalıntılarındaki taşlar kullanılmış. Dikkatimizi çeken ise kapının girişinde haç işareti bulunan bir kesme taş bulunmaktadır. Tarihi kalıntılara yakın yerlerde konaklama yapan insanlar zamanla oradaki taşları ev, bahçe ve duvar yapımında kullanıyor.

Bizler burada yine bir Yörük sıcaklığında karşılandık. Sütsüz, yoğurtsuz, peynirsiz, etsiz bir Yörük sofrası düşünülemezdi zaten J Bazlamaya ‘’mayalı’’ diyorlar. Bizler de şehirdeyken çocuklarla paylaşmak için aldığımız yiyecekleri paylaştık. Ardından hayatımızda yediğimiz en iyi mısırları da burada bize ikram ettiler. Taneleri iri iri ve içleri doluydu. 1 tane mısır yeterince doyurucu olabiliyordu. Buralarda, bu doğal beslenmeyle insanın ömrü uzar J  İncesu mağarasına gelirken önceki gün ekmeğimizi köpek yavrularıyla paylaştığımız için sabah kahvaltısında yiyecek ekmeğimiz kalmamıştı. Sağ olsunlar, burada bize yeterince mayalı ekmek verdiler.

 

Küçük çocuklarla ilgilenip onlarla oyunlar oynayıp, resim yaptık. Sude, ailenin en küçük üyesi ve en tatlı olanıydı. Sude’ nin bezden bebeğinin eksik olan yüzünü ve gözlerini yaptık. Sonrasında muhabbet ederken buranın yakınlarında tarihi bir yerleşim yeri olduğunu öğrendik ve çocuklarla beraber tarihi kalıntılar bulunan yeri ziyaret ettik. Burası eski bir yerleşim yeri ve ne yazık ki defineciler her yeri talan etmiş. Üzerinde yaşadığımız mirasın ne zaman farkına varacağız bilinmez.  Etraf sağa sola yığılmış taş yığınları ile dolu. Çocukların bizi götürdüğü yalağa dikkat edince çok eski bir kalıntı olduğunu fark ettik. Buradaki ziyaretimizi tamamladıktan sonra rotamıza devam ediyoruz.

 

Kamp yapmak için Gödet kanyonuna doğru ilerliyoruz. Kapadokya tarzı pagan roma dönemine ait olabileceği düşünülen ve Taşkale tahıl ambarları veya Manazan yerleşimleriyle birlikte tarihlenen Gödet Köyü mağara yerleşmeleri de görülmeye değer bir alandır.Ana yoldan devam edince Güçler köyüne varılıyor ve buradan sonrası asfalt yoldur. Çimenkuyu köyünden sonra yol üçe ayrılıyor.  Sol tarafa giden yol Mara (Kırobası yolu), buradan Erdemli’ ye inebilirsiniz. İkinci yol Güldere yoludur. Sağa giden yol ise 40 km ilerideki Karaman’a çıkıyor. Sapaktan Güldere köyü 6 kilometredir. Güldere köyünün içerisinden de 3 km devam ettiğimizde kanyon içerisindeki piknik alanına varılıyor. Kamp kurup gecelemek için uygun bir alan olup ilerisinde de kaya içinden çıkan bir su kaynağı var.

Güldere köyü Karaman’da bağlı bir köydür. Eski adı Gödet olup nüfus olarak Karaman’ın en büyük köylerindendir. Köyün çevresinde Lidyalılardan kalma olduğu bilinen kaya yerleşimleri bulunmaktadır.  Mağaraların oraya çıktığınızda kanyon ve vadi size olağanüstü bir görüntü sunar. Gödet Köyü’nün girişinde ve yolun hemen kuzey yamaçlarında yer alan Hıristiyanlık dönemi kaya yerleşmeleri, köylüler tarafından konut, depo, ağıl ve samanlık gibi değişik amaçlarla kullanılmaktadır.Köyün aşağı kısmında Roma ve Bizans dönemi izlerine de rastlanmaktadır. Bu bölgede sıkça rastlanan bu yerleşim sahalarının dini ve sosyal işleve sahip oldukları anlaşılmaktadır. Ayrıca söz konusu yerleşimlerin kurulmuş olduğu sahaların kayalıklar üzerindeki hakim konumlarına bakıldığı zaman, bir kale görevi üstlenmiş olmaları da gerekmektedir. Nitekim hem yaşam yeri ve hem de dini amaçlar için kullanıldığı anlaşılan yerleşimler, yöre halkı tarafından “kale” olarak adlandırılmaktadır. Bölgedeki bu irili ufaklı çok sayıdaki yerleşimin Hıristiyanlığın yayıldığı ilk yüzyıllarda önemli roller üstlenmiş olması gerekmektedir.

Köy halkı oldukça güler yüzlü olup misafirperverdir. Evlerinden sebze ve ekmek isteyip almamıza rağmen, para verme isteğimizi geri çevirdiler. Geldiğimiz günün ertesi günü yapılacak düğüne davet edildik ama yolumuza devam edeceğimizden dolayı katılamadık. Köylerde insanlar şehirdekilere göre daha samimi ve misafirperverdirler. Bizleri gördüklerinde hemen açlık ve susuzluk durumumuzu soruyorlar. ‘’ Azık verelim mi? ‘’ diye sorup eksiklerimizi karşılamaya çalışıyorlar. Tekrar gelin ve bizlere uğrayın diyorlar. Diğer gün sabah hazırlanıp çevrede bulunan, kayalara insan eliyle yapılmış mağaraları dolaştıktan sonra Dağpazarı köyüne doğru yola koyulduk.

Genelde toprak yol ve yokuş, yolun sonlarına doğru asfalta çıkıyorsunuz.

 

Dağpazarı Köyü, Mut’un kuzeybatısında, 35 km uzaklıktadır. Dağpazarı, antik ismi Coropissos olan bir kenttir. Karaman’dan Silifke’ye inen bir antik yol üzerinde oluşu eski kente ayrı bir önem verildiğini göstermektedir. Kilisesi, su kemeri kalıntıları ve şehrin giriş kapısı halen ayakta durmaktadır. Kilise, Dağpazarı Köyü yerleşim alanı içerisindedir. 1875 yılında İngiliz gezgin Davis ve 1890 yılında Headlam ve W. Ramsay tarafından incelenmiş ve yapıların planları çıkarılmıştır. 1957-1958 yıllarında İngiliz Arkeolog M. Gough tarafından kazı yapılmış ve “Bazilika kalıntısı, yanında vaftiz binası, kilise yapısı (sadece temelleri görülebilmekte), sur dışında bazilika, Bizans dönemine ait bir ev” ortaya çıkarılmıştır. Geçmiş dönemlerde Dağpazarı’nın su ihtiyacı, 4 km uzaklıkta güneybatısından gelen suyolu ile sağlanmıştır. Bugün yer yer kemer kalıntıları ve izleri takip edilebilmektedir.

Biz burada Nüzhet hocamızın bir öğrencisinin akrabasını ziyaret edip öğle yemeğimizi burada yedik. Ardından bahçede hortumla duş alan arkadaşlarımız oldu J Yeterince dinlendikten sonra 4 gibi yola koyulduk. Rampalar yine başladı ve yollar artık asfalttı.  Geride kalan hoş anılarla, Yörükleri geride bırakıp medeniyete doğru ilerliyorduk. Dağ yollarından Kestel dağı milli parkı içerisinde bulunan orman yoluna girdik, ilerledikçe de manzaramız artmaktaydı. Hedefimiz, Alahan manastırını ziyaret edip yolculuğumuzun ilk kısmını tamamlamaktı. Sertavul geçidine gelince, hocamızın inişte Alahan manastırı tabelasını görünce beni bekleyin diye uyarmasına rağmen bazı arkadaşlar, kaymak gibi yola kendilerini kaptırıp tabeladan 15 km aşağıya kadar gitmişti J Geri dönüp Alahan manastırına çıkmıştık. Dönünce anladık ki Alahan manastırını görmeden bu rota tamamlansa eksik olurdu. Gerçekten de büyüleyici bir yer burası. Çevreye hakim noktada kurulmuş olmasından dolayı eşsiz bir görünüme sahiptir. Manastır alanına giriş ücretli olup, müze kartla giriş yapılabilmektedir.

Alahan Manastırı

 

Alahan Manastırı, Mersin’i Karaman’a bağlayan devlet karayolunun 2 km kadar doğusunda ve Mut ilçesinin 15 km kadar kuzeyinde yer alır. Toros Dağları üzerinde ve yaklaşık olarak 1200 m rakımdadır. Manastırın yolu hemen hemen her mevsim açıktır ve ana yoldan ulaşım 10 dakika sürmektedir. Alahan Manastırı yapılar topluluğu, Torosların yamaçlarındaki özgün topografik konumu, zengin bezemeli iki büyük kilisesi, vaftizhanesi, sütunlu yolu, kaya mezarları, su kaynakları, hamamı ve konaklama yerleri ile Erken Hıristiyan sanatında ve Bizans mimarlık tarihinde önemli bir yere sahiptir. M.S. 4- 6. yy arasında yoğun olarak kullanılan ve Hıristiyanlar için “Hac Merkezi” olduğu düşünülen Mut Alahan Manastırı, 2000 yılından itibaren Dünya Miras Geçici listesinde yer almaktadır.

Günün sonunda Alahan Manastırı’nı gezip ‘’ Tarihe Pedallamak’’ ismini verdiğimiz ilk rotamızı tamamlıyoruz.

 

Kaynakça

-Karaman İl Kırsal Bölgelerindeki Spor Turizm Alanlarının Belirlenmesi Projesi Araştırma ve Tespit Raporu, Simya Danışmanlık, 2012

– Alaattin UCA, Aytunç ÜLKER, 1917 Tarihli Karaman-Konya-Ereğli Haritası ve Değerlendirilmesi

–  Mehmet KURT, Karaman Çevresindeki Kaya Yerleşim Sahalarına Turizm Açısından Genel Bir Bakış, Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi, KARAMAN

Proje’de Çalışanlar 

Nuzhet Türker

Hakan Akıllıoğlu

Hanifi Sarı

Okan Demir

Alperen Sert

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!