Ukrayna’ya Hoşgeldin..

Gürkan Genç tarafından 7 sene önce yayımlandı
13 dakikada okuyabilirsiniz

UKRAYNA ROTASI

Sınırı geçmeyi planladığım gün kar yağıyor şansa bak. Yola çıkmadan önce arkaya kar lastiğini takmam iyi oldu. Kar lastiğini yanıma bir adet almam ve bu konuda doğru karar verip vermediğimi önümüzdeki günlerde gösterecek. (Schwalbe Marathon Exterme)

Sonunda karla karşılaşmam iyi oldu. Bu çantalarda bulunan ekipmanları zaman içinde azalttım, neyi nerde nasıl kullanacağımı hava koşullarına göre belirliyorum. Henüz delicesine yağan bir yağmurla karşılamadığım için Çin’de aldığım panço yanımda bulunuyor. The North Face’in montunu, yeni Gore-tex pantolonları, eldivenleri denememiştim. Bu yüzden bu karın yağması iyi oldu, test zamanı.

Soroca sınır kapısı Ukrayna, Moldova arasında çok az kullanılan bir sınır kapısı. Bu sınır kapısını genellikle karşılıklı bulunan köylerin insanların kullanıyor. İki ülke arasından geçen bir nehir var. Büyük şehirlere pek yakın olmadığı için köprü yapmaya gerek duymamışlar. İnternetten yaptığım araştırmada feribot kullanıldığını gördüm. Neyse gidip göreceğim. Bu arada, kar inanılmaz bastırdı. Şimdi The North Face’in ekipmanlarını kullanma zamanı geldi. Bu mont iki parçadan oluşuyor. Summit serisinin Triclimate montlarından biri. İçindeki polar olan parçasını çıkartıyorum çünkü hava henüz -5 derece, bu parçayı -12 den sonra giyeceğim. Bisiklet üstünde 20 km hızla gittiğimde karşıdan esen rüzgarla birlikte hissedeceğim sıcaklık dereceler arttırkça artıyor. Mesela -30 derecede hissedeceğim sıcaklık -50 derecelerde oluyor. Bu montun üstüne kaskı da taktım mı tamamıdr. Rüzgar, karşıdan estiğinde gözüme çok fazla kar geliyor. Gözlüğü de takmak zorundayım. Gözlüğü yazın güneşin etkilerinden, sineklerden ve arabalardan gelecek minik taşlardan korumak için takarım. Kışın pek kullanan biri değildim. İşte kar yağıyorsa gözleri korumak için takardım. Aslında hep takmak gerekiyor. Bu yolculukta farklı bir tecrübe daha edindim. Karşıdan esen rüzgardan dolayı göz kapaklarım yandı! Morardı.

Bisiklet üzerindeyken maruz kaldığım soğuk havayı tahmin etmem zor, sadece tablolara bakıp söyleyebiliyorum. Daha önce bu kadar soğuk rüzgar hiç önden esmemişti. Büyük bir tecrübe benim için de. Şaka maka değil hakikaten soğuk. : ) Önümüzdeki günlerde farklı bir gözlük modeli ile yola devam edeceğim. Çünkü bu gözlükle karşıdan gelen soğuk hava göz çevresini koruyamıyor. Kar yağdığında gözlüğün içine kar taneleri düşüyor. Bu arada bir önceki turumda neden turuncu renkte gözlük camı seçtiğimi söylemiştim gene söyleyeyim. Turuncu gözlükler sisli havada görüşü biraz daha netleştiriyor ve buzları fark etmeni sağlıyor. Asfalt üzerinde de çok güzel, o yansımaları görüyorsun. İlk yolculuğumun bana deneyim kattığı kesin fakat bu kar deneyimi başka olacak belli.

Len hiç kar aracı geçmiyor ilginç. Saat 14:00, vay be hava soğumaya mı başladı? -10 hum. Şimdi durup kıyafet giy çıkart yapamayacağım. Hava kararmadan önce Soroca şehrine gitmeyi başarıyorum. Aslında bu şehirde gezilecek Setafan’ın yaptığı büyük bir kale var fakat bu soğukta ve bu saatte gidip o kaleyi göremeyeceğim. -13 oldu. Yahu gün battığında daha da fena olacak. Kar da bir deli yağıyor of. Şehrin hemen çıkışında bir benzin istasyonunda duruyorum, gece için erzak şart. Benzinlikte çalışanlar hemen yanıma geliyor. Türk müsün? Evet Türküm. “Aaaaaaa” diye bağırdıktan sonra gazeteyi gösteriyorlar. Hop fotoğraf çekilmeler falan. Kahve ısmarlıyorlar. Aldığım çikolataların parasını da almıyorlar, vay be. Sınır kapısı diyorum hemen yönü gösteriyorlar. Bu arada bugün bu karda 47 kilometre pedal çevirdim, hava kararmak üzere. Demek ki benim olayım karlı havalarda 45-50 km ancak çıkartıyorum.

Saat 16:30. Ön ve arka ışıkları takmam için son 15 dakika. Hadi Gürkan hadi sağa sola iyi bak bir kamp yeri bulmam lazım. Hadi………. Hah. Şu ağaçlığın arka tarafı. Evet, girilmez levhası da var tamamdır. İyi hiç araç geçmemiş, demek ki kullanılmıyor. Ağaçların arasından geçiyorum ve karşıma bu ağaçların arasına gizlenmiş iki katlı eski bir bina çıkıyor. Camlar kırılmış, boya sıva falan her şey dökülmüş. Süper ben girip içerde çadır atarım. Dedim ve 6-7 köpek birden etrafımı sardı. Oha len noluyoruz! Haydeee kar topu savaşı. Gel buraya gel ne havlıyon, al bakalım sen de al kaçma gel gel. : ) Haha çıldırdılar. Ben böyle köpeklerle oynarken kadının teki arkamdan bir seslendi aha?

Elimi kalbimin üzerine götürüp “Selam” diyip kadının önünde eğilip selam veriyorum. EL hareketleri ile çadır kurup uyumak istediğimi söyledikten sonra tamam diyor fakat pasaportumu istiyor. Selim Bey’in bana yazmış olduğu kağıdı kendisine uzatıyorum okuyor. Tamam içeri gel diyor.

İçeri girdiğimde şunu fark ediyorum. Başka bir cam bölme daha varmış. İçerisi dışarıya nazaran sıcak ve rüzgar da geçirmiyor, süper. Ben bu kocaman alana çadırımı koyarım. : ) Hava karardığı için içerdeki ortamı pek seçemiyorum. Belli harabe bir yer fakat umrum olmaz. Benim için gayet güvenli bir yer. İçerisi inanılmaz sidik kokuyor. Sanırım köpekler sağa sola hep işemiş. Kadın onu takip etmemi söylüyor ve bana bir yatak gösteriyor. Gel burada uyu diyor. Hum. Aslıda böyle davetleri pek reddeden biri değilim fakat hakikaten soğuk bir gece olacak. Telefondaki veriye göre -14 gösteriyor. Tulumun içinde ve çadırın içinde yatmam beni daha iyi koruyacaktır. Teşekkür ediyorum ve gene palaska işaretini yaptıktan sonra bu kocaman alanın ortasına çadırı kuruyorum. Bu arada eşyaları yerleştirdikten sonra bisikletin çıplak hali hiç hoşuma gitmiyor. Her yer buzla kaplanmış durumda. Umarım yarın sabaha mekanizmalar çalışır. Çadırın içine girip soyunup dökünüyorum. Tuluma da giriyorum. Tamam, şimdi uyuyabilirim. Tam uykuya dalacağım biri gelip çadıra vuruyor. Bir adam. Hayda bu kim yahu. Dışarı çıkıyorum. Elini uzatıp kendini tanıştırıyor. Alexander. Çık gel çadırdan diyor. İyi hadi bakalım çıkalım. Küçük bir odaya götürüyor.

Bana yemek hazırlamış. Oturup hazırladığı yemeği yiyorum. Yahu bu insanlar kim ve burada ne yapıyorlar? O Romence ben Türkçe konuşmaya başlıyoruz. Burası nedir diyorum anlatıyor. : ) Bina 1989 yılında Ruslar tarafından yapılmış. Ön tarafında minik bir helikopter pisti varmış, zamanla ot toprak olmuş. Zaten o çadırı kurduğum alan içinde kocaman dev panolar falan var. Aynı zamanda bu alan hava tahmin merkeziymiş. Binanın yanında bulunan antenler kuleler falan hala aktif durumda. Hükümet para vermiyormuş. Birkaç evsiz insan da onla birlikte burada yaşıyormuş. Adam iki defa evlenmiş. Çocuklarından biri Kiev’de üniversitede okuyor, diğer karısı Romanya’dan. Onlar da orada yaşıyorlarmış. Ulan birde romenceyi bilsem neler olacak Allah bilir. Vay be. Gel bu odada yat diyor. Odaya orijinal bir soba sistemi kurmuş. Nasıl olsa binada kimse yaşamadığından dolayı odanın içinden ikinci kattaki odaya tuğlaları örüp bacayı çıkartmış. Dışarıdaki yatakta sen yatma ben yatarım diyor. Ne güzel insanlarla karşılaşıyorum yahu. Sen burada yat. Bak ben senin karşında şortla duruyorum benim çadır iyi diyorum. Zaten beni şortla görünce çok şaşırdı. Üşümüyon mu diyor? : )  Moğolistan’da çadır dışına tuvalet yapmaya nasıl çıkılır diye dağcı arkadaşım Cihad’a sormuştm. “Len -30 küsürde nasıl tuvalete gidiyorsunuz?” “Dostum Miami’de arazidesin tuvaletin geldi bunu hayal et!” Herifin verdiği tavsiye işe yarıyor ha. İlk başta sittir len dalga mı geçiyorsun olmuştum fakat şimdi aynen öyle düşünüyorum. Oh burası da sıcacıkmış diyip haha : ) iyi ki gelmişim, ne iyi etmişim.

 

Sabah binanın içine bir gün ışığı vurdu. İnsan o kardan soğuktan sonra sevinir. Bendeki tepki aynen şu oldu: “Aha miçtuk (sıçtık yazdık mı kızanlar oluyor) dona çekti bütün yol.” Bu arada Alex de hazırlanmış beni bekliyor. Baktım ki adamın “Hadi toparlan sen de git ben de gideceğim” havası var, acele acele toplandım kahvaltı da yapmadım. 4 km kadar pedallayıp bir köyün içinden geçtim ve sınır kapısına geldim. Ama ne geliş. Dediğim gibi yollar buz tutmuş. Japonya’da yaptığım taktik; karın hiç ezilmediği alanda git. Evet, Ukrayna karşıda, iskelede bekleyen insanlar, tamamdır doğru yerdeyiz. Hah bir adet duty free var. Yiyecek bir şeyler alayım, ya da dur önce şu işlemleri yaptırayım sonra alırım. Hum gene bayan askerler var, bu sefer gülmüyorum. Pasaportu veriyorum oldukça soğuk bir yüz ifadesi takınarak. Sarı çizginin arkasına geç diyor. : ) Aha başlıyoruz. Geçtik, bu arada bekleyen insanlara bakıyorum. Yahu bu insanlar bu soğuklarda bu kadar ince kıyafetlerle nasıl duruyorlar? Lan ayak parmaklarımı hissetmiyorum. Herif düz kösele ile çıkmış dışarı. Parmaklarımı aldırdılar ne ettiler? Kadınları anlamak zaten mümkün değil, bu karda kıyamette o topuklular neden. Yahu her yer buz. Bi de şu olayı çok merak ediyorum; bu kapşonların etrafında tüller kıllar falan var. Moda mı yoksa bir özelliği var mı? Soğuk yüze falan mı çarpmıyor? Hepsinde ondan var. Kadınlardan biri gel diyor gidiyoruz. Girdik gene odaya..

–          Moldova’ya geri dönmeyecek misin bir daha?

Çok istiyorsanız döneyim diyemiyorsun tabi.

–          Yok dönmeyeceğim. Kuzeye doğru çıkıyorum.

–          Peki.

O damgayı pasaporta bir vurdu. Korkarsın korkarsın. Kadının içinde hayvan varmış. Pasaportu delip geçecekti.

Hah şimdi bu işlemi de yaptık, doğru Duty Free. Bak, 30 metre yanında binanın. Ulan o tarafa doğru bir yöneldim. Hoppp askerler falan bağrıyor ne oluyor? Kadın geldi bisikletten tuttu “Geri dön geri, alamazsın oradan bir şey artık?” Len şurası açım aç, haydaaa : ) İyi peki. İskeleye doğru yöneldik.

Yaklaştıkça o gittiğim alanın iskele değil bizi karşıya geçirecek olan yüzen kayık mı dersin, bu dubalar daha büyüğü altına yerleştirmişler varilleri sağına soluna bakıyorum motor falan yok. Nehir de ciddi kuvvetli akıyor. Ulan bu salak alet bizi nasıl geçirecek karşıya. Yok artık, iki tane de araç geldi. Araçları üstüne alırken herkesin bir dengede durma pozisyonu vardı süper. Bu arada bulduğumuz alan da soğuktan hafif buz tutmuş durumda. Tamam, teknenin kalkış saati geldi fakat hala motor sesi falan yok. Arka tarafta sağda bir adam başlat düğmesine bastı. Makara çalışmaya başladı. Makara döndükçe suyun içinde bulunan çelik halat da gün yüzüne çıktı. Abi adamlar iki nehir arasına çelik halatı kurmuşlar. Makarayı da koca tekneye bağlamışlar. Yuh.. Ulan tek noktadan bu kadar ağırlığı nasıl tutuyor bu makara? Olabilecek en ilkel yöntemlerden biri. Ben hesap kitap işine başladım. Şimdi tekne makaradan kurtulsa bu hızla büyük ihtimal bir süre ilerler sonra hep birlikte nehre uçarız. Nehre uçtuğumuzda hangi çantayı kapacaksın Gürkan? Bisiklet üstünden sadece bir çanta alma şansın olur. Suya düşünce bisikleti veya diğer çantaları taşıman imkansız. Su buz gibi olacağından kıyafetlerin olduğu çantayı alırım. Sudan çıktıktan sonra çok çabuk ısınmam lazım. Hum bak bu ilk yardım battaniyesi, şu anında ısıtanlar var ya arka çantada duruyor. O halde onu öne almak lazım. Bak böyle acil bir durum olduğunda bazı detaylar da ortaya çıkıyor.. Bu olasılıkları düşünmek şart. Derken makara bir sardı, halat gerilmeye başladı. Herifin bir koşusu var o tarafa doğru. Ben de hemen bisikletin yanına gittim. O battaniyeyi çıkardım hemen kıyafetlerin olduğu tarafa aldım. Ulan olacak iş mi şimdi bu? Halat gerildi gerildi….. Herkes panikledi. Lan harbiden kopacak ha. Ben Türkçe bağırdım “Makikanıyı durdursana MAKİNAYI ALOOOOOOOOOOO”  Fakat herif elindeki demir levye ile dolanan halatı makaradan bir anda kurtardı.. Vay arkadaş ya ne kastırıyorsun? Durdur makinayı düzelt halatı da. Sabah sabah adrenalin yaşatırıyor pezevenk, nehere düşürüp gebertecek hepimizi. Ulan iyicene acıktım bak heyecandan.

Tabi tekne tek noktadan makaraya bağlı olduğundan burun iskeleye gelmedi. İskeledekiler bize halat attı. Halatı çektik falan sabitledik öyle karşıya geçtik. Oh be Allah’a şükür kazasız belasız geçtik. Ulan hep böyle enteresan sınır geçişlerini buluyorum, bok var.

Sınıra geldim. Adamlar pasaportu alıp şöyle bir baktılar bana. Üşümüyor musun diye soruyu da sordular. Yok dedim, Miami haha. : )

İlgili klübeye yolladılar. Oradaki adam gayet sakindi.

–          Türkiye’den bisikletle mi geldin?

–          Evet Bulgaristan, Romanya, Moldova, Ukrayna, sonrasında Rusya’ya gideceğim.

–          Tebrikler. Hava biraz serttir buralarda buzlanma da fazla olur. Yavaş ve dengede kullan. Ukrayna’ya hoşgeldin.

Gel kardeşim öpcem seni, gel gel. Oh be süper ya, sessiz sakin 3 dakikamı almadı kapıdan geçmek. Ne kağıt doldurdum ne evrak, süper.

 Welcome to Ukraina!

Bir sonraki yazıyı okumak için lütfen buraya tıklayın 

”Montunu bana verirsen sana şu iyi süt veren ineği veririm.”

 

 

 

 

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!