Şili’nin başkenti Santiago’dan kuzeye doğru bisikletle giderken yaşadıklarım. Bu hızda gitmem ve bu aksiliğin olması gerekiyormuş..

Gürkan Genç tarafından 3 hafta önce yayımlandı
32 dakikada okuyabilirsiniz

Tekrar yola çıkma vakti geldi. Bu sefer yolculuğuma eski bir arkadaşımla birlikte çıkacağım. Elif Üzer.  Elif Üzer ile 2011 yılında İstanbul Dağ Film Festivali’nde tanımıştık. Programa davet eden kişi kendisiydi. Çıkışta yanıma gelip bisikletle uzun bir tura çıkmak istediğini, yapıp yapamayacağını sordu? Yaparsın dedim ve Ekim 2012’de Kuzey Amerika Miami’den Güney Amerika’ya doğru bir seyahate başladı.

Kendisinin seyahatini elimden geldiğince takip etmeye çalıştım. Yılardır da ülkeden ülkeye sohbet muhabbet ettik ve sonunda Güney Amerika’da Şili Santiago’da denk geldik. O güneye doğru gidiyordu ben de kuzeye doğru gidecektim. Fakat bir süreliğine birlikte pedallayıp Atakama Çölünü beraber geçelim dedik.

Şimdi bu noktada yol alışım ile ilgili birkaç bilgi vermek istedim. Yıllardır yanıma arkadaşlarım dışında kimseyi çağırmadığım veya yalnız pedal çevirmeyi sevdiğim bilinir. Öyle bir çok kişinin düşündüğü gibi bir yol arkadaşı değilimdir. Gelenin canı sıkılabilir. Enes Şensoy “Gürkan Genç ile seyahat” ve Engin Kaban “Gürkan Genç ile pedallamak”  yazılarında benimle yaptıkları seyahatleri kaleme almışlardı.

–           Sabahları erken uyanırım 06:00 veya en geç 07:00.

–          200 gram müsliyi soğuk su ile karıştırırım. Duruma göre üstüne muz veya çikolata tozu eklerim.

–          Hava koşuluna göre kahvaltıyı ya çadırın içinde yaparım ya da çadırı topladıktan sonra yaparım.

–          Sabah kahvesi, sabah çayı, gibi alışkanlıklarım yoktur. Sabahları asla sıcak su kaynatmam. Ayrıca akşam çayı veya kahvesi gibi alışkanlıklarım yoktur kısacası sıcak içecek  sevmem.

–          Kahvaltımı yapıp çadırımı toplamam 22 dakikamı alır. Uyandıktan sonra en geç 30 dakika içinde yola çıkmaya hazır olurum. Hazırlandıktan sonra yola çıkarım. Grup halinde geziyorsak bile kimseyi beklemem. Çünkü birlikte pedal çevirdiğim kişiler kendi başının çaresine bakacak kişilerdir.

–          Eğer kamp attığım yerde vakit geçirecek, fotoğraf çekecek, dolanacak alanlar varsa önce bunlarla ilgilenir ondan sonra pılımı pırtımı toplayıp yola çıkarım.

–          Yolculuk sırasında sohbet etmeyi seven biri değilim. Mümkünse durduğumuz noktalarda sohbet ederiz.

–          Eğer birlikte pedalladığım biri varsa ve karşıdan rüzgar esiyorsa makara sistemi yaparım (bisikletle önde gider rüzgarı keserim). 10 kilometrede bir yer değiştirir hem onu dinlendirir hem kendim dinlenirim. Olması gereken de budur. Tempo düşükse önden hiç ayrılmama gerek yok, yol boyunca takım arkadaşımı çekerim.

–          50. kilometrede öğlen yemeği molası veririm, ateşi yakar suyu kaynatır, yemeği pişiririm. Takım arkadaşım için de pişiririm gelirse eşlik eder, gelmezse onun için pişirdiğimi de yerim. Büyük ihtimal kendisi de bir yerde durup yemiştir. Benim tempoma ayak uydurmak zorunda değil zaten bunu da asla istemem, diğer tur bisikletçileri de bir başkasının onun temposuna ayak uydurmasını istemez. O aç kaldı diye de telaşlanmam. Çünkü kendisinde de tüm ekipman ve erzak vardır.

–          Yolda görmeye değer bir şey olmayan boş alanları yükü olan bir bisiklet ortalamasına göre hızlı geçerim. Bu gayet normal 8 senedir yoldayım. Bu durumda hem daha az su taşırım hem de daha az yemek.

–          Günde 1000 metre tırmandığım bir yolda günlük ortalama hızım 20 km olur ve 5 saatlik bir sürüş sonunda sonlandırırım. Bazı zamanlarda daha da kısa sürdüğü oluyor.

–          %6 veya %8 eğimi olan bir yokuşu, yüklü bisikletle 15-18km hızla tırmanırım. Oturarak tırmanmam, bütün yokuş boyunca ayaktayımdır. O yokuş 200 metre de olsa 1000 metre de olsa mola vermem veya durmam çünkü kaslarımın soğumasını sevmiyorum.

–          Bir yere varma gibi bir telaşım olmadığı gibi akşam nerede kalacağım gibi bir endişem de olmaz. En soğuk, en sıcak, en rüzgarlı ortamlarda her halükarda o çadıra kamp yeri bulacağımı bilirim. Bu konuda sıkıntı yapmam.

–          Akşam yemeğim genellikle makarna ve ton balığı olur. Arada bir pilav yaptığım da oluyor. Yemek bittikten sonra çadırın içinde mutlaka ama mutlaka ne kadar yorgun olursam olayım bir sayfa dahi olsa kitap okurum. 2013 yılından beri Kindle (elektronik kitap okuma cihazı) taşırım okuduğum kitaplar da ekipman bölümünde yazar.

–          Vizemin bitim tarihi yaklaştığında normal tur hızımın üstünde seyir ederim.

–          Yolculuğum boyunca doğanın, bisikletin, kendimin veya bana ilginç gelen şeylerin durup fotoğraflarını videolarını çekerim. Bir belgesel çekmem. Onun yerine yıllardır yol anılarımı yazmayı tercih ettim. Dijital olarak da iyi bir arşivim vardır. Gerekli gördüğüm kadarını yıllardır paylaşmışımdır.

–          Sabahları uyandığımda, akşamları çadırımı kurduğumda ve yoldaki molalarda yolu birlikte aldığım kişi ile sohbet eder tecrübelerimizi paylaşır veya günlük haberlerle ilgili yorumlar yaparız. Genellikle aklıma gelen yeni fikirleri, çalışmaları veya tecrübelerimi de paylaşırım.

–          Konakladığım şehirlerde itfaiye, kilise, cami, okul, www.warmshowers.org veya www.couchsurfing.com kullanıcısı varsa onlarda kalırım.

–          Eğer bir blog yazısı yazacaksam onun için elektriği, wifi bağlantısı olan ve en az 3-4 gün yalnız kalabileceğim bir yere ihtiyaç duyarım.

–          Yolda düz alan ne kadarmış, kaç metre tırmanış varmış, kaç kilometre kalmış gibi şeylere bakmam. Yola çıktıktan sonra yorulduysam veya beğendiğim bir noktaya denk geldiysem durmayı tercih ederim. Çok sevdiysem çadırımı da oraya kurarım.

–          Yokuşlarla ilgili bir sıkıntım yok istediği kadar uzun veya istediği kadar yüksek olabilir. Özellikle asfalt yolda seyahat etmeyi arayan biri de değilim. Günlerce yerleşim yeri görmesem de olur. Bu konularda herhangi bir endişem olmaz veya hazırlıksız bir durum yaşamam.

Kısacası birçok kişiye göre iyi bir yol arkadaşı değilimdir. Listedeki bazı şeyler birçok kişinin sinirini bozacak konulardır. Bunu da bildiğimden dolayı tek gezmeyi tercih ederim. Böyle bir seyahat yapacağınız zaman keyif alacağınız, sizinle beraber aynı şeyleri yapmaktan keyif alan insanlarla birlikte yapmanız öneririm. Aynı tempoda ve aynı şekilde gezmeyi seven kişiler var, bu tarzda gezen tek kişi de ben değilim.

Elif Üzer de 6 senedir bisikletle gezen biri olduğundan birçok badireyi atlatmış ve büyük tecrübeleri olan bir bisikletçi. “Tecrübe” önemli. Bu noktada Elif ile seyahatimiz yukarıdaki listeden biraz daha farklı geçiyor. Az çok nasıl seyahat ettiğini, ortalama hızını, neleri sevdiğini sevmediğini bildiğim bir arkadaşım. Atakama Çölü’nü güneyden kuzeye, batıdan doğuya kaç Türk kadını bisikletle geçmiştir ki? Bu yüzden bence Elif’in orayı geçmesi benim geçmemden daha önemli. Kendisine eşlik ettiğim için de mutluyum. Bu yüzden yukarıda kendi seyahat tarzımla ilgili yazdıklarımın bir kısmını Elif ile olan seyahat sürecinde uygulamamaya özen gösterdim.

Şili’nin güneyindeki insanları kuzey insanı biraz daha katı ve az misafirperver bulur. Aslında bu muhabbet hemen her ülkede var. Hemen her ülkede kuzeyliler güneylilere, güneyliler kuzeylilere benzer sözleri söyleyip dururlar, üstelik bu olayın her ülkede olması toplum bilimi açısından incelenmesi gereken bir durum. “Biz daha farklıyız”. Aslında bakarsak bu olayı başka konularda da ele alabiliriz. Elif ile seyahat ettiğimiz süre boyunca bir kere bile otel parası veya konaklama parası vermedik. İtfaiyeler, kiliseler, yolda bizi görüp evine davet edenler, uygulamalar aracılığı ile evine davet edenler. Meyve, sebze, içecek su verenler, hatta kiraladıkları tatil evlerini bizim için açan muhteşem insanlarla tanıştık. Bazıları bizi hakikaten çok şaşırttı.

Mesela La Serana’da warmshowers’da bizi evlerine misafir eden birilerini bulduk. Elif bu arkadaşlara mesaj atarken:

  • Gürkan sisteme aylar önce girmişler bize geri dönüş yapmayabilirler.
  • Ya, sen gene de bir mesaj at belki geri dönüş yaparlar.

Bu arada uygulamalardan bizi misafir edecek olan kişilere bir Elif mesaj atıyor bir ben mesaj atıyorum. La Serena’da kalmak istediğimiz Jean ve Herman geri dönüş yaparak bizi evlerine davet ettiler ve adreslerini yolladılar. Gönderdikleri adres müstakil evlerin olduğu bir alandaydı. Evin numarası 1074.. Sırasıyla evlerin numarasına bakıyoruz; 1071, 1072, 1073, 1075  eeee 1074 nerede? Evlerin sağlarına sollarına gidiyoruz yok. Burası site gibi bir alana yapılmış benzer evlerin bulunduğu bir sokak. Yahu şu evlerden birinin kapısını çalalım soralım nerde bu numara. Kapısını çaldığımız ev bize kapıyı açmayınca Jean’e mesaj attık. Jean de kendi evlerinin giriş kapısının fotoğrafını gönderdi.  Bulunduğumuz sokakta bu sırada baktığımız evlerin hemen karşısında sokak boyunca boylu boyunca giden beton duvarın kocaman kapısının fotoğrafıydı bu.

  • Nasıl ya ? Şehrin içinde kocaman bir araziye mi misafir olduk şimdi? Tel örgülü otomatik kapılılar beton yüksek duvarlar.
  • Hayırlısı.

Yılardır warmshowers kullanan biri olarak açıkça şunu söyleyebilirim böyle bir eve hiç misafir olmamıştım. İçerisi portakal ve mandalina ağaçları ile dolu olan iki muhteşem ağaçevin bulunduğu kocaman bir çifliğe giriş yaptık. Herman ve Jean bizi hemen kapıda karşıladılar. Warmshowers’dan bisikletçileri evlerine davet edenlerin klasik karşılama şekli:

  • Bisikletleri koyacağımız yerleri göstermeleri
  • Sarılma tanışma  faslı (Çok kısa sürer)
  • Kalacağımız oda, banyo, çamaşır yıkayacağımız yer gösterilir ve hemen ardından siz her şeyini halledin sonra gelirsiniz deyip yanımızdan ayrılmaca.

Aradan geçen 1 saat veya bir buçuk saat sonra yanlarına gittik. Gitmemizle birlikte hemen atıştırmalık bir şeyler ve içecek ikram ettiler. Bu arada kaldığımız oda ikinci katta ve odanın içi ağzına kadar avakado ile doluydu. Herman narenciye, zeytin ve avakado üretimi yapıyor tarlalarında. Jean ise Vorwerk adında bir mutfak robotunun bölge temsilcisi. Mutfak robotu teknolojisinde Elif ile ikimizin ağzını açık bıraktıran bir cihaz. Jean’in cihazla neler yaptığını görünce çok  şaşırdık. İmkanım olsaydı o gün anneme bir tane internet üzerinden hediye etmiştim. Bunun dışında evin her tarafı antika veya tarihi eserlerle dolu ve evin dekoru inanılmaz güzeldi.

  • Herman bunlar oldukça eski ve değerli ok başları arkeolojik değerlerinin oldukça fazla olduğunu düşünüyorum. Ülkenizde bu konuda kanunlar yok mu?
  • La Serena müzesinde bunlardan oldukça fazla var. Bölgede yaptığımız yürüyüşlerde bulduk bu ok başlarını fakat müzede bunları sergileyecek yer yok. Onlara versek depoya koyacaklar.
  • Peki bu denizin altından çıkardığınız parçalar?
  • Onlar da aynı şekilde yaptığımız dalışlarda batıklardan çıkardığımız değersiz şeyler.
  • Bu duvardaki diş fosili? Bu bir dinazorun dişi mi?
  • Megaladon dişi.
  • Megaladon derken şu bildiğimiz köpek balığı megaladon?
  • Evet.
  • Oha, bunun fosilini nereden buldunuz hem bir tane de değil. Yuh!

Kısacası evin dekoru ve evin içindeki eserler, misafirperverlik muhabbet çok güzeldi. Kendilerine ürettikleri ürünleri dış pazara satıp satmadıklarını sorduğumuzda ürünlerin tamamını iç pazara sattıklarını söylediler. Evlerinde yediğimiz meyvelerin tadı hakikaten çok güzeldi. Açık söyleyeyim dış pazara değil de kendi ülkesinin halkına bu kadar lezettli meyveler sattıklarına çok sevindim.

Mesela gene warmshowers’dan yolumuzun üzerindeki Zapallar şehrinde oturan Matias’a mesaj attım.

  • Gürkan ben evde yokum. Evimin anahtarı kız kardeşimde, kendisi orada kalıyor size yardımcı olacak.
  • Matias çok teşekkür ederim.

Zapallar’da bizi Matias’ın kız kardeşi Valentina karşıladı. Başımızı sokup dinlenebileceğimiz çok güzel bir ev verdiler. Bu arada bu kasaba sanırım sahil şeridinde gördüğüm en iyi evlere sahip yerdi. Yaklaşık 10 km bir sahil şeridi boyunca sanırım çok lüks evleri de burada gördük. Evlerin mimarisi biraz dikkatimi çekmişti, Almanya’da gördüğüm köy evleri tarzında mimariler vardı.

Geçmişte Şili’nin güneyine göçen halkların gene buralarda da evleri varmış. Şili yazılarımda güneyde o ıssız yerlerdeki muhteşem evlerden bahsetmiştim. Valentina ve ailesinin  kasabada esnaflık yaptığını, bu vesileyle de kasaba halkını ve gelen gidenleri iyi tanıdıklarını da öğrendik. Muhabbetin bir yerinde; “Gürkan burada gördüğün evlerin sahipleri ile güneyde gördüğün evlerin sahipleri hemen hemen aynı kişilerdir. Bir çok kişinin Patagonya da evleri olduğunu biliyoruz.”

Misafirlik konusunda şu şekilde devam etmem gerekirse; yolculuğumuz boyunca evinin anahtarını bize verenler, itfaiye istasyonlarında uyumamıza izin veren itfaiyeciler, kilisede kalmamıza izin verenler pederler, rahibeler, yoldan geçerken görüp evine davet eden vatandaşlar. Genel olarak zaten bu şekilde insanların evinde kalarak giden kişiydim. Hani iki kişi olunca da daha net görüldü belgelendi de diyebilirim. Bu noktada demek istediğim her ülkede hani kuzey insanı soğuktur, güney insanı daha sıcaktır veya tam tersi denir ya hep, bu durum tamamen uydurma salak saçma bir şey. İnanın her ülkede aynı muhabbet var. İnsan olan gönlü kalbi temiz olan, imkanı olan bizim gibileri evlerine davet eder tecrübelerini paylaşır ve bizlerin tecrübelerinden de faydalanır.

20 Mart 2018 Ojos del Salado volkanik dağında yer alan San Francisco geçidinden geçerek Şili’nin yukarıdaki maden şehri olan Copiapo’ya varmıştım. O noktaya vardığımda “Yeter bir süreliğine mola vereyim önümüzdeki aylarda Copiapo’dan devam ederim.” demiş ve Santiago’ya dönmüştüm. 1 Ekim 2018 tarihinde de Santiago’dan yola çıkıp 26 Ekim 2018’de Copiapo’ya bu sefer Elif ile varmıştım.

Copiapo şehrinde önce couchsurfing’den bizi evlerine davet eden yirmili yaşlarda iki genç arkadaş ve aileleri ile birlikte iki gün geçirdik. Ailenin büyüklerinden bölgede zeytinyağı üretildiğini, eski demir yollarının özel şirket tarafından alındığını, tadilat edilip geri açılacağını, Pinocet dönemine daha sıcak baktıklarını, aile ilişkileri ile ilgili karmaşık düzeni öğrenip, kendilerine ait olan üzüm bağlarını da gezdik.

Warmshowers’dan  Marselo bizi evinde misafir ediyordu fakat kendisi de motosikleti ile Patagonya seyahatinde olduğu için arkadaşı Alan bize evinin anahtarını vermiş ve evde kalabileceğimizi söylemişti. Bu evde kaldığımız süre içinde yolda bozulan dinamoya bağlı regülatörün tamiri ile ilgilendik. Regülatörün tamiri uzayınca bizim konaklama da uzadı. Bu arada vizemin bitim tarihi gün geçtikçe yaklaşıyor.

Bir gün sıkıntıdan evde bisikletin üzerindeki tüm malzemeleri çıkardım ve temizlik yapıp arka bagajda yaptığım düzeneği daha iyi bir hale getirmeye çalışıyordum. Bu arada takım arkadaşlarımdan Buğra mesaj attı:

  • Abi her şey yolunda mı? Birkaç gündür Copiapo’dasın.
  • Her şey yolunda Buğra merak etme regülatörle uğraşıyorum.
  • Aynı zamanda şöyle fotosunu göndereyim, arka bagajla ilgileniyorum.

Fotoğrafı Buğra’ya gönderdikten sonra sele borusunun girdiği noktada tam kelepçenin orada bir çizik fark ettim. Çizik tam bir daire çizmiş durumdaydı. Hum düşündüğüm şey mi??? Evet kadroyu çatlatmışım. Ama nasıl??

Yıllar ilerledikçe bisikletteki eşyaların hacimleri de küçüldü. Hacimler küçülünce de çantaların boyutları küçüldü ve 2015 yılında bikepacking adında bir akım ortaya çıktı. Bu akım çok güzeldi fakat o tarihlerde henüz yeteri kadar gelişmemişti. Bizim gibi uzun tur yapan insanlar için hem yemek taşıma hem de su taşıma sıkıntısı ortaya çıkarıyordu. Çanta konumlandırma alanları ve çantaların çeşitleri de artınca Bikepacking olayına geçme sürecim de başladı.. 2017 Kasım’da önce arkada yer alan sağlı sollu çantaları çıkardım, sadece bagaj ve üstündeki 20 litre bagaj kalmıştı. 2018 Ekim’de arka bagajı çıkartıp onun yerine bir sele altı çanta koymuştum. Bu sırada hala ön tarafta sağda ve solda iki çanta duruyor.

Bu yenilik sürüş performansımı çok iyi boyuta çıkardı, fakat bunla birlikte başka sorunlar ortaya çıktı. Mesela sele çantası tırmanış yaparken arkada sallanmaya başlamıştı. Çantayı yapan firma da bunu fark etmiş olmalı ki sonra ek bir bant çıkardılar.

Ben de daha farklı bir düzenek yaptım. Evinde bizi misafir eden Piero’nun atölyesinde birlikte Titanyum brooks selenin altından sağlı sollu iki çelik çubuk çıkartıp çantanın sallanmasını kesip aynı zamanda o çubuklara da çelik suluk kafesleri takarak, yol alırken su içebileceğim sulukları da oraya koydum. Her bir kafeste 1 litreye kadar su taşıyabilirim. Böylece hem çantanın sallanmasını kesmiş oldum hem de eskiden olduğu gibi hala 6 litreyi standart bir şekilde bisiklet üstünde taşıyabiliyorum. Fakat bir başka sorun daha vardı ve bunun nasıl hasar vereceğini ön görememişim.

Eskiden bisiklet sağa sola devrildiğinde üzerindeki çantalar bisikletin ana gövdeyi, kadroyu, vites takımını koruyordu . Fakat şimdi arka tarafta çantalar yok. Bisiklet düştüğünde darbeyi direkt sele alıyor. Selenin arkasına çelik çubuklar, o çubuklara da çelik suluklar takınca bütün ağırlık uzak bir noktan direk seleye oradan sele borusuna ve kadroya gidiyordu. Ee, çubuklar çelik, sele titanyum, kalın alüminyum boru, ortaya çıkan güç direkt olarak alüminyum kadroda kelepçenin takıldığı en zayıf ve en ince yere gidince orayı çatlatmış. Kırılan kısmı oradan çıkarayım derken tamamen kopardım.

Kadroyu şöyle bir inceledim. Bu kırık önemli bir kırık değil. Alüminyum kaynakçı bulur orayı kaynatır olur biter. Hatta alüminyum kaynakçıda orayı daha da güçlendirmek için aklıma da süper bir fikir geldi. Bisiklet kadrosu üzerinde bu kaynak olayı da daha önce yapmadığım bir işlem değil. Hollanda’da bir yerde kadroda bir değişiklik yapıp o değişiklik yapılan noktaya da kaynak yapılmıştı 30.000 km kullanmıştım öyle. Sonuç olarak bu kadro geliştirilmek üzere yapılmış bir kadro. Şili’de madenci şehrindeyiz! Alüminyum kaynakçının olmaması garip olur dedim. Fakat koca şehirde hakikaten alüminyum kaynakçı bulamadık. Yahu Afrika’da bile buldum alüminyum kaynak nasıl olmaz? Sonradan öğreniyoruz ki işin uzmanı olan tüm kaynakçılar bölgedeki maden işletmeleri daha iyi paralar verince madenlerde çalışmaya başlamış ve şehirde işi gücü bırakmışlar. Zor bela bir kaynakçı bulduk ve ona gittik. Baktı etti tamam yaparım dedi hatta aklımdaki fikri de söyledim ona da olur dedi. Herif kaynağa başladı 1 dakika sonra durup buna kaynak tutmuyor bu alüminyum değil dedi. ??????? Lan nasıl tutmuyor manyak mısın gücü fazla verdin dedik. Adam bir ayar yaptı tekrar kaynatmaya başladı bu sefer kaynak tuttu ama parlamadan ve kadrodaki deliğe yerleştirdiği çelik borudan tam olarak ne yaptığını da göremiyor anlamıyoruz. Aradan 5 dakika geçti suratında bir ekşime. Kadroda sele borusunun girdiği delikte yer alan çelik boruyu yerinden bir çıkarttı ki adam ilk başta kaynak makinasına fazla güç verdiğinden tutmadı dediği yeri tamamen eritmiş ve kadronun kendisine hasar verip geometrik yapısını bozmuş.. Yahu kudurmamak elde değil ama işte ne yapacaksın? Hikayenin burasını daha uzun bir şekilde anlatmayacağım. O gün canım zaten yeteri kadar sıkılmıştı, anlatıp tekrar sıkmaya gerek yok. Tamam anlaşıldı yeni kadro gerekiyor.

Eve geri döndük. Bisikleti evin içine alıp, oturduğumuz masanın karşısına koydum ve Elif ilk soruyu sordu:

  • Gürkan ne yapacağız? Kırık kadro ile yola devam etmeyi düşünmüyorsun di mi?Adam kadroyu eritti….
  • Bilmiyorum Elif şöyle bir çikolata yiyeyim bir şeyler içelim bir kendimize gelelim.

Yapacak bir şey yok. Tabi ki bu olay olmasa daha iyi olurdu. Fakat yaşadığım her aksilik tecrübe olarak geri dönüyor, bir sonraki yola başlama anı daha iyi oluyor.

  • Biliyorsun bu bisikletten 3 adet yapıldı. Birincisini 41.000 kilometrede Afrika Zambia’da değiştirmiştim. Bu kullandığımı da görünüşe göre değiştireceğiz. Bu kadro da 35.000 km yaptı. Her iki bisikletin kadrosu da park ettiğim sırada düşerek hasar aldı.
  • Peki bu bisikleti nerede değiştirmeyi düşünüyorsun? Yeni kadro nereye gelecek?
  • Şimdi görünen o ki uzun bir sele borusu ile oturma alanından sıkıntı yaşamam. Orası zor kırılır. Fakat arka freni fazla kullanmam şu dakikadan sonra tehlike arz ediyor. Yukarıda Antofagasta şehrine kadar bu bisiklet dayanmalı hatta çölün toprak kısmını da geçip beni ülkeden çıkartmalı, sonra Şili’ye geri girmeliyim. Sınırı geçemezsem durum fena, boş yere ülkeye 300 dolar ceza ödemiş olurum. 28 Kasım’a kadar sınırı geçmeliyiz.
  • Emin misin götürecek mi bisiklet?
  • Emin değilim Elif test ediyoruz. Ayrıca yeni kadro ile birlikte bu çanta düzeneğini de bir değişiklik yapmam lazım. Eskiden bisiklet düştüğünde çantaların üzerine düşer oluşan baskıyı tüm bisiklete dağıtırdı. Şimdi arkada çanta yok, öndeki çantaların olması da düştüğünde tüm gücü arkada sele ve sele borusu ve onunla birlikte borunun girdiği deliğe aktarıyor. O arka tarafa düştüğünde darbeyi emecek bir düzen yapmam iyi olacak.
  • Yani şu durumda yola devam edeceksin?
  • Evet edeceğim. Ayrıca en yakındaki büyük başkent gene Şili Santiago (1650km). Bisiklet kadrosunu Santiago’ya isteyeceğiz ve mecburen oraya dönmek zorundayız. Yakınımızda başka büyük bir başkent yok. Bolivya Lapaz’a kadroyu göndertemem. Gidip kadroyu alıp tekrar buraya gelip yola devam. Bu olay biraz zaman alacak gibi. Ülkeden ayrılamadık gitti….
  • Hahah aynen öyle Şili de takıldın kaldın.

Bu kararı vermekle iyi mi ettik kötü mü ettik bilemedim, yukarıda Atakama Çölü’nü enlemesine geçeceğimiz sırada 350 kilometrelik toprak bir alan var, sadece orası düşündürüyor. Bu bisiklet bu hali ile asfaltta gider gibi gözüküyor da arazide soru işareti var. Bu arada Copiapo’dan Antofagasta’ya kadar 600 kilometre yol var.

Resmi olarak da Atakama Çölü’nün bulunduğu alana da girmiş bulunuyoruz. Güneyden kuzeye 750 kilometre kadar asfaltta gidip sonrasında 350 kilometre batıdan doğuya toprak yolda ileleyip Arjantin’e geçeceğiz, hedef bu.

Santiago’dan başlayıp yukarı Antofagasta’ya sahil şeridinden gittiğimizde geçtiğimiz 4 büyük şehir vardı. Vina Del Mar, La Serena, Copiapo ve Antofagasta. Bu şehirlerin hepsinde şehrin bir ucundan başlayan ve öbür ucunda biten bisiklet yolları da vardı. Ayrıca ara sokaklarda da çok güzel bisiklet yolları yapılmış, hatta yapılmaya da devam ediyordu.. Özellikle Copiapo ve La Serena’daki 20 kilometrelik kesintisiz bisiklet yolları ve şehrin dışında devam eden bisiklet yolları bizi oldukça şaşırttı.

Bu arada ülkenin sahil şeridinden kuzeye giden ana yoldan başka alternatif yol maalesef yok. Arada bir aralara giren yol bir süre sonra gene bu ana yolla birleşiyor. Alternatif başka bir yol yapılmadığından bisikletçilerin bu yolda bisiklet sürmesine yetkililer izin vermiş durumda. Bisiklet kültürünün olduğu bir ülkede zaten bunun önüne geçilemezdi. Belki de Güney Amerika’da bisikletçiye en saygılı araç sürücülerini de gene bu ülkede gördüm. Hemen her şehirde donanımlı bisikletçi de bulmak mümkün.

Özellikle Copiapo’dan sonra dağların görüntüsü yer şekilleri çok hızlı bir şekilde değişiyor. Ayrıca uzun yıllardır solumadığım o kumlu havayı tekrar solumaya başlıyorum. Geceleri çadırın içi havadaki kum tanelerinden dolayı kum ile dolmaya başladı. Bak işte çölün bu mevzusunu hiç sevmiyorum. Fakat gene de çöllerde pedallamayı seviyorum.

Atakama Çölü 800 ile 1.600 metre arasında değişen bir irtifaya sahip. Ant Dağları’na doğru yaklaştıkça 3.000, 4.000 hatta 5.000 metre üzerinde yollarda pedallamak mümkün. Copiapo’dan sonra rüzgar (daha çok bir iki gün) güneyden kuzeye doğru esse de ilerleyen günlerde kuzeyden güneye doğru esmeye başladı, yani tam kafadan yemeye başladık. Sonbahar ve ilkbahar mevsimlerinde bölgede pedalladığımdan bu mevsimde rüzgarın yönünde bir değişiklik olmadığını söyleyebilirim. Hemen hemen diğer çöllerin tamamında olduğu gibi bu çölde de akşam 21:30 – 22:00 arasında rüzgar tamamen duruyor. Bazı çöllerde sabah 7-8 gibi rüzgar başlarken Atakama Çölü’nde rüzgar sabah 11.00’da kuzeyden güneye doğru tekrar esmeye başlıyor. Bu alanda rüzgarın gücü Sahra Çölü veya Gobi Çölü ile kıyasladığımda oldukça zayıf. Ant Dağları rüzgarın gücünü azaltıyor.

Kamp alanlarını Ioverlander uygulamasından işaretleyerek gelecekte bölgeden geçen bisikletçi dostlara rüzgardan etkilenmeyen kamp noktaların yerlerini göstermeyi de ihmal etmedim.

Çölün ortasında bir tır parkı veya bir şeyler satan yerler gördüğümüzde durup dinleniyoruz. Günde 60km yol aldığımızda en az iki en fazla 3 gün kadar bu noktalara ulaşamıyoruz. Atakama’nın asfalt kısmında günde 120 kilometre ortalama ile gidildiğinde mutlaka bir restorana veya tır parkına veya küçük bir köye denk geliniyor.

  • Gürkan galiba ben hiç bisikletimle bu kadar uzun süre ikmal yapmadığım bir alanda geçmedim. Issız yerlerde pedalladım ama burası biraz farklı.
  • Burası olayın asfalt kısmı bir de asfalt olmayan kısmı var orası daha iyi.. Çünkü burada sürekli kamyonlar geçiyor. Onları durdurup su isteyebiliriz.

Bir gün yola erken çıktık. Akşam Elif’in bendeki su ile yemek yaptığını unutmuşum. Bende su var sanıyordum. Öğlen 45. kilometrede durup yemek yapmaya başladım suyun az olduğunu fark ettim. Sonrasında gelen geçen kamyonlardan su istemeye başladım. Bir yandan makarnayı pişiriyorum bir yandan kamyonlardan su istiyorum. Bu sırada Elif de geldi. Ben makarna ile ilgilenirken o su  istemeye devam etti. İlk başlarda kimse durmadı. Aradan biraz zaman geçti ve kamyonlar durmaya başladı. Bizim yanımızdan geçip giden kamyonlar araçlarında bulunan telsiz sisteminden yoldaki diğer tırlara haber vermişler “İki manyağın suyu bitmiş, şu istikamette otobüs durağında duruyorlar suyunuz varsa su verin.” diye haber geçmişler. Suyu olan tırlar da durdu. Güzel bir tecrübe olmuştu.  O günden sonra Elif’in bisikletindeki standart su kapasitesini arttırdım. Elif yola çıktığımızda kadro üstünde 1.4 litre su taşırken bu tecrübemizden sonra 5.5 litreye çıkardım. Hem onun için iyi oldu hem de ben kendi hesabımı karıştırmamış olacağım.

Bisikletle günlerce su yemek taşımak kolay bir durum değil. Bisikletinde çok az yer var, neresinde yemek taşıyorsun diyen olabilir. Elif’in gözünün önünde 7 kilo yemek, 3 kilo meyve, 9 litre suyu sıkıntısız bir şekilde rahat bisikletin orasına burasına sıkıştırmadan açıkta bırakmadan düzgün bir şekilde yerleştirdikten sonra Elif:

  • Bu bisiklet o kadar yemeği suyu nasıl alıyor hala anlamış değilim, kara delik var gibi.

Copiapo’dan çıktıktan sonra deniz kıyısında ilk geçilecek şehir Caldera. Caldera Google Earth’den bakıldığında Paskalya adasının tam karşısında olan ada. Hatta adanın en yakın kara parçasına uzaklığı 3.700 kilometredir. Fakat bölgenin ada ile bir ilgisi yok. Caldera yakınlarında yağmur ve erozyon sonucunda kayalardan oluşan ve hayvan figürlerine benzetilen bir alanı Taştan Hayvanat Bahçesi adı altında milli park olarak çevrelemişler.

 

5 numaralı Panamerikan yolunda ilerlerken İngilizlere ait bazı bina kalıntılarına da denk geldik. 1800-1950 yılları bölgede İngiltere ciddi madencilik çalışmaları yapmış. Onların kurduğu sonrasında terk ettiği madenler. Gerçi günümüzde işletilen madenlerin ticari ilişkilerde ucunun nereye çıktığı belli.

Bu eski yerleşkenin 50 km ilerisinde 1850-1940 yılları arasında bölgedeki madenlerde çalışmış kişilerin mezarları var. Özellikle küçük demir kafeslerle çevrilmiş mezarlıkların sayısı dikkatimi çekti. Bu mezarlıklar çocuk mezarlarıydı. Tarihlerin okunduğu mezarlara baktığımda bu mezarlıkta yatan insanların yaşamlarının kısa olduğunu görüyorum. Bu durumda madencilerin oldukça zor koşullarda çalıştıkları kesin. İnternetten bölgede neler çıkarıldığına ve bu insanlarn neden genç yaşta ölebileceklerine baktım. Bölgedeki madenin temizlenmesinde sülfür ve nitrat kullandıklarını öğrendiğimde durum az çok anlaşıldı. Günümüzde dahi madencilerin hayatlarını hiçe sayan kurumlar olduğunu göz önünde bulundurunca o yıllarda iş güvenliği konusunda bir çalışmada olmadığı kesin. Haliyle bu kimyasallarla temasta olan insanların evlerine gidip aileleri ile vakit geçirmeleri çocuklarını da etkilemiş olmalı ki bu mezarlıkta çocuk mezarları da oldukça fazlaydı.

Çölün ortasında yer alan bu mezara drone ile  yukarıdan bakmaya başladım. Bir noktada  tüm çöl o hiçlik ve mezarlar aynı karede gözüküyordu. Günümüzde en yakın yerleşim yeri 200 km uzaktaydı. Oturdum bisikletin yanına seyrettim bir süre o manzarayı.

O anda son sekiz senedir “Gürkan hiç kendine şu soruyu sordun mu” ile başlayan saçma sorular aklıma geldi. Ne sorarsam sorayım ne yaparsam yapayım gideceğim yer belli. Kim nereden biliyor  belki de burada yatan adamlardan biri bu madencilerin işlerini kolaylaştıracak bir mekanik yapmış,  belki de başka şeylere vesile olmuştur. Ama işte burada unutulmuş gitmiş. Dünya veya insanlık tarihini değiştirecek girişimler yapmayan insanların hepsi unutulup gidecek ki bu değişimleri yapanların çoğu da unutulmadı mı? Bugün yaptıklarımla varım sorası hikaye. Ha belki o tarihe geçecek kişilerden birine bu seyahat ilham verir kim bilir…

Atofagasta’ya varmadan önce yolun sağında gene görmeye değer güzel bir anıt vardı. Çöl kumlarının içinde çıkmış bir el.. Mono del Desierto. Anıt 11 metre boyunda kumdan yapılmış gibi gözükse de demir ve çimentodan Şilili Heykeltraş Mario Irarrazabal Covarrubias tarafından 1992’de Atakama Çölü’ne yapılmış.

İnsanlığın acısını ve üzüntüsünü sembolize ediyormuş. Bilemedim ama ben o anıtı gördüğümde o insanlığın acısından daha çok dünyanın eli kolu olsaydı tam da bu pozisyonda olur diye düşündüm. Bölge madenler sayesinde delik deşik edilmiş durumda. Doğanın her geçen gün daha da içine eden zaten insanlık değil mi? Doğa ile girilen mücadele kaybeden zaten hep insan olmuyor mu?

Bu elin orda duruyor olması bana en kötü zamanda bile bir umut olabileceğini hissettirdi. İster insanlık için olsun isterse dünya, doğa için. “Ben buradayım, gel bir el ver, yardım et birlikte devam edelim.”

Bu konuda yıllardır elimden geleni yaptığım için de mutluyum. İçimde de en ufak bir sıkıntı yok neler yaptığımı bilmek bana yetiyor, bundan da keyif alıyorum. Gerisi boş.

Antofagasta’ya varmadan önce bisikleti test etmek için gene bir toprak alana girdik 30 km kadar ve şehre vardığımızda çöl geçişine hazırlanacağız dedik. Bu sefer ucuzundan bir hostel bulduk. Çünkü bisikletle iyi bir şekilde ilgilenmem gerekiyordu. O 350 km toprak alanı geçebilecek durumda mı geçemeyecek durumda mı? Çantaları sökmeye başlamamla selenin oynaması bir oldu. Ayrıca kadrodaki boruda da hafif bir boşluk olmuş. Arka freni sıktıkça arka üçgenlerden açılma olmuş gibi duruyor. Anlaşıldı buraya kadarmış. Santiago’ya geri dönüyoruz. Daha fazla riske girmeye gerek yok, yeni bisiklet geldiğinde Antofagasta’ya geri dönüp yola devam. Bütün sistemi bu noktada kapatıyorum. Bisiklet kaç günde Türkiye’de toparlanır ve ne olur belli değil. Bu bisiklet kadrosunu da olduğu gibi 35.000km sonunda Atılım Üniversite’ne gönderiyorum. Bisiklet hem orada sergilenir hem de üzerindeki bazı parçalarda mühendis arkadaşlar inceleme yapar ve belki de daha iyi şeyler ortaya çıkartabilirler. (Örnek: Dünyanın en iyi bisiklet dinamosu bu bisikletin üstünde)

Elif ile olan yolculuğumda buraya kadarmış demiyorum bisiklet geldiğinde tekrar devam. Güngörler bisiklette son bir kadro kalmıştı artık o kadro ile yola devam. Almanya’dan arkadaşım Oğuz yeni parçaları toparladı gönderiyor, Kron ve Güngörler Bisiklette bisikleti hazırlayıp yollayacaklar.

Antofagasta’da sadece bir gün kaldık çünkü 28 Kasım’da vizem bittiğinden biraz acele etmeliydim.   Şili’de ülkeden çıkmadan bir kereye mahsus 90 gün turist vizesini uzatmak için hakkım var. Sistemleri randevu usulü çalışıyor. Sistemlerinden randevu aldık fakat en erken 29 Kasım’a verdi. Gittik konuştuk olmadı. Çarşamba günü tekrar şansımı deneyeceğim. İstenilen evraklarla birlikte 100$ istiyorlar.. Bunun yanında otobüse binip en yakın Arjantin şehrine gitmek ve geri dönmek 70$ veya uçakla gitmekte 120$. Diğer iki seçenekte otostopla veya bir arkadaşınızın arabası ile gidip geri dönmek ama bir gününüzü o tarafta geçirmek gerekiyor. 21 Kasım’da belli olur ne yapacağım.

Geldiğimiz gün elçilikten Recep mesaj attı Gürkan gel burada tanışmanı isteğim biri var diye. Gittim elçiliğe, genç bir arkadaş adı Önay Köse. Ankaralı, Odtü Metalurji mezunu. Üniversiteyi kazanmadan önce müzikle ilgileniyormuş. Okulu kazanınca aileden herkes bırak müzik işini de git oku güzel güzel demişler. Bu da bir şartla okurum demiş “Bana özel şan dersi eğitimi sağlayacaksınız o zaman okurum.” Üniversiteyi bitirdikten sonra hayallerinden vazgeçmemiş. Amerika’ya müzik eğitimi için burs başvurusunda bulunmuş ve tam burs almış. Yahu benim sesim hakikaten o kadar iyi mi deyip gitmiş Türkiye’de bir yarışmaya girmiş onda da ikinci olunca Amerika’ya okumaya gitmiş. Sonrasında Viyana operasında ve şu anda da Berlin operasında tam zamanlı çalışıyor Önay. Biz onun hikayesine “helal olsun lan sana” diyoruz, o bizimkini dinleyip abi siz manyaksınız deyip duruyor. Santiago Operasında “Norma” oyununa bizi davet etti sağ olsun.

  • Elif akşam program yapma operaya gidiyoruz.
  • Ne Operası Gürkan?
  • Sen program yapma yahu.

4 saat  süren oyunda inanılmaz bir performans sergiledi. Oyunun sonunda “HELAALL LAAN YÜRÜ BE ÖNAY” diye bağrıyorduk, dakikalarca alkışladık.

  • Önay seni Türkiye’de bilen eden yok mu kardeşim?
  • Yok abi ben Berlin operasında çalışıyorum. Amerika kıtasından Avrupa’dan çağırıyorlar gidiyorum her yere.
  • Bu oyunu kaç defa oynadın sen?
  • İlk defa oynadım.
  • Ciddi misin?
  • Evet abi.

Önay Köse bu adı aklımın bir köşesine yazdım. Dünya küçük, bir gün bir yerde tekrar karşılaşırız ve umarım bir gün seni Türkiye’de yapılacak olan yeni opera salonlarından bir tanesinde seyretme şansım olur. Seni tanıdığıma çok mutlu oldum.

Bir gün çöldeyiz, öbür gün operada veya enerjiyi atmak için bir yerlere tırmanıyorum. Bu şehre dönerken vardır illaki bir sebebi deyip üzülmeyip tekrar Santiago’nun yolunu tuttum. En güzeli de wifi bağlantım olduğu için ailemle rahat görüşebilmem ve babam ile sohbet edebilmem oldu..

Bu serüvenin bu hızda olması gerekiyordu, bu serüvende o bisikletin düşmesi ve borunun çatlaması gerekiyordu. Bu serüvende o kaynakçının o boruyu eritmesi gerekiyordu. Bu serüvende tekrar Santiago’ya dönmem gerekiyordu. Yoksa çöle girmiş Bolivya yolunda ilerliyor olurdum ve kimse bana ulaşamazdı. Babamla sohbet edemezdim… Böyle yazılmış…

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!