Seyahat hayatımda yaşadığım en komik olaylardan biri; “Hostel de biri donlarımı çaldı”.

Gürkan Genç tarafından 5 ay önce yayımlandı
32 dakikada okuyabilirsiniz

Sanırım Uyuni’ye gelip hiç bir aktiviteye katılmayan nadir gezginlerden biriyimdir. İlk iki gün zaten kaldığım hostelin odasından çıkmadım. Sonrasında şehir merkezinde bir iki ara sokaktan öteye de gitmedim. Dünyanın en büyük tuz gölü de yağmur sezonunda olduğundan bisikletle geçmek istemedim. Zaten o muazzam büyük beyazlık bisikletle gitmek istediğim yönün tersinde kalıyordu. Potosi gibi önemli bir şehir, bulunduğum noktanın doğusunda dururken tuz gölünün yanından kuzeye çıkmak benim için garip olur. Potosi yıllardır merak ettiğim, görmeyi istediğim bir şehirdi. Bu yüzden Uyuni şehrinde pek bir şey yaptığımı söyleyemem. Odamda dinlendim, sokaklarda dolanıp şehir halkını boş boş izledim. Restoranlarda oturup geceleri kaybettiğim kalorileri geri almak için bol bol karışık pizzalar, etler yedim.

Şehre geldiğimde ilk yaptığım şey Bir Bolivya gsm hattı almak oldu. Diğer Güney Amerika ülkelerinde olduğu gibi Uyuni şehrinde de öyle ortalıkta satılmıyordu gsm hatları. Entel firmasında uzun bir kuyruk sırasından sonra telefon hattını almıştım. İnternet açıldı, bir dolu mesaj vardı. Ama gözler bir mesajı aradı. Babamın mesajını! 10 gündür internetim yoktu. Mutlaka bir iki mesaj atardı bulunduğum coğrafya ile ilgili, “Lan o dağın tepesine ne bok yemeye bisikletle çıkıyorsun?” derdi. Yoktu işte. Öyle uzun uzun, boş boş mesajlara baktım sonra hiç bir mesajı okumadan telefonu cebime koyup kaldığım hostelin odasına gidip uyudum. Alışmam gerekiyor, O’ndan mesaj gelmeyecek. Zoruma gidiyor be, yıllardır aklımın ucundan geçmeyen sorular bir bir aklımdan geçiyor. Alışacağım..

Bu ara yol harbiden bedenimi yordu. Uzun zamandır bu kadar zorlanmamıştım. Kolay bir yol değildi. Bir kişi nasıl bir yere çıktığımı, nasıl bir yolda çıktığımı fark etmiş. Kendisi de benim gibi normal olmadığından onun fark etmesi gayet doğaldı. Facebook sayfasında benimle ilgili paylaşımını görünce gülümsedim. “Lan Gürkan’ın nasıl bir irtifaya bisiklet sürdüğüne dikkat ettiniz mi, adam 5.700’e tırmanıyor.” (Enes Şensoy- Canavar Keşifte)

Uyuni’de kaldığım günler içinde bir kere berbere gittim. Yabancı olduğum için 1 dolar fazladan aldılar. Şaşırmadım ve duruma da bozulmadım. Bunun dışında her ülkede olduğu gibi gece sokakta mangal başında yemek süperdi. Eti güzel bir yere de denk geldim, hiç acımadım 500 gr koca bir eti götürdüm. Şili’den çıktıktan sonra bu ülke öyle ucuz geliyor ki inanılır gibi değil. Hakikaten marketten alışveriş yapıp yemek hazırlamak ile dışarda yemek yemenin arasında kırsalda hiçbir fark yok, hatta market alışverişi biraz daha pahalıya geliyor diyebilirim. Bu arada şehirde o kadar çok Çinli ve Koreli gezgin gördüm ki şaşırdım. Mesela bu iki ülkenin sosyal medyasında görsellik diğer ülkelere nazaran 1 tık daha önemli. Tuz gölünde çekilecek bir fotoğraf onlar için büyük şölen ülkelerinde. Önümüzdeki günlerde gittiğim şehirlerin hiç birinde ne Çinli ne de Koreli turist gördüm. Zevkler ve renkler işte, herkesin gezi programı anlayışı farklı.

Uyuni’de dinlendikten sonra yola çıktım. Açık söylemem gerekirse ülkede asfalt yol beklemiyordum. Uyuni – Potosi arasındaki yolu toprak beklerken yeni atılmış, çok az aracın geçtiği muhteşem asfalt bir yolla karşılaştım. O dakikadan sonra benden çıkan söz:

  • Asfaltta istediğin kadar tırmandır, hiç sıkıntı değil

Bolivya’nın güney batısında kalbim ağzımda bitirdim yolu. Sonrasında Potosi’ye kadar iki şeritli çok temiz, geniş emniyet şeritli bir yol yapmışlar. Uyuni’den çıktıktan sonra Potosi yolundan Sucre’ye kadar 5 günde pedallanabilir. Bu mesafeyi de 360 kilometrede toplamda 5.050 metre tırmanarak bitirmek mümkün. Uyuni ve Potosi arasındaki yol hakikaten efsane. Bir noktadan sonra her virajı döndüğümde “Acaba şimdi karşıma nasıl bir manzara çıkacak çok merak ediyorum.” demeye başladım. Bu alandaki karayolu işaretlendirmelerini de çok sevdim. Sağda veya soldaki yer şekilleri hakkında ufakta olsa bilgi veriyorlar. Vadi arasında küçük bir kasabaya girdiğimde havanın kararmasına da pek bir şey kalmamıştı. Kasabada belki itfaiye vardır diye düşündüm fakat göremedim. İtfaiyeyi ararken hastaneye denk geldim.

Hiç hasta yoktu, görevli beni görünce kapıya geldi. Olduğu kadar İspanyolcamla doktorla görüşmek istediğimi söyledim. Doktorun adı Maria:

  • Merhaba, eğer mümkünse bir gece hastanenin bahçesinde kalabilir miyim? Sabah kimseler gelmeden yola çıkmış olurum.
  • Tabi ki hiçbir sakıncası yok kalabilirsin. Adım Maria köyün doktoruyum. Sağlığının yerinde olduğunu düşünüyorum ama yardımcı olabileceğim bir konu varsa sö
  • Yok çok teşekkür ederim. Aslında var, bir kalbimi dinler misiniz sıkıntı var mı diye?

Kalbim dinlendikten sonra bir de tartıya çıktım, 85 kiloyum. İyi ya süper her şey olması gerektiği gibiymiş sıkıntı yok. Peru’nun başkentinde veya Ekvador’da tam teşekküllü bir sağlık kontrolünden geçmenin zamanı da geldi. Geceyi orada geçirdikten sonra güne muhteşem bir tırmanışla başladım. Gene manzaralar çok güzeldi. Yahu şurada bir drone ile çekim yapayım dedim. Cihazı açtım fakat bir gariplik var. İşlemciyi soğutan fan açılışta dönmedi. O dönmeyince de çok çabuk ısınan işlemci için kumandadan “Cihaz şu anda soğutma yapmıyor sistemi kapatıyorum” mesajını verdi. Böylelikle yeni sorunum ortaya çıkmış oldu. Dron uçmiyiiiiiii daaaaaaaaaa! O kadar tozun toprağın içinde uçunca normal.

Potosi şehrine yaklaştıkça arka arkaya inişler çıkışlar arttı. Şehrin girişinden önceki çıkışta durup bir şeyler atıştırdım. Şehri görüyorsun ama varamıyorsun bir türlü haha. Sadece şehrin içinde 280 metre tırmandım ki bir noktaya beton yol olmasına rağmen o pedalı çeviremedim. Eğim %32 gösteriyordu. O ne lan? Öyle bir eğim mi var? Bisikleti yukarı bırak diklemesine, zikzaklar çizerek bile o kadar zor itekledim ki off. Hakikaten anlatıldığı kadar varmış bu şehrin dar sokaklarının dikliği.

Potosi’nin merkezi dışında şehrin kalanında hakikaten hiç bir şey yok. Şehrin merkezinden güney kuzeybatı doğu istikametlerine beşer sokak göze oldukça hoş gözüküyor. Bu alanlar zaten koloni döneminde yapılmış. Galeo’nun anılarında anlattığı kadarı ile geçmişte şehir merkezi Avrupa’nın bir çok şehrinden daha güzelmiş. Gümüş madenin tepesinden eski şehir çok rahat gözüküyor.

Nerede kalayım edeyim derken uygulamalardan en fazla beğenilen Potosi Casa Blanca Hostel’ini buldum. Baktım ki bir iki bisikletli de orada kalmış, tamamdır burada kalayım. Hakikaten hostelin bulunduğu sokak çok güzeldi. Hostelin kendisi de çok güzeldi, her şeyi olması gerektiği gibi yerli yerinde yapmışlar. Geldiğimin ilk günü hemen maden turuna katılacak mısın diye sordular. Zaten bu şehre gelmemin bir numaralı sebebi o gümüş madeni.

Sabah erkenden hosteldeki tayfa ile lobide buluştuk. Bizi madene götürecek rehber de geldi ve hep birlikte önce maden gezisinin ödemesini yapacağımız dükkana gittik. Tam bu sırada o daracık sokaktan aşağı bir tane dolmuş iniyor. Bu arada Bolivya’da şehirlerde kullanılan dolmuşların büyük bir çoğunluğu Çin’den buraya gönderilmiş. Hepsi ikinci el. Araçların üzerindeki Çince yazılar hala okunuyor. Bu daracık sokağa giren dolmuşun ön tekerlerinin her iki yanında iki polis tekerlekleri tekmeliyor. Araç aşağı doğru yavaş yavaş inerken sağa yanaşırsa biri sola doğru gitmesi için tekere vuruyor, sola yanaşırsa da öbürü diğer taraftan vuruyor. Direksiyon mili kırılmış. Aboo umarım yakınlarda bir yerde tamirci vardır yoksa şehrin aşağısına kadar böyle ineceklerse sabaha varırlar. Lan ister misin bize de aynı model servis gelsin.

Paramızı verdik servise doğru gidiyoruz ve tabi ki o külüstürlerden birini de bize vermişler. Bu külüstürle önce madende gezmemiz için bize verilecek olan kıyafetleri, ayakkabıları ve kaskları almaya gittik. Giyindik kuşandık sonrada gümüş madenin zirvesine doğru çıkmaya başladık. Şehrin yerleşke alanından çıktıktan sonra madencilerin kaldığı veya maden şirketlerinin bulunduğu alana geldik. Burası da hemen hemen şehir merkezi kadar büyük bir alan. Araç yukarı doğru çıkıyor eyvallah da, ulan yokuş aşağı inmesi bu araçla sakat arkadaş, kara kara inişi düşünmeye başladım. Zaten yokuşu çıkarken motor öldü bitti. Bisikletten inip başka araca binmeyi hakikaten sevmiyorum. Laf olsun diye de söylemiyorum. Araba olsun otobüs olsun çok rahatsız ediyor. Bisiklet en güzeli.

Şöyle bir madenin girişinden şehre baktıktan sonra madene gireceğimiz alana geldik. Bir tane delik, ağzına da merdiven koymuşlar aşağı doğru iniyor. Daha geniş bir yer bekliyordum. Madene girmeden önce bizim rehber %80 alkol içeren küçük şişesindeki içkiden bir fırt çekti sonra da girişe biraz döktü ve duasını etti, içeri girdi. Tamam bize artık hiçbir halt olmaz, kutsandık. Lan %80 alkolle içeri girmek nasıl bir kafa arkadaş?

Bu maden yukarıda da dediğim gibi önemli bir maden. 1550-1600 yılları arasında dünyada çıkarılan gümüşün %70’inin bu madenden çıktığı tahmin ediliyor. Tabi ki de çıkan maden Güney Amerika kıtasında şu anki Bolivya sınırları içinde kalmadı.

O yıllarda Avrupa’ya götürülerek günümüz endüstri çağının, buhar teknolojisinin, makina devrimi buradan giden zenginlikle kısmen sağlanmış desem yalan olmaz. Dönemin seyyahları Potosi şehrinin zenginliğinden bahsederken birçok seyyahın başvurduğu durumu yani biraz abartma olayını veya içine biraz fantastik görseller katma durumunu ve abartılı tasvirleri sevmişler (günümüzde de çok sık yapılır) . Şehrin nüfusunun o dönemlerde Madrid, Paris, Londra’dan fazla olduğunu yazılmış fakat hem günümüzdeki yerleşme bölgesine bakarak, hem de 300 yıl önceki yerleşme bölgesini de yukarıdan görerek bunun imkansız olduğunu bölgeye giden bir çok kişi söyleyebilir. Madenlerde yüz yıl kadar yerli halk köle olarak kullanılmış fakat gelişen maden çıkarma teknikleri ile civanın ve diğer kimyasalların kullanılması insanların çok hızlı ölmesine sebep olmuş. İş gücünün düşmemesi için de İspanya Afrika’da bulunan sömürgelerinden bölgeye köle göndermeye başlamış. Hatta bir süre sonra hayvanların yaptığı tüm işleri de Afrikalı insanlara yaptırmaya başlamışlar. Sonuç sadece bu madende 400 senede 80 milyon insanın öldüğü tahmin ediliyor. Resmi bir veri yok ortada, bu madencilerin tahmini. Madenden içeriye girdikten sonra bizi gezdiren rehbere soruyorum:

  • Şimdi biz böyle derinlere doğru gidiyoruz da, bu maden ile ilgili elinizde bir harita var mı?
  • Hayır yok.
  • Ee peki içerde bu yollar başka yollarla birleşmiyor mu labirent gibi?
  • Birleşiyor.
  • Bu madenin kaç girişi var?
  • Şu anda 400 girişi var.
  • 400 mü?
  • Ve elinizde harita yok.
  • Evet yok.

Gittiğim grupla girdiğim maden deliği 4.300 metrede. Dağın içinde derinliklerine doğru gidiyoruz zaten nefes almak bu irtifalarda alışık olmayan bünye için kolay değil. Ee bir de yerin altına girip madenin içinde tozun toprağın arasında nefes almak hiç kolay değil. Grupta yer alan iki kız ve bir erkek belli aralıklarla fenalaşıp turu bitiremeden dışarı çıkmak zorunda kaldılar. Hatta kızlardan biri oturup ağlamaya başladı. Ben grubun en arkasından gidiyorum, arkada kimse yok ben sonum deyip arkayı kolaçan ediyordum. Bir ara tünelde diğerlerinin ışığını kaybettikten sonra kendi ışığımı da bir süre kapattım. 30 saniye kadar o pozisyonda durdum. Çocukluğumda da karanlıktan korkmazdım burada da karanlığın içinde kalmak korkutmamıştı fakat böyle bir yerde karanlıkta saatlerce günlerce haftalarca kalmak, işte bu tarif edilemez. Böyle bir riskin olduğunu bile bile bu madenlere girmek, ölümle her an burun buruna olmak.. Her yıl ülkemizde ve dünyada onlarca kişi maden göçüklerinde hayatlarını kaybediyor. Onlar evlerine aş götürmenin derdindeyken maden sahipleri, özel sektör veya devlet çıkan hammadde ile üretilen ürünler sayesinde işin kaymağını yiyor. Bu yazıyı yazarken “Yahu hangi sektörde emek veren hak ettiğini kazanıyor hak ettiği yaşamı yaşıyor acaba..” diye kendime sordum ve cevabını vermeyeceğim bir soru.

Hostelde 10 kişilik odada kalıyorum. 8 kadın 2 erkekli bir oda. Kadınların sayısı böyle odalarda fazla olduğunda kısmen daha rahat uyuyorum çünkü horlayan veya sesli osuran kişi sayısı 1 en fazla 2 kişi oluyor veya hiç ses çıkmıyor. Yıllar geçtikçe de oda daki en yaşlı gezgin ben olmaya başladım. Kayıt yapılırken yaş hanelerine yazılan yaşları görüyorum. O anlar hep aklım Özbekistan Buhara’da kaldığım ilk hostele gidiyor. Zaman çabuk geçti. Bu arada hostelde kaldığım süre zarfında hostele gelen gezginlerin %80 kadarı kadın gezginlerdi. Kadın gezginlerin sayısı yıllar ilerledikçe fark edilir şekilde artmaya başladı. Dünyanın geleceği için umut verici bir durum.

Şili San Pedro Atakama’dan beri kıyafetler elde yıkanıp duruyor. Hazır burada durmuşken kuru temizlemede yıkattırayım dedim. Kıyafetlerimin ağırlığı 2 kilo kadar, iki parça halinde yetkili kişiye verdim. Akşama gel al dediler. Akşam gittim kapalıydılar ertesi gün sabah gittim kapalıydılar. Akşamına açtılar. Kıyafetlerimin yarısı yok. Ortalık karman çorman yahu benim kıyafetler nasıl bulunacak ki bu kargaşada. Kadın tek tek hepsini buldu. Bütün kıyafetlerin etiket kısmına mor bir iplik geçirilmiş. Anlaşıldı bundan sonra da elde yıkamaya devam. Elimizdeki kıyafetlerden de olmayalım.

 

Ertesi gün yola çıktığımda şehrin dışında demir kaynakçısı buldum. Uyuni’ye doğru ilerlerken bisikletin ayaklığı çatlamıştı. Önce ayaklığı çıkartıp attım, onunla birlikte onun için taşıdığım anahtarı da attım 1.5 kg gibi bir ağırlıktan kurtulmuştum. Fakat sonrasında o ayaklık aslında benim çok işimi görüyor deyip bisiklete geri takmıştım. Fakat yoldaki titreşimden dolayı çatlayan yer kopup bir yerde düşünce de oraya yenisini kaynatmam gerekti. Potosi çıkışında bulduğum kaynakçıya ayaklığı gösterdiğimde parçası nerede diyor. Haha dedim yok biz yapacağız. Dükkanda bulduğum diğer tarafla aynı kalınlıkta olan beton çubuğunu diğer ayak gibi şekillendirmesini sonra da kaynatmasını söyledim. Bu ayaklığı 2013 yılında Belçika’dan geçerken almıştım 2015 yılında Cezayir’de iç tarafına ufak plakalar yerleştirip güçlendirmiştim. 2017 yılında Tanzanya’da yukarı bağlantı noktasına ve ayak uçlarına ek yapıp daha stabil durmasını sağlamıştım, 2019 yılında da ayaklardan birini beton demirinden yapıp yoluma devam ettim hahaha. Bakalım nereye kadar dayanacak.

Potosi Sucre arasındaki yolda uzun zamandır ilk defa yağmurda pedalladım. Yağmurda pedallamaktan yana hiç sıkıntım olmamıştı fakat ilk defa bu kadar fazla gök gürültüsü ve şimşek çaktığını görüyordum. Bu şimşeklerden biri de yolda ilerlerken 100-150 metre önüme düşüp ve inanılmaz bir sesle gümbürdeyince yemin ediyorum bisikletin üstünde hopladım. Olayı görmeme ve o andan sonra ses geleceğini bilmeme rağmen hopladım. Dedim “Aha gök yarıldı, bir şey düşecek aşağıya kesin. Yok böyle bir şey, böyle bir deneyim!” O şimşeği de görünce zaten bir an önce üstü kapalı bir yer bulmam gerektiğini anladım. Sağ olsun yol üstünde bir köylüye garajında kalabilir miyim diye sordum, inşaat halindeki evlerinin ikinci katında bana yer verdiler de yağmur altında çadır kurmaktan kurtuldum.

Potosi’den 4.100 metreden Sucre şehrine 2.780 metreye inmene rağmen gene de bu şehre varmadan önce ve şehir merkezine ulaşmak için tırmanış yapıyorum. Bu ülkede böyle son 5 kilometreler hep tırmanış yani köye kasabaya şehre girmeden önce veya girdikten sonra mutlaka bir tırmanış yaptıracak son dakika golü olarak, kurtuluşum yok. Sucre’de de Potosi’de kaldığım Casa Blanca Hosteli’nin şubesinde kalıyorum. Hem yeri hem de 10 kişilik oda fiyatları oldukça iyidi. Ayrıca Sucre şehrine de hayran kaldım, merkezi hakikaten çok güzel. Sokaklar arasında gezmek hakikaten çok keyifliydi.

Bir konuda şehir hoşuma gitmedi; o kadar çok başıboş köpek var ki ve bu köpekler kaldırımlara sıçıyor kimse de temizlemiyor. Yağmur yağana kadar her yer bok içinde kalıyor. Sokaklarda yürürken hakikaten bastığım yere ayrıca dikkat etmem gerekiyordu. Bolivya şimdiye kadar gördüğüm sahipsiz köpek sayısının en fazla olduğu ülke sanırım. Sadece şehirlerde değil köylerde kasabalarda bile köpeklerin sayısı oldukça fazla. Bir şehirde veya köyde bulunan köpek sayısının fazlalığı bölgede evcilleştirilemeyen canlıların yaşadığı doğal yaşam alanlarında ciddi tahribatlara yol açıyor. Bu kadar hayvan yemek bulmak için halkanın öbür tarafındaki canlıların alanına giriyorlar ve çoğunlukla onların aç kalmasına sebep oluyor. Şili’de 15-20 köpeğin bir puma’nın avını elinden alması ve pumayı korkutmalarını da duruma örnek olarak verebilirim. Tabi ki bu düzenin bozulmasının sebebi her zaman olduğu gibi insan.

Kaldığım hostelde herkes İspanyolca dersi için okula gidiyor. Haliyle okul fiyatlarını da araştırdım. 10 kişilik grup derslere 50 Bolivyano yani 7$ gibi bir para alınıyordu. Güney Amerika’da gezen Türk arkadaşlarla whatsapp üzerinden bir grup kurmuştum bu gruba konuyu danışınca bir kaç arkadaşımızın şehirde Carla’dan 30 Bolivyanoya yani saati 4$’a özel ders aldığını öğrendim, artık bu fiyata normalde ders vermiyormuş ama sağolsun hem bisikletle dünyayı gezmem hem de arkadaşlık ilişkilerinden dolayı böyle bir indirim yaptı. Bu arada bizim arkadaşların hepsi hemen hemen 1 ay veya 3 aylık dersler almışlar. En güzeli 3 aylık ders almak olacaktı ama işte olmadı, artık başka bir ülkede. Benim ne o kadar vizem, ne param, ne de vaktim var. 12 günde iki saatten toplamda 24 saatlik ders aldım ve 96$ ödedim. Bu sürede ve zaman aralığında olduğu kadar da İspanyolcam biraz daha ilerledi.

Zamanım neden yok? Çadırda yere serdiğim thermarest marka şişme matım bozuldu. Ömür boyu garantisi olan bu markanın Amerika’daki merkezine mesaj attım. Onlar da yenisini bana en yakın olan Şili’nin Santiago şehrine yolladılar. Yeni gönderilen ve en son model olan ürünü Santiago’daki firma bana kargolamadı. İlla ki gelip ıslak imzanızı atıp eski ürünü verip yenisini öyle alacaksınız dediler, delirdim ama yapacak bir şey yoktu gidip ürünü almam gerekiyordu. Bu yüzdende Bolivya Sucre’de en az 1 ay veya 2 ay almak istediğim İspanyolca eğitimini sadece 12 gün alabilip yoluma devam ettim.

İspanyolca eğitim alırken arada bir ders esnasında gazeteleri de okumaya çalışıyordum ve iş ilanlarında erkeklerin ve kadınların escortluk servisi verdiği iş ilanlarını gördüm. Daha önce bir ülkenin en çok satan gazetesinde iş ilanları bölümünde erkeklerin ve kadınların seks ve escortluk hizmetleri verdikleri iş ilanlarını hiç görmemiştim. Carla’ya ilk defa böyle iş ilanları gördüğümü söylediğimde “Ah buralarda çok normaldir Gürkan. İnsanlar okul eğitimlerini tamamlayabilmek için sıklıkla bu yollara başvururlar.” dedi. Bu duruma çok üzüldüm. Bir iki Türkçe küfür ettim, Carla da manasız manasız suratıma baktı.

Carla ile halklarımız hakkında sohbet ettiğimizde Bolivya kırsalında da evlilik yapıldığında kızların babalarının evlendiklerinde kocalarına yüklüce bir para verdiğini öğrendim. “Ben kızımı bu yaşına kadar iyi bir şekilde büyüttüm yetiştirdim iyi baktım sen de aynı şekilde korumaya kollamaya devam et.” diyerekten baba kızının kocasına elindeki imkanları sunarmış. Bir de kadınların pilavı iyi yapması beklenirmiş. O pilav iyi olmadı mı da “Kızım seni kimse almayacak bu nasıl pilav” dediği de olurmuş. Konuştukça aklımdan bir bir gördüğüm toplumlardaki benzerlikler gözümün önünden geçip gitti.

Bir gün dersten sonra hostele döndüm duş alacağım. Havlumu sabunumu aldım temiz olan yıkadığım iç çamaşırından birini çıkartayım dedim. Gerçi yatağımın yanındaki çantanın üzerinde duruyordu yıkanmış iç çamaşırları fakat üç iç çamaşırımda orada yoktu. Sağa bakıyorum sola bakıyorum diğer çantaların içine bakıyorum hakikaten de iç çamaşırlarım yok. Eminim oraya koyduğuma, biraz daha bakındıktan sonra donlarımın çalındığı anlaşıldı. Bir tek götümdeki donla kaldım iyi mi? Kendi kendime:

  • Lan biri donlarımı çalmış olacak iş değil!

diye konuşurken aynı zamanda da gülüyorum. 9 senedir geziyorum, hayatımda ilk defa böyle bir durum başıma geldi. Bazı hostellerde kadın iç çamaşırlarının çalındığını duymuştum ama erkeğin donunun çalındığını ilk defa duyuyorum arkadaş. Lan ne bok yemeye don çalarsın arkadaş. Hadi çalmaya niyet ettin. Ünü birden niye aldın. Senin fantazine…. Resepsiyona gülerek inince Roberto soruyor:

  • Ne oldu niye gülüyorsun?
  • Ya Roberto ilginç bir hırsızlık vakası var.
  • Nasıl? Kim neyini çalmış? Nasıl olur ama kilitli dolabın vardı, elektronik eşyaları oraya koymuyor muydun?
  • Elektronik eşyalarımı değil. Donlarımı çalmışlar.
  • Nasıl yani?
  • Ya yıkanmış temiz donlarım çalınmış….

İkimiz birlikte gülmeye devam ediyoruz. Don niye çalınır ki? Neyse hostelce güldükten sonra başkent Sucre’de nerede erkek iç çamaşırı dükkanı var diye sordum, yok dedi. Hakikaten Bolivya’nın başkenti Sucre şehrinde erkek iç çamaşırı satan bir dükkan yok. Erkekler iç çamaşırlarını pazardan alıyorlarmış. Pazardaki donlara baktım hepsi polyester. Sonraki bir İspanyolca dersimde öğretmenim Carla’ya sordum:

  • Koca başkentte erkek iç çamaşırı satan bir dükkan yok mu?
  • Yok Gürkan pazardan alabilirsin.
  • Eee hepsi polyester ve çok kötü. Bütün şehri de gezdim hakikaten yok.
  • Haklısın Bolivyalı erkekler bu konuya pek dikkat etmezler.
  • Açık konuşayım şu an bisikletle dünya turu yapmıyor olsaydım başkent Sucre’ye sadece erkek iç çamaşırı satan güzel bir dükkan açardım.
  • İyi de erkekler pek almazdı gene.
  • Erkekler ne alacak canım şehirdeki tüm evli kadınlar kocalarına, sevgililerine alırdı. Erkekler almazsa almasın bana ne, kadınlar aldıktan sonra ve onlar da kullandıktan sonra tıpış tıpış herkes dükkana gelirdi.
  • Çok doğru diyorsun hepimiz alırdık haha..

Böylelikle sevgili okuyuculara ufak bir ticari tiyo vereyim. Bisikletle seyahat ederken birçok ülkenin şehirlerinde böyle ufak ticari durumları detayları ile topluyor, düzenliyor ilgili kurumlarla bu bilgileri veya istediklerini yıllardır paylaşıyorum (Bedavaya değil! Bedavaya bir bilgi istiyorsanız arayın elçiliklerimizi ticaret ateşeleri ile konuşun ellerindeki bilgileri verirler. )

Bolivya’nın başkenti şehir merkezindeki 2 veya 3 katlı beyaz evleri ile koloni dönemi mimarisi müzeleri ve gece hayatı ile oldukça hareketli ve güzel bir şehir. Bu arada uzun bir aradan sonra ilk defa bu şehirde işkembe çorbası içmem de ayrı bir güzel oldu. Evet aynen bizdeki gibi işkembe çorbaları var ve onlar da gece dışarı çıkıp eğlendikten sonra evlere dönmeden bu çorbacılara uğrayıp ayılıp öyle evlerine gidiyorlar.

Sucre’den Oruro yönüne pedal çevirmeye başladım. Tabi Sucre’ye gelirken irtifa alçalmıştı çıkarken de haliyle yavaş yavaş yükselmeye başladı. Merkezden uzaklaştıkça şehrin de çirkinleştiğini söyleyebilirim. Bu genellikle Güney Amerika’daki şehirleşmede olağan bir durum. Sucre’de aslında çok fazla bisikletçi de vardı fakat ben herhangi bir girişimde bulunmadığım için o topluluklarla tanışmadım veya buluşmadım. Pazar günü yola çıktığımdan dağlık bölgede tırmanışın olduğu kesimde ne kadar çok bisikletli olduğunu da görmüş oldum.

Öğleden sonra ne olduğunu anlamadım fakat nedense nabzım bisiklet üstünde normalden biraz fazla atıyordu ve kendimi iyi hissetmiyordum. Arazide kalmayı planlarken önümdeki küçük bir köyde kalmanın daha iyi olacağını düşünüp oraya devam ettim. Rovale adında bu küçük köyde tek kişilik bir odaya 3$ para verip kaldım. Ertesi günü dinlenip gidecektim fakat köyde kan tahlili yapan bir hastane görünce gitmekten vazgeçtim.

 

Hastanede kalp ritmi ve kan tahliline de 4 dolar verip değerlere baktırdım. Her şey gayet yolunda gözüküyor, neden nabzım normalden daha yüksek attı dün hiç anlamadım. İnsanın kendisini bu şekilde takip etmesi aslında güzel bir olay ama işte bazen yanlış alarm olabiliyor. Bu küçük köyde tek bir okul var ve öğrenciler sabahçı ve akşamcı olarak iki guruba ayrılmış. Hemen hemen her köy evinin kapısının önünde bir ocak var. Tavuk patates veya pilav üstü yumurta gibi yemekleri satıyorlar. 1$’a yemek yiyebiliyorsun. Bolivya kırsalı hakikaten oldukça ucuz.

Yolun bundan sonraki kısımlarında günlüğüme baktığımda bol bol küfür etmişim. Çünkü yol insan gibi indirip çıkarmamış. 3.000 ile 4.200 metre arasında in çık in çık yapmaktan akşam çadırda yola iyi sektirmişim. Sebebi de hem tırmanış iniş yapamam hem de yağmurda pedallamam. Köylerden geçerken arada bir durup köy merkezinde yemek yaptığım da oluyor. Fakat çok insanlar sohbete geldiğinden ve bisikleti kurcaladıklarından pek de hoşuma giden bir durum değil.

Bir tanesinde inşaatın içine girip yemek yapıyorum, karşı evin sahibi görüp yanıma geldi. Ayaküstü muhabbet ettik. Emilio’nun 5 kızı var hepsini okula göndermiş. Bir tanesi üniversitede okuyor. Kendisi çiftçi, kinoa tarlası var. Sonra bana:

  • Gürkan bu bisiklet ne kadar?
  • Ben de sana tarlan ne kadar diye soracaktım.
  • 1 dönüm tarlayı 500$’a satarım.
  • 1 dönümü 500 dolar mı?

Yani öyle bir noktadayım ki in cin top oynuyor, bir iki küçük köy var, irtifa 4.100 metre. Her yere uzak normal gibi bu fiyat. Buranın yakınındaki bir başka kasaba olan Ocuri’de akşama doğru bir okula gittim, bahçelerinde çadır kurmak için izin istedim fakat öğretmenler bana okulda bir yatacak oda ve yemek hazırladılar. Fırsattan istifade biraz İspanyolca çalışmıştım bu sıcak ortamda. Akşam da internete girdim, biraz sayfalar arasında dolandım. Bir mesaj gelmiş gene “Abi neden Youtube’a video çekmiyorsun?”

  • Marco Polo, Ibni Batuda veya Evliya Çelebi bu zamanda yaşıyor olsalardı Youtube’a seyahatleri ile ilgili videolar çekip yutubır olurlar mıydı?

Bence olmazlardı; yazmayı seven adamlardı bunlar, üstelik tarihte seyahatnamelerini en detaylı yazmış kişilerdi.

  • Eskiler seyahatnameleri çok detaylı yazarlardı. Taşların üzerinde yer alan yaprak motifindeki damarlardan, kaşıklar üzerindeki ince işçilik detaylarına, toplumdaki insanların kılık kıyafetlerindeki renklerden, üretim aşamasına kadar, matematiksel hesaplar sayılar ölçümler falan hatta kara kalemle resimlerini saatlerce uğraşıp çizenler vardı.
  • Fotoğraf makinasının çıkması ile yanlarına da kocaman tahta tripodlar, kocaman kameralar taşımaya başladı gezginler. Bir alanı/yeri tasvir edecekleri zaman çıkartıp o alanın fotoğrafını çekmeye başladılar daha kolay oluyordu. Bu noktada seyahat yazılarının da içeriğinde değişim olmaya başlamıştı.
  • Fotoğraf teknolojisinin gelişmesi, ebatların küçülmesi anlık fotoğraf çekimlerinin artması yazıya olan ilgiyi yavaş yavaş düşürmeye de başlamış. Dijital teknolojinin gelişmesi ile fotoğraf makinaları küçülmeye başlarken video kameralar çıkmıştı.
  • Kameraların yanına elde taşınabilir video kameralar da çıkınca ilgi o tarafa doğru kaymaya başlamış. Bu arada seyahat yazılarındaki detaycılık azalmış çünkü hem fotoğraf makinaları hem de videolarla bu detaylar televizyon veya fotoğraf albümleri ile veya foto kataloglarla gözler önüne serilmeye başlanmış.
  • Derken internet teknolojisi gelişiyor, bu süreçte seyahatler internet ortamındaki sayfalara yazılmaya başlanıyor ve daha çok kişiye daha rahat ulaşılırken olay biraz serbest ticarete dönüyor; yazarlar bağımsız olarak kazanç elde etmeye başlıyor. Bu sürede fotoğraf makinaları ve kameralar da geliştiğinden bu yazılar ya birinden veya ikisinden sürekli destek alıyor.
  • İnternet ile birlikte sosyal medyanın ortaya çıkışı seyahat anılarının fotoğraflar altına yazılması veya Youtube kanalları ile birlikte görsel şölene dönüşen bu ortam iletişim teknolojisinin gelişmesiyle de herkesin cebine giriyor ve artık herkes inanılmaz bir medya gücüne kavuşmuşken yazılı olan seyahatnameler okur sayısının düşmesinden dolayı artık pek ilgi görmüyor. Hızlı tüketim çağında olmamızın bir sonucu bu geliş 5 sene önce paylaştığım bir fotoğra veya videoya kimse bakıp yorum yazmıyor ama 5 sene önce yazdığım bir yazıya hala yorumlar gelip sorular soruyor bu bile beni yazmaya yıllardır teşvik eden bir durumdur.
  • Peki bundan sonra gerçekleşecek iki yeni akım sizce ne olacak?
  • Doğru cevabı veren kişiler arasında çekiliş yapıp iki kişiyi özel jetimle yanımda pedallamaya davet edeceğim. Bisikletler kamp malzemeleri yeme içme de benden, çekişile katılmak için aşağıya yorum bölümüne 3 arkadaşınızı etiketleyin. Çekiliş sonuçlarını 1 Nisan 2119 yılında sizlerle paylaşacağım. ŞAKA LA ŞAKA. Arkadaşlar ilkokul öğretmenime söz verdim, yıllardır küfür etmiyorum sosyal medyamda da internet sayfamda da. O salak saçma yarışmalara çekilşlere beni etiketleyip durmayın bir gün birine ağır küfür edeceğim sonra Gürkan böyle terbiyesiz şöyle edepsiz olacak. Benim sizlere yapmadığımı sizler bana yapmayın rica ediyorum.)
  • Nerede kalmıştık, evet sizce bundan sonraki iki süreç nasıl olacak? Yazı, fotoğraf, video, internet ve iletişimin gelişmesi ile sosyal medya ile fotoğraf ve video da sanal ortama geldi. Sıradaki ve sonraki süreç nedir? Sizlerin düşüncelerini de merak ediyorum.

Avrupa’da insanlar 2.500-3.500 metrede dağcılık öğrenip sonrasında Avrupa’nın 5.000 metre üzeri zirvelerinde dağcılık yapıyorlar. Güney Amerika’da durum böyle değil. Özellikle de Peru ve Bolivya’da. Bolivya’da 4.000-5.000 metre arasında tarlalar var, teyzeler o dik yamaçlara çıkıp tarlada çalışıyorlar. 4.500 metrede traktörler inanılmaz yerlerden aşağılara iniyor. Ben de zaten 5.000 metre üzerinde Sol de Manana’da kilometrelerce pedal çevirdim. O Avrupa’daki dağcılık kavramı buralarda değişiyor. Mesela Avrupa’da Mont Blanc 4.807 metre. Gürcistan’ı da Avrupa’nın bir parçası olarak görenler var. Tetnulti 4.853 metre, Gürcistan Kazbek 5.047, Doğu Avrupa’da Rusya içinde Koshtan – Tau 5.144 metre, Gürcistan’da Shkhara 5.201 metre, Doğu Avrupa’da Rusya içinde Dykh-Tau 5.205 metre ve gene doğu Avrupa Rusya içinde Elbrus 5.642 metrede. Hani olur da bir gün Türkiye’yi de Avrupa’nın bir parçası sayarlarsa aslında (ki değil, Anadolu Asya’nın bir parçasıdır. İyi de Gürcistan ne halt etmeye Avrupa’da dediniz. Siz de haklısınız heheh çıkar ilişkileri işte) Türkiye Ağrı Dağı’nın zirvesi 5.137 metre. Güney Amerika’da bisiklet sürerek çıkabileceğin Uturunku Dağı 5.740 metre. Bisikletin deniz seviyesinden sürülerek çıkıldığı ve Guinness rekorunun da bulunduğu zirve Ojos del Salado 6.320 metrede (ben de iki defa çıkmayı denedim ama ikisinde de karlı döneme denk geldim mevsim değişikliklerinden dolayı ) Teyzeler işte 4.000-5.000 metrede tarım yapıyorlar, onları görünce de gülümsüyorum. Hepsi haliyle benden çok çok daha dinç ve sağlıklılar.

Oruro’ya gene 4.300 metreden aşağı inerken maden bölgesinin arasından geçtim. Ne gök gürültüsü vardı arkadaş. Hem korkuyorsun çıkan o sese hem de doğanın sesine, haykırışına hayran kalıyorsun çok garip bir duyguydu. Sesin patlama anı o kadar yüksek ki kulağımdaki kulaklıklar fayda etmiyor sesi kesmiyordu. Oruro şehir merkezinde bir hostelde kaldım. Şehrin bir pazarı var sokaklarca, inanılır gibi değildi. Bir iki bisikletçi de sonraki haftalarda Oruro şehrindeki pazardan bahsetti, onlar da benim gibi şaşırmışlar. Şehirde öyle turistlik bir alan olmamasına rağmen oldukça kalabalıktı. Akşam pazardan ucuz yemekler ve meyveler yeyip aldıktan sonra dinlenip sabah yola çıktım. Yola çıktığımda önce güneye giden 4 Kolombiyalı ve 1 İspanyol bisikletli gördüm. Şehirden çıktım gene güneye giden 1 İsviçreli bisikletli gördüm. Akşam kamp kuracağım noktaya da gelmeden güneye giden 2 Alman bisikletli gördüm. Böylelikle Bolivya’da bisikletle seyahat hayatımda bir ülkede en fazla gördüğüm tur bisikletçisini 24 saat içinde görmüş oldum.

O gün içinde Bolivya’nın en yüksek dağı olan Sajama Volkanı’nın yanından geçtim, 6.542 metre. Bu arada ben de 4.300 metrede pedallıyordum. Uzun bir sürede dağın yanında durup hayran hayran baktım. Dağlara dağcılar gibi tırmanmasam da seviyorum bisikletimle gidebildiğim en uç noktasına gitmeyi. Hoşuma gidiyor o heybetli görüntüleri tırmanması imkansızmış gibi gözüken yolları.Yol kenarında çevredeki ulusal parkta takılan hayvanların tabelaları da vardı. Puma da bölgede gezen hayvanlardan biriymiş.

Ama hiç sanmıyorum insanlara gözüktüğünü. Zaten sayıları da azdır hiç vahşi insan ırkıyla karılaşmaya yüzleşmeye gerek yok deyip ulusal parkın derinliklerinde yaşıyordur. Sajama Dağı’nın çevresindeki ulusal parkta inanılmaz rotalar olduğu manzaradan belliydi. Fakat benim yeni matımı almaya Şili’ye dönmem gerekiyordu. Artık başka bir sefere geldiğimde giderim.

Bolivya’dan Şili’ye geçen bu geçit 4.666 metredeydi ve oldukça kalabalıktı.. Hem bavul ticaretine gelen Bolivyalılar hem de yük taşıyan kamyonlardan dolayı Bolivya’nın son 30 kilometresi hiç eğlenceli geçmedi diyebilirim. 2 saat sınırda bekledikten sonra tekrar Şili’ye dönmüştüm. Bu noktaya zaten tekrar döneceğimi yani Şili’nin kuzeyine taaa Paskalya Adası’nı ziyaret ettikten sonra söylemiştim. Burada bazı tarihi kalıntıları ve bir müzeyi görmeyi istiyordum. Hem patlayan matımın yenisini almak hem de bu geziyi yapmak için Bu sefer Şili’nin en kuzeyinde devam..

Bir sonraki yazıyı okumak için lütfen tıklayın 

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!