Şak Şak Şak Afrika Şak Şak Şak Fas Şak Şak…..

Gürkan Genç tarafından 6 sene önce yayımlandı
15 dakikada okuyabilirsiniz

Sabah saat 8:30’da İspanya’nın Afrika’da bulunan kara parçası Melilla şehrine vardık. Gemideki bütün araçlar çıkmış en son biz kalmışız. Çantaları yükledik bisikleterimize ve  gemiden çıkıp liman kapısına doğru ilerlerken bir polis bisikletimin arkasında dalgalanan bayrağımı işaret ederek

– Burası İspanya!

Hiç ikilemem cevabı veririm.

– Ben de ispanyol değil, Türküm.

Angut sanki bilmiyoruz nerede olduğumuzu.  O bayrağın orada asılı olmasının sebebi hangi milletin Turisti olarak ülkende bulunuyorum bilesin.  Bana ülken ve şehrin hakkında bilgi ver.  İmkanın varsa beni evine davet et.  Ülkene has bir yemek yedir, ülkeni tanıt Dünya’nın öbür ucundan geliyorum. .Türkiye hakkında düşüncelerini varsa gel paylaş.  Ülkemde gitmek istediğin bir şehir varsa gel sor  öğren ben elimden geldiğince sana yardımcı olurum. Konaklayacak yerine kadar ayarlarım. Gel arkadaşım ol dostum ol.

Genele bir bakacak olursam şimdilik  4 sene içinde Asya’da 12500km ve Avrupa’da 20000km pedal çevirip dünyanın en büyük 3 Çölünden ve  en yüksek 2 geçittinden geçmiş kutup dairesine kadar bisikletle çıkmışım.. İyi gidiyor. Sırada Afrika var. Sahra çölü iki parça’dan oluşuyor biri Batı sahra ki burası şu an geçeceğim Fas’ın  güneyinde yer alan bir nokta orayı ortadan yarıp  sonrasında kuzey Afrika boyunca pedal çevirmek.  Hadi başlayayım!

Melilla Fas’ın kuzey doğusunda bulunan ufak bir şehir. Neden ispanyollar Fas’ın kuzeyinde bu alanı kendi himayelerinde tutuyor? Sadece feribot seferlerinden elde edilen gelir olamaz di mi?. Ayrıca şehrin etrafı da tamamen tel örgülerle çevrili. Aslında tüm Avrupayı gezen biri olarak biraz durup düşününce sebebi gayet basit geliyor. Fas’dan İspanya’ya giden gemi seferlerinin olduğu tüm şehirler İspanyoların kontrolünde. Bu şehirlerde herhangi bir gelir kaynağı sağlayacak sanayi yapılanma veya tarım alanlarıda yok. Eskiden ispanya’nın Afrika’da ki madenlerinden çıkan yer altı kayanklarını ülkelerine götürdükleri liman kentleriymiş. Şimdiki sebebi göçmenler için tampon bölge oluşturmak.  Eğer ispanya’ya birileri geçecekse bu sadece ispanyolların kontrolü altında olacak denmiş ve noktayı koymuşlar.  Avrupa birliği üyesi bir ülke bu sebebi öne sürerek Afrika’da başka ülkenin toprakları içinde  toprak hak idda ederken, Avrupa birliğine girebilmek için götünü başını yırtan ülkelere de “Eğer ülkemizde sizin ülkenizden geldiğini düşündüğümüz kaçak göçmen bulursak hemen ülkenize geri yolarız” maddesini ekliyorlar.  Ee  gidip adamın ülkesinden tampon bölgemi oluştursun : )

Konuyu enteresan bir yerden bağlayayım. Şincuk bu yolculuk boyunca okullarında gidip sunum verdim diye cemaatçi bisikletçi oldum,  Mustafa Kemal’in anlamaya çalıştığım, sevidiğim ve örnek aldığım için kimine göre faşist , kimine göre kemalist, kimine göre vatan sever oldum. Bayrak taşıyorum milliyetçi ve aşırı sağ görüşlü oldum.  Rusya ve Çin Politkalarını bazı alanlarda destekliyorum diye Kominist oldum, Adam emekçi alın teri ile birşey yapmaya çalışıyor başkaları için imkanlar yaratıyor, olduk mu sosyalist, Sponsorlarla geziyor yoksa gezemez hatta onların uşağı, olduk mu kapitalist? Hepsinin üstüne  Namaz kılmıyor diye dinsiz olayı sıva niyetine geldi ve daha bir dolu sıfat var. Benim bilmediklerimi sanırım bu yazıyı okuyanlar biliyordur. Yorum bölümüne ekleyebilirsiniz.  Açıkçası bu kadar sıfatı ve daha fazlasını almaktan hiç bozulmadım hatta mutlu oldum ve hoşuma da gitti bu zenginlik.

İspanya’nın göçmenler için uyguladığı politikayı sabah kahvaltısı için durduğumuz ve gün doğumunu seyreğimiz tepede düşünmeye başladım. Bu konuların uzmanı değilim kitabını okumadım. ilmini bilmini bilmem, ince oyunlarından anlamam. Uzmanlık alanım iletişimdir. Canlı olan her varlıkla iletişim! Bu yüzden düşüncelerim ve görüşlerim yapmış olduğum toplumsal iletişime yani halka ve kendi ufak çaplı araştırmalarıma dayanır.

Avrupa birliğine kabul edilen ülkelerin, tarım politikaları ve toprakları tamamen birliğin içinde tarım konusunda güçlü olan ve ürünler üzerindeki politikayı belirleyen milletlerin eline geçiyor. ( mesela Türkiye’de uzak durulan ve uğraşmak istenmeyen Tarıma elverişli boş alan oldukça fazla. Resort otelde asgari maasla çalışacam derken aynı para karşılığında tozun toprağın içinde debelenmeye ne gerek var diyen kafa henüz olayı çakamadı. Almanya’da büyük şehirlerde Mercedes’in, Audi’nin , Porche’un, Bmw’nin son modellerine en fazla nerelerde biniliyor? Veya kimlerin garajlarında duruyor derseniz? Şehirde ki halkın mı? Cık cık cık cık.. Köydeki çifçi biniyor len bu araçlara…. Dur ya bu başka bir konuydu karıştırmım beyin ve gözler fazla şeye tanıklık ediyor. Kirlenmemiş saf bilgi, görselle de desteklenince tabi kendimi bazen makina gibi hissediyorum…

Avrupa’da toprak sıkıntısı çeken zengin kesim toprağı olan devletlere gelirken, Birliğe yeni dahil olan  genç nesilde ulan iş sahası, serbest dolaşım hakkı sınırların kalkması, Kültürün medeniyetin beşiğinde yaşama hayalleri. Mikim taş….  denk oh ne ala  kafama göre vizesiz gezeceğim oralarda iş imkanı bulacağım derken……….  (ŞAAAK fotoğrafı yollim! ha yanlış anlama olmasın bulunmaz demiyorum bulunur. Sonrası hiç yazmayayım bir iki şaklık poz daha bulmam lazım arşivden)

Finlandiya’da göçmenler iş olanaklarımızı alıyor diye halk diken üstünde, İsveç’de bir çok okulda isveçli yok! göçmenlerin çocukları okullarda, Norveç’de de durum aynı. Politika nedir? Asimilasyon. Almanya’da 5 milyon Türk var göçün 50. senesinde 3. Neslin çocukları türkçeyi konuşmakta zorlanıyor. 4. ve 5 Nesil ne olacak? Çok çok çok ince detaylarlar 100 senelik politikalar sabırla beklenen süreçler. Politikacılar çocuk doğurun diye bir taraflarını yırtmayıp kendilerini bir alman bir finli, bir norveçli hissedecek göçmenlerden oluşturulmuş yeni nesiller oluşturmak için çalışıyorlar. Akıllıca.  Paris’de tanıştığım Afrikalıların , Fransızım demesi, Fas’da herkesin anadili gibi fransızca konuşması!

“Ne mutlu Türküm Diyene” Bu söz aklıma geliyor.  Mustafa Kemal Atatürk’ün neden yüz yılın lideri seçildiğini farklı bir pencereden daha gördüm iyi mi : )

Bir ülkenin varlığını sürdüre bilmesi için ülkenin içinde yer alan her bir etnik grubun birlik ve beraberlik içinde olması şart. Avrupa bunu yasal asimilasyon olayı ile yaparken aynı zamanda son 50 sene içinde halkına da sosyal imkanları maksimum düzeye çıkartmış. Yaşlanan Avrupa’ya asimilasyona uğramış göçmen yeni nesil bakıyor. Sosyal hizmetlerden insanca destek alan yerli vatandaşta gıkını çıkarmıyor. İş bulabilen göçmende “ödediğim vergiler çalışmayan ülke vatandaşına gidiyor” sözünü de ağzından eksik etmiyor fakat bunun içinde yasal yollara başvurmuyor. Zaman içinde de asimile olup bende artık bu ülkenin vatandaşıyım diyor. Yani Alan memnun veren memnun. Ne Mutluyum Almanım diyene, Ne mutluyum Fransızım diyene, Ne Mutluyum İngilizim diyene.  Aslında Atatürk muhteşem bir fikir vermiş fakat uygulama  asimilasyon ile  çözülmüş. “ayy avrupa’da insan olduğunu hissediyorsun insan gibi yaşıyorsun” sürecede bakmak lazım. 300 yıllık demokrasi sürecinde kaç kelle gitti. Yahu peki Atatürk ne düşünmüştü? bu başka bir konunun yazısı! Bulandırmım şimdi…

Hal böyleken sosyal imkanların arttırılmadığı, işsiz olana devletin ev, toprak, yüksek işsizlik maaşı veremediği ülkelerde, sosyal hizmet kalitesinin henüz iyileştirilemediği bir süreçte, ülkenin içinde göçmenlerin göze batması, iş verenlerin onları daha ucuza çalıştırıp iş bulamayan vatandaşına iş vermemesi yani kısaca bu sürece hazır olmayan bir ülkeyi göçmen ülkesine döndürmek demek sağcısı,solcusu,ötekisi berikisi diye sıfatlanan grupları bir iç savaşa sürükler diye düşünüyorum.  Sosyal imkanlara sahip olan ispanya’da  olanı korumak amacı ile böyle bir tampon bölge oluşturmuş

Yukarıda şahsıma yöneltilen sıfatların hepsini hoşgörü ile kabul eden bir insan olarak dünya politikasını ve halklarını ayrıca kendi ülkemin Dış ve İç politikasını seyretmeye devam edeceğim. Belki bir gün savaşları, açlıkları, anlaşmazlıkları durdurabilecek, dünyayı değiştirebilecek gücüm olur.

Melilla şehrinin sokaklarında gezerken ya ispanyol askerler görürsünüz ya da bol bol polis. Bazı sokaklara girilmememesi için büyük çelik kapılar falan yerleştirmişler. 8 kilometrekarelik bu şehir içinde iki farklı kültürün bir çatışma halinde yaşadıkları belli. Fas’a geçeceğimiz sınır kapısını ararken şehrin arka taraflarına kadar gidip ara sokaklarından geçtik. Sabahın o erken saatinde fakir halk bizi görünce hemen para ve sigara istediler. Selam verip pedallamaya devam ettik. Melilla’da 3 sınır kapısı bulunuyor. Eğer turistseniz sırtınızı denize verin ve solunuzda kalan sınır kapısına gidin. Diğer iki sınır kapısından sadece Faslılar ve ispanyollar geçebiliyormuş.

Sınır kapısına geldik. İspanyol tarafını geçer geçmez ellerinde beyaz kağıtlarla peşimizde koşturmaya başlayan Faslılar. Aldık len biz onları. Bu beyaz kağıtlardan gemi biletlerini alırken bizlere verilmişti.. Hangi milletteniz, ne işle uğraşıyoruz gibi klasik bilgilerin yazılması gereken ufak bir kağıt parçası. Kapıda almaya kalksak belli bizi öpecekler. Biz pedallıyoruz adamlar peşimizden koşturuyor:

–          Pasaport, pasaport!

Ulan işi bilmesek kucağa alacaklar de. Geldik Fas kotrol noktasına, adam benim pasaportu aldı. Sayfalarına bakıyor. Tabii pasaport oldu müzelik. Sayfaları aç aç her sayfada bir vize her sayfada bir mühür.

–          Meslek nedir?

–          Turistim.

..dedim yemediler.

–     Tamam turistsin de, meslek ne?

–          Yazarım.

–          Hangi gazete için veya medya kurumu için yazıyorsun?

–          Kendi internet sayfam için gezi yazıları yazıyorum yoksa bir kuruma bağlı değilim.

Bir süre daha pasaport incelendikten sonra geçmeyi başardım. Hemen akabinde bir velet yanımda bitti. Para istiyor, sigara istiyor yanına biri daha geldi. Biri yok mok dedim. Baktım gitmiyorlar. Türkçe konuşmaya başladım sesi de yükselttim. Sustular. Enes ve Funda da işlemlerini bitirince Melilla’da Fas’a geçmeyi başardık. Lan geçmesine geçtikte üzerimizde tek kuruş Fas parası Dirhem yok. Sınır kapısında para değiştirecek güvenirlir biri de bulamadık, o halde bankamatik bakalım. Sınırı geçtikten sonra 3 banka otomatı bulduk üçü de çalışmıyor. Günlerden pazar, ulan bunlar para çekme makinalarını pazar günleri kapatıyorlar mı acaba?

En yakın şehir Nadar 15 kilometre ilerde, yallah Nadar’a. Yoldaki araçlar kornalara basıyor kimisi Türkiye diye bağrıyor. Rahat rahat Nadar’a kadar vardık. Yahu şehrin bir sahil şeridi var gayet güzel. Çok güzel bir de yürüyüş alanı yapmışlar. Neyse Mc Donald’s görünce tabi hadi gelin bir yemek yiyip ülkenin ekonomik durumuna bakalım dedim. Bir Big Mac menü 53 dirhem, yani 5 euro, yani oha. Daha ucuz bekliyordum. Demek ki neymiş Fas’da yerel takılacaz. Enis hemen wifi var mı diye bakıyor, o da yok. Olsaydı zaten şaşardım. Fakat mekan 10 numara, biraz dinlendikten sonra şehrin içine pedallıyoruz.

Enes yandan:

–          Aha işte alışık olduğumuz ortam bu abi bizim.

Lambaya takan yok, herkes kafasına göre karşıya geçiyor. 1.5 senedir Avrupa’da gezince tabii şimdi bu ortama alışması da zaman alacak. Bağıran çağıran insanlar, korna sesleri, pazarın içinden yükselen buram buram kokular. Geldik abi burası olmuş… Devaaaaaaaaaaam!

Ahanda banka. Hemen para çekme makinasına gittim denedim ve çalıştı. Sırayla hepimiz para çekiyoruz.  Bu şehirde bir gn kalalım. Kalalım ki sabah yola çıkmadan şu yanımızda bulunan euroları bozalım nasıl olsa artık burada işimize yaramayacaklar. Gerçi İspanya’ya geçme durumu hali hazırda mevcut. Çünkü Fas ile Cezayir arasında bir karayolu bağlantısı yok. Fas’dan Cezayir’e geçiş yapabileceğin bir feribot seferi de yok. Olay karışık. Önce İspanya’ya geçeceksin sonra Cezayir’e. Bu da demek oluyor ki batı sahrayı geçtikten sonra tekrar bu noktaya kadar geleceğiz. Neyse yahu benim acelem yok. Enes’de imkanı el verdiği sürece benle birlikte. Fakat Funda’yı Türkiye’ye yol üstünde bir noktadan yollayacağız. Bu konuyu da netleştirmemiz lazım.

Nador’da Nadar Otel’de kalıyoruz. Bir kişi 60 Dirhem, iki kişi 80 Dirhem, 3 kişi 120 dirhem. Ulan iki Big Mac menü bir hamburger menüye otel odası bulduk iyi mi. Bi yeri de gemide aynı odada kaldıgımız ve sohbet ettiğimiz inşaat işçisi Faslı Mahmut söyledi. Adamlarla ingilizce sohbet ettik. İki de bir ‘Ya kusura bakmayın fransızcam iyidir, ingilizcem kötüdür.’ dese de gayet iyi bir şekilde anlaşmıştık.

Neyse üç kişi kalacağız dedik, işlemler için pasaport istendi. Funda’nın pasaportu görünce olayın rengi değişti. Kadın başka odada siz başka odada kalacaksınız. 120 dirheme kapamıştık olayı, oldu 160 dirhem. Neyse hiç önemli değil yahu. 40 Tl ye 3 kişi otelde kalıyoruz.. Ver baba olsun hiç önemli değil. 80€ hostel bilirim İsveç’de.

Tabii 40TL’lik otelde kalırsan ve tuvalete bir kere sıçarsın tuvalet tıkanır. “Enes sen Funda’nın odanın tuvalete git bu tuvalet tıkandı!” Enes de hemen karşı odada tek başına kalan Funda’nın odasının tuvaletini kullandı. 1 saat sonra Funda geldiğinde: ‘Enes tuvaleti kullanılmaz hale getirmişin!’ Ha anladık ki bu adamlar koca tuvaletleri tek kullanımlık yapmış. Eh olacak o kadar, 40TL kapalı alan bulmuşuz yat uyu sadece. 😀

Eşyaları falan bıraktık, kendimizi attık sokağa. Öncelik Enes’in kamp ocağı için alkol bakmak lazım. Bakalım Fas’da alkol bulabilecek miyiz derken pazarda ortalık alanda bulduk. Herifler ispanya’da 2.5€’ya aldığımız 1 litre alkolü Nadar’da 4€’dan satıyorlar. Yahu Gürkan sen neden benzin ocağını kullanmıyorsun derseniz, bozuldu arkadaş. Makina 4. senesine girdi, benden buraya kadar kardeşim diyip son nefesini de İspanya arazisinde verdi. Neyse, herif alkolü pahalıdan söyleyince almaktan vazgeçtik. Nasıl olsa vardır buluruz diye. Sonraki günlerde baktık ki İspanya’da her eczanede rahatlıkla bulduğumuz alkol bu ülkede yok. Neyse ki Casablanca’dan sonra yeni benzin ocağımla yola devam edeceğiz yoksa hapı yuttuyduk.

Bi de ikinci el veya çalıntı telefon durumları var. Böyle yol boyunca tezgah tezgah alabildiğince var. Enes bozulan telefonun parçasını yani pilinin siparişi verdi. Gerçi telefonda neresi bozuldu o da emin değil. Pilin bozulduğunu düşünerek pil siparişi vermişti. LG nexus’un pilini burdada telefonculara soruyor yok. Bu sırada bu ikinci el ve kaçak telefonlara bakıyoruz. Ulan adam iphone 5 için 80 dirhem fiyat verdi? Hepimiz afalladık kaldık. 800 mü diyor 8000 bin mi? Bir daha sorduk 80. Şimdi Enes tam bir elektronik manyağı bilen bilir, ulan adam inceliyor bakıyor alla alla gerçek lan bu. İcloud çalışmıyor sadece diyince de çalıntı mal olduğu anlaşılıyor.  İyi de kardeş 80 dirhem dediğin 20 TL al gitsin. Hahha ulan millet görse veya duysa şurda şunların pazarlığını yaptığımızı bıçaklar valla bizi. Samsung 4 için 200 dirhem istedi. Haha. Ben alıp ne yapayim, benim telefon mis gibi çalışıyor üstelik kırılmış olan camını daha taze Barcelona’da 120€ verip yaptırdım. Bileydim burada böyle olduğunu buradan alırdım len. Ne Enes ne de Funda o gün oradan telefon aldı. Sonrasında da keşke alsaydık oldular ama tabii biz o şehri yaklaşık 500 kilometre geride bırakmıştık.

(Bisikletçinin yemek fotosuda böyle olur yer yemeği öyle çeker)

Akşam yemeğini hemen otelin yakınında yer alan bir restoranda yedik. Kızarmış bütün bir tavuk, pilav salata, birer şişe kola 2.5 euro. Evet olay anlaşılmıştır lokal takılıyoruz ve patlayana kadar yiyoruz. : )

Nadar şehri ve civarında görmeye değer hiç bir şey yok. 1.5 senedir Avrupa ülkelerinde pedalladıktan sonra böyle köklü bir ortam değişikliği şok etkisi yaratmadı desem yalan olur. Alışık olmadığım ortam değil. Bir iki güne muhabete başlarım gene.. : ) Hadi bakalım bu Fas nasılmış bir bakalım.

Sesli Anlatım

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!