Pedallayarak öğrenmeye, yaşamaya devam

Gürkan Genç tarafından 4 sene önce yayımlandı
46 dakikada okuyabilirsiniz

 

Aşağıdan Battir köyü oldukça güzel gözüküyor. Bu köy Hicaz Demiryolu’nun Şam bölgesindeki kollarından birinin hemen yanı başında. Köyün dağ yolu ile tren yolu arasındaki bir alanda pedallıyorum. Tren yolunun öbür tarafında İsrail var. Tel örgülerle tren yolu da korumaya alınmış durumda. Benim,  öbür tarafa geçmem lazım. “Yaklaşık 2 km sonra bir köprü var, bisikletinle onun altından geçebilirsin” demişti Sultan. Her taraf zeytin ağaçları ile dolu. Ee, peki bu ara bölgedeki zeytin ağaçlarına kim bakıyor veya toplayan birileri var mı merak ettim. Toprak bir yol, şimdilik pedallaması oldukça rahat. Yaklaşık 2 km sonra da Sultan’ın dediği köprüye geldim. Normalde köprünün altından bir araç geçebilir fakat öyle bir kaya ile kapatmışlar ki, şu halde bisikletle bile geçmem zor. Çantaları söküp önce bisikleti sonra çantaları geçirmem gerekiyor. Peehh. Neyse yapacak bir şey yok. Sonuç olarak öbür tarafa da geçsem vizem var. Yasadışı bir şey yapmıyorum. Biraz uğraştıktan sonra öbür tarafa da geçtim. Haliyle ortamda kimse yok fakat yoldan belli ki uzun zamandır bu yoldan araç veya birileri geçmemiş.

Bir süre sonra da yol bozuluyor sonra da eski bir dere yatağının içine giriyorum. Hasiktir şimdi nereden gideceğim? Gps’den bakıyorum, haliyle bu yol gözükmüyor. Telefonu açıp Google haritada uydu görüntüsüne geçiyorum. Alan geniş, ne tarafa gideceğim belli değil. Uydu görüntüsünden de bir halt gözükmüyor! Her yer ağaç. O zaman şu hafif meyilli tarafa doğru gideyim. Zamanında dere o tarafa doğru akmış. Tabi bu kadar çakılın taşın içinde bisikleti sürmek zor. Ayrıca zinciri zorlamaya gerek yok. Elimde yedek zincir kalmadı. Itekle baba haydeeeee : )

Bir süre bisikleti itekledikten sonra sol tarafımda bir patika buldum ve orada bisikleti sürmeye başladım. Sonra da yol nispeten rahatladı. Bu sefer de arazide inişler çıkışlar başladı. Olsun gayet iyi gidiyor.

2 km sonra tahtalarla kapatılmış yol ve ardından Sultan’ın bahsettiği “İsrail’de kendi tarafındaki yolları bitirmiştir” dediği alana geliyorum. O alana doğru giderken karşı taraftan da bir grup insan geliyor. Beni görünce zaten şaşırdılar. Neden? Çünkü kapalı olan Batı Şeria tarafından geliyorum. : )

–          Selam.

–          Selam.

–          Bu yol Tel Aviv’e kadar gidiyor mu?

–          Evet. Sen ne taraftan geliyorsun?

–          BatıŞeria’dan geliyorum buraya 4 km uzaklıkta muhteşem bir köy var. Bence o köye gitmelisiniz. Çok güzel Roma bahçeleri ve yürüyüşalanlarıvar, sizi misafir de ederler.

–          O tarafa gitmek mi? Kokutucu bir düşünce?

Aynı cümleyi öbür tarafta da Filistinliker söylemişti. Bu insanlar bana biraz su verdiler ve ben de yoluma devam ettim. Bu tarafın yolu nispeten daha iyi, en azından yön levhaları yapmışlar nereye gitmem gerektiğini görebiliyorum. 2 kilometre daha gittim, bu sefer de tek başına yürüyen bir genç karşıma çıktı.

Biraz sohbet ettim, suyu bitmiş. Bana verilen suyu ben de ona verdim. Biraz daha ilerledim bu sefer mini bir grup çıktı. Boş bir alanda spor yapıyorlar. Adam ve kadınların hepsi yapılı atletik falan.. Heeee, askerler sanırım. Yan taraflarında durup bir süre antrenmanlarını seyrettim. Onlara komut veren artık komutanları mı antrenörleri mi o da bana bakıyor. Normal, bisikletin arkasında Türk bayrağı var. Bisikletten indim, muzumu yiyorum su içiyorum. Bu arada Hicaz Demiryolu’ndaki trenlerden biri geldi. Tam da bizim karşımızda durdu. Yolcularla bakışıyorum. Onlar da bana bakıyor, bu herifte neyin nesi diye. Neyse ne ben bu askerlerle konuştum ne de onlar benle.

Sonra bir yola girdim sadece 4×4 ler için bir yolmuş öyle diyordu tabela. Yol bir aşağı bir yukarı giderken ben de biraz hızlandım. Hiç beklemediğim bir anda bisikletin ön tekeri kaydı (ki hiç böyle olmamıştı, lastik artık bitti). Hafif yokuş aşağıydı.. Hooooooooooppp çalılıklara uçanzi. Bisiklette yola biraz sürüklendi fakat çantalar bisikleti korudukları için pek bir hasar olmadı. Vay be gene ucuz atlattık. Bu arada göğüs kamerası aparatı takılı, bu düşüşü de çekmiş olmam lazım hehe. Kalkıp yola devam ediyorum. Yokuş aşağı doğru iniş oldukça keyifli derken bir anda kalbime yakın bir yerde bir şey battı. Herhalde düştüğümde çalı çırpı üstümde kaldı o battı. Fakat ne battıysa şuanda o nokta yanıyor. Çıkarmak için elimi attım, hasiktir içimde bir böcek var. Aşağı doğru gidiyor. Kamera bandının altında ahhhh bir kere daha soktu. Vay adi şerefsiz ulan soktuğu yer de yakıyor. Bisikleti durdurmaya çalışana kadar 4 defa soktu, çıkaramadım. Durdmayı başardım. Elbisenin içinde yakalayıp sıkarak öldürdüm. Abooooo, len soktuğu yerler nasıl yanıyor, davul da etti şerefsiz ha. Neymiş ki bu? Haaaaaaaa akrepmiş. İyi yaa ben de bir şey sandım (tabi ki de o an ki tepkim böyle olmadı. sanırım biri suratımı video çekseydi yüzümde o kocaman “AHA İŞTE ŞİMDİ BOKU YEDİK!” yüz ifadesini görebilirdi). Hah bir bu eksikti. Önce şu S.O.S cihazını bir açığa çıkartayım. Baktım göz möz kararıyor bayılacağım, en azından şuurumu kaybetmeden düğmeye basarım hehe (ekipman listemde var bu cihaz nedir). İkincisi gps’e hemen bakıyorum. En yakın kasaba 8 km uzaklıkta. Güzeeeeeel. Kameramız nerede hah burada?

–          Akrep soktu ne olacağınıbilmiyorum. Ama kasabaya gidip birilerine gözükmem lazım.

O 8 kilometrelik alanda hayatımın en hızlı arazi sürüşünü yaptım. Bisikletin kadro ve o bagaj o yükle o kadar hoplamaya zıplamaya kırılmadı ya, bir daha da kırılmaz. Açık söylemem gerekirse siyah akrebin soktuğu birinin başına neler geldiğini daha önce gördüğümden dolayı biraz heyecanlandım : ) . Bir abimiz siyah akrep soktu diye eve koşmuştu, 5-10 dakika içinde hastane yoluna doğru giderlerken kendisini tekrar görmüştük. Kafası balon gibi olmuştu. Lan ormanın içinde siktiri boktan bir yerdeyim altımda da bisiklet var yani ne kadar hızlı gidebilirim ki bu aletle.  Her bölgenin Akrebi farklı olduğundan yanımda bir panzehir falan da taşımıyorum.

Kasabaya vardığımda hemen bir benzinlik buldup durumu anlattım. Sıhhıye ekibine haber verdiler. Olayı anlattım baktılar ettiler. Gezdiğim alanda akrebin sokması normalmiş. : ) Bölgede çok fazla akrep varmış. Rengini sordular. Siyahtı dedim. Alerji var mı? Yok. Bir antikor verdiler. Normalde siyah akrepler boğum sayısına göre adam öldürebiliyormuş. Fakat benim ne yaptığımı öğrendiklerinde vücudun bağışıklık sisteminin güçlü olduğunu da eklediler. Belki de küçük bir akrep soktu kim bilir? Fakat soktuğu yerler bildiğin taş gibi oldu.

O gün benzinliğin hemen yanındaki araziye kamp attım. Hani ne olur ne olmaz bir şey olursa ilerleyen dakikalarda, saatlerde kendilerine hemen haber veririm. Ayrıca Tel Aviv’e ormandan gitme muhabbeti de bitmiştir. Normal bisiklet yolundan gideyim. Ha evet bu arada yola çıkar çıkmaz bisiklet yolları ile de buluştum. Ertesi gün soktuğu yerler hala taş gibiydi ve bir kaşıntı aldı ki göğüs kafesimi of. Yani deriyi söküp atacağım kaşımaktan. Valla bisiklet süremedim adam akıllı. Nabzı yükselttikçe kaşıntı azalıyordu. Bisiklet her derde derman valla. Bisiklete binelim. : )

Tel Aviv’e doğru ilerlerken sabah yoldan geçen inanılmaz sayıda yol bisikletçisi (yani yarış bisikletleri ile yolda olan vatandaşlar) gördüm. Gruplar halinde veya arkadaşları ile baya ciddi performans yapıyordu bu bisikletçiler. Pat iki tane taş gibi kadın beni geçti mi?  Oooooooooooo kaptır Gürkan gir rüzgarlarına. Haydi babaaaaaaaaaaaaaaa yardır, kadans kandans. Yakaladım ve arkalarına yapıştım. Arkaya bakıp gülümsediler ben de gülümseyip “devam devam gayet güzel tempo!”  Valla açık söylemem gerekirse önümde taş gibi vücudu olan kadınlara bakarak 1 saat sürmek oldukça keyifliydi. Bir ara konsantrasyonum bozuldu o anda da “bir haritaya bakayım nereye geldik ki” dedim. Bir baktım ki Tel Aviv kavşağını 12 km geçmişim. Hahahaha. Öyle takılırsan milletin dötüne aha böyle olur işte. Hayde geri dön.

Tel Aviv’e geldim. Şehre o eski şehir dedikleri Hayfa’nın o taraftan girdim. Süper bir yer.  Tam da pazar gününe denk geldim saat 10:00, sokak hınca hınç dolu. Bu İstanbul Hisar’da hani kahvaltı muhabbeti olur ya. Aynen öyle dükkânların kahvaltı ortamı var. Antikacıların ve zanaatkarların dükkanları sokakta boylu boyunca dizilmiş. Gene büyük bir pazar alanı var ve ortalık tertemiz. İnanılır gibi değil ya. Yahu ne kadar yakınım Arap coğrafyasına fakat farkı açık bir şekilde görüyorsun. Her yerde çöp kutusu var. Yani ne diyim ki arkadaş? Sahil kenarına gidiyorum. Manzara süper, deniz ve sahil olağan üstü tertemiz. Kumlar parlıyor “gel bana, gel bana yüz burada” aynen böyle. Kasım ayındayız ve hava oldukça güzel.

Sahil şeridinden Tel Aviv Büyükelçiliğimize doğru ilerliyorum. Evet, İsrail’de Bir Türk Büyükelçiliği var. Fakat Mavi Marmara olayından sonra Büyükelçi düzeyinde temsil ettirmiyoruz kendimizi. Buna karşılık olarak tüm konsolosluk işleri aynen devam ediyor. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti İsrail’i tanımış bir ülke ve karşılıklı vize uygulamamız var.  Yani evet sen bir devletsin diyoruz diğer tüm dünya devletleri gibi.

Tel Aviv sahilde gidiş geliş bir bisiklet yolu var. Akdeniz sahilinde Türkiye, İtalya, Fransa, İspanya, Fas, Cezayir ve Tunus ülkelerini gördüm. Ben böyle bir bisiklet yolunu öncelikle hiçbir Akdeniz sahili ülkesinde görmedim. Onu geç, diğer ülkelerde de böyle bir bisiklet yolu manzarası görmek zor. Kalabalık bisiklete binen, spor yapanlar, oturma yerleri, tenis kortlarının, voleybol sahalarının yanından geçiyorsun, aile bahçeleri, vay arkadaş ne yol yapmışlar. Sonraki günlerde bu sahil yolunun yaklaşık 50 kilometreden fazla olduğunu da görüyorum. Tamamında pedal çevirdim.

Türk Büyükelçiliği’nde kapıdaki polis ataşelerimizin benden haberleri var. Hasan, Kazım ve Yusuf. Sağ olsunlar orada misafir olduğum süre zarfında evden yemekte getirdiler. Evlerine de davet ettiler.

Yusufların evlerine gittiğimde minik kızları Beyza ile de tanıştım. Konu dönüp dolaşıp sağlık sektörüne geldi. “Gürkan haliyle hem Türkiye’de hem de bu ülkede defalarca hastaneye gittik. Ülkemizde uğradığımız hastanelerde karşılaştığımız muamele ile burada karşılaştığımız arasında gözle görülür bir fark var. Çok iyiler.” demişlerdi. Bana bu durum gayet normal geldi. Sokaklarda en son bu kadar bebek arabası iten insanı Bulgaristan’da görmüştüm. Sabah koşusuna sahile çıktığımda bebek arabaları önde kendileri arkada koşanların grubu bile vardı. Her yer bebek. : ) (Bu arada marketlerde bebek bezleri de Türk mallarıydı, o da dikkatimden kaçmamıştı.) Ülkenin belli sebeplerden dolayı nüfusa ihtiyacı var bu yüzden de genç nesil sürekli doğuruyor. Haliyle bu çocuklara da bakım süper olacak. Bu çoluk çocuk bakımı hiç tecrübe edemediğim konulardan. Çoluk çocuk olmayınca diyecek fazla sözüm yok. Anca ayaklarını ısırırım ellerini ısırırım. Yanak ver der öperim, yerim falan. Böyle sevmesi daha keyifli. Anne babalara Allah sabır versin.

Dikkatimi çeken bir başka mevzu Tel Aviv sahilde herkes dalga sörfü yapıyor. He bildiğin dalga sörfü. “Ee bizde de Akdeniz var, İtalya’da var, Fransa’da var, İspanya’da var. Hani oralarda gördün mü Gürkan?” Hayır, görmedim. : ) Ama burada dalga sörfü yapıyorlar. Hatta bir gün öyle bir noktaya çıktım ki sahili tepeden, karşıdan görüyorum. En az 50 kişi var denizde, ben de bağırdım: “Baaaaaaaba dalga yok dalgaaaaaaaaaaaa, neyin kafası bu manyak mısınız?” Yahu adamlar 4 bilemedim en fazla 6 saniye o sörf tahtasının tepesinde kalıyorlar sonra düşüyorlar. Çünkü dalga bitiyor. Arkadaş burası Akdeniz, okyanus değil ki, belli yani o dalganın gücü boyutu. Yapıyorlar mı 6 saniye yapıyorlar.. Ee ne anladım ben bu işten? (İlerleyen bölümde netleşecek olay)

Ülkede geneline bakıldığında nasıl Suudi Arabistan’da şeriat varsa burada da Yahudilerin kendilerine göre uyguladığı bir şeriat sistemi var. Şeriat demiyorlardır da başka bir şey diyorlardır. Mesela bir gün elçiliğe gireceğim. Kapının yanında oturan görevliye kapıyı açar mısın diyorum içeriden açacaklar diyor. Lan otomat önünde bas aç da, ne demek içerden açacaklar. O sıra Yusuf beni görüyor ve kapıyı açıyor. Ben de diyorum baba daha önce açıyordu diğer görevliler bu niye açmadı. “Gürkan onların dini günü bugün elektrikle alakalı bir halta dokunmaz, açmazlar kapamazlar.’’ Haaaaaaaaaaaaaaaaaaaa. Mesela adam gökdelenin tepesinde oturuyor ee asansörle çıkacak o zaman ne oluyor? Neye basacak? Asansörler o zaman da otomatik çalışıyor her katta mutlaka duruyorlar. Aklınıza gelebilecek her bir şeye çözüm bulunmuşlar. Ülkede çalışan kesim özellikle böyle aşırı dincileri toplum içinde çalışır hale getirmeye çabalıyor. Çünkü bu insanların sadece kitap okuyup dua ederek devletten onlarca para almalarından çok rahatsızlar. Genç bir Yahudi arkadaş “adamlar dua ederek ülkeyi kurtardıklarını düşünüyorlar ve bu yüzden de devletin kendilerine verdiği parayı hak ettiklerine inanıyorlar.” demişti. Tabi haliyle yeni nesil de ülkeye verdikleri vergilerden dolayı böyle beleş para kazanmalarına kızıyor. Ayrıca bu dindar kesim eskiden askere de alınmıyorlarmış “Biz din adamıyız askerde ne işimiz var..’’ deseler de. 2014 yılında devlet yavaştan “Haydi baba diğerleri gidiyor sizler de gideceksiniz.” demeye başlamış.

Bir gün elçilikteki ticaret ataşemizle yemeğe çıkıp muhabbet ettik. Ticaret Ataşeleri gittikleri ülkede Türk iş adamları ile bağ kurup o ülkeye ne ihraç ediyoruz , ne ithal ediyoruz veya gemilerle hangi mallar gelip, israil üstünden,ürdün’e oradan nerelere gidiyor, ülkede çalışan Türk firmalarını ve daha birçok detayı bilirler. Muhabbet sırasında hem Batı Şeria’da hem de bu bölgede marketlerde hep Türk ürünleri gördüm. Bu ülke ile olan ihracatımız oldukça iyi gibi gözüküyor da merak ettiğim konu Türk malları nasıl oluyor da Batı Şeria’ya gidiyor? Cevap çok şaşırtıcıydı.

–          Gürkan ülkeye ihraç ettiğimiz malların kalemi bellidir. Fakat bu ülke içinde satılan bir kısım ürünler Türkiye’nin direkt olarak buraya gönderdiği ürünler veya markalar değil. Yardım ürünleridir.

–           Yardım ürünün piyasa da ne işi var?

–          Türkiye’den çıkan yardım ürünleri UN’e teslim edilir. Sonrası Meçhul. Tüneller vasıtasıyla Gazze’den İsrail ve Batı Şeria pazarına satılır. Türk yardım ürünlerini ta Lübnan sınırına kadar bulabilirsin. Normalde bu ürünlerin iç pazarda satılmaması gerekiyor. Bizim ihracat listemizde de yoktur o ürünler.

–          O tüneller ne kadar büyük olabilir ki? Bu kadar mal nasıl geçer?

–          Kamyonların geçebileceği kadar.

–          Hımmm.. Gazze’ye para lazım, onlar da gelen yardım ürünlerinin fazlasını satarak bir şekilde mücadeleye devam ediyorlar demek ki.

–          Evet, aynen öyle.

Tam oralarda pedalladığım dönemlerde Mısır’da Gazze’nin yeniden inşaası için Müslüman devletler bir araya gelmiş ve çimento, kum, demir ve daha birçok inşaat malzemesi konusunda destek çıkacağını söylüyorlardı. Bu desteklerin şehir inşaasında kullanılıp kullanılmadığı ise gene bir soru işareti. Gazze’ye gidemediğim için bisiklet üstünden farazi yorum yapmak olmaz, tek taraflı bir bilgi akışım var şu anda. O tarafı da gezmek lazım. Fakat daha önce de dediğim gibi; Filistinliler oraya gitmemi istemiyorlar. Buna da çok şaşırıyorum.

Ayrıca ticaret ataşemizle yaptığım konuşmada da dış ticarette en iyi olduğumuz ülkelerin başında İsrail geliyor demesi de aynı bir bilgiydi. İlk Üçterler.

Bir başka gün de askeri ataşelerimizle buluşuyorum ve gene bölge hakkında bilgi alıyorum. ‘Gürkan kuzeyde bir nokta var. Türk Halkı, gençliği bu hikâyeyi bilmeli. Yazan çizen olmuştur ama seninki farklı olacaktır. Tam olarak yerin adını veremeyeceğim fakat sen orayı da bulursun. Bundan eminim.’ Humm komutanın anlattıklarını dinleyince çok şaşırdım. Giderim dedim tabi o noktaya sıkıntı yok.

Tel Aviv’de kaldığım günler içinde 29 Ekim resepsiyonuna katılma fırsatım da oldu. Bu resepsiyonda İsrail Türk Yahudi Derneği Başkanı ile tanışıp daha sonraki günlerde kendisi ile Türkler, Yahudiler, Müslümanlar ve Türkiye üzerine de bir röportaj yaptım. Bir gün bir yerlere yazarım bu röportajımda neler konuştuk. Ayrıca gene aynı gecede Çerkez topluluğu başkanları ile de tanıştım ülkenin kuzeyine doğru çıkacağımı söyleyince haber et bizlerin misafiri olursun dediler.

Osmanlı döneminde ki TelAviv şehrinde Osmanlı’ya ait bir saat kulesi ve Cemal Paşa’nın knakladı ğı bir valilik evi varmış. Türkiye Cumhuriyeti bu konu en baştan restore edip 50 seneliğine de kiralamış. Ve bir müze haline getirmiş. Bu müzeyide gezme fırsatım oldu.

Müzenin açılacağı tarihte İsrail ile aramız kötü olduğundan bizde yaptığımız bu müzeyi ceza olarak açmamışız.  Restorasyonunu, biz yapmışız, içerde anlatılan ve gösterilen her şey Osmanlı İmparatorluğunun o dönemki tarihi ile alakalı olacak fakat bu müzeyi açmıyoruz.

Hemen hemen her gün tur operatörleri tam da müzenin önünden turistlere bölgeyi gezdirmek için turlarına başlıyorlar. Hatta o gün bizler içeri girerken tur operatörünün gözleri parladı “Acaba açaçaklar mı?”

Bir iki gün daha Tel Aviv’de vakit geçirdikten sonra tekrar yola koyuldum.

Sahil şeridinde yeni villalar gökdelenler yapılmaya devam ediyor. Fakat hepsinde önce bisiklet yolunu yapıp bitirmişler. Şantiye önünde bisiklet park alanı dikkatimi çekti. Bu durumun aynısını İskandinav ülkelerinde de görmüştüm. İnşaat alanına giden bisiklet yolunu önce bitiriyorlar böylelikle yakında oturan işçiler ulaşımını bisikletle yapıyorlardı.

( Yer yüzünde yaşayan her canlıya aynı şevkat gösterilmeli)

O gün yol alırken hava bir anda kapadı. Aha yağmur yağacak. Yahu keşke bir İsrailli evine davet etse de bir de onların misafirperverliğini görsem. Derken yağmur bir anda başladı. Aboooo baya hızlı iniyor. Hemen bir ağacın altına geçtim, yağmurluklarımı çıkartacağım. Yoksa bu yağmurda donuma kadar ıslanırım. Tam yağmurluğumu giydim, yanımdan geçen araba ilerde durdu sonra geri geldi. Bir süre önümde durduktan sonra pencere açıldı.

–          Hemen ilerde evim var. İstersen gel bu akşam bende kal. Sıcak çorba da var.

–          Tamam.

Yukarı bakıp gülümsedim ve teşekkür ettim. : )

Evine davet eden İsrail’li arkadaşın adı Marion. Kendisi bir müzisyen. Evinin bir kısmını stüdyo yapmış. Genellikle doğum günü partilerinden, davetlerden para kazandığını söyledi. Arada bir de rock barlarda sahneye çıkıyormuş. Sohbet sırasında “ülkede sporcu ve sanatçının hiç bir önemi yok” dedi. Genellikle bu iki kesimde dünya çapında bir şeyler başarmak isteyenler ülkeyi terk ederlermiş. Ancak yurtdışında uluslararası başarılar elde ederlerse işte devlet o zaman bir el uzatırmış. Bu benzer hikayeleri Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerde daha öncesinde de dinlemiştim.

–          Gürkan aslında açık söylemem gerekirse seni gördüğümde eve davet etm konusunda biraz tereddüt ettim.

–          Neden?

–          Türk bayrağını bisikletin arkasında geç fark ettim. Sizin ülkede İsrail pek sevilmez.

–          Geldin mi Türkiye’ye?

–          Evet.

–          Peki neden davet ettin beni evine?

–          Askerden sonra ben de sırt çantamla dünyayı gezdim. Çok ülke gezdim gördüm. Gezen insanın sıkıntılarını dertlerini biliyorum ki sen bunu bir de bisikletle yapıyorsun. Düşüncelerin yaşadıkların tecrübelerin farklıdır. Gezip görünce olaylara bakış açın da değişiyor bunu biliyorum. Bu şekilde düşünüp seni davet ettim.

–          Teşekkür ederim Marion doğru düşünmüşsün. : )

Daha sonrasında evde 5 kişi olduk, Marion’un arkadaşları da geldi. Carmel, Kran, Adam. Muhabbet sırasında şöyle bir söz de söylendi “Gürkan biz bu savaşın bitmesini istiyoruz. İnan bana şu anki İsrail hükümetini kim seçiyor onu bilmiyoruz fakat 38 yaşında biri olarak şu zamana kadar oy verdiğim birilerinin başa gelmediğini söyleyebilirim.” Bu arada Marion Gazze’ye gidip gitmediğimi sordu. Hayır gitmedim dedim.

–          Sen bir gezginsin, nasıl olur da oraya gitmedin. Oraya gidip görmek zorundasın!!

Vay arkadaş Filistinli oraya gitme diyor İsrail’li git diyor. Ben bu işten bir halt anlamadım. Gazze’ye girmek için özel izinler gerekiyor. Öyle elini kolunu sallayıp giremezsin. Bu izinleri alabilir miyim? Büyükelçilikte konuyu konuştum, belgeleri veririz fakat büyük ihtimal içeri giremezsin dendi. Şimdi aşağı in yukarı çık sonra haldır haldır ülkeyi gez olmaz. İsrail vizem bir aylık ve şu zamana kadar her iki bölgede de vakit geçirip pedal çevirdim. Önce yukarı doğru gideceğim bölgeye ikinci defa geldiğimde de -ki bu seneler sonra olacak- o zaman aşağı tarafı gezerim. Dediğim gibi acelem yok dünya turu dediysem tek bir daire atıp bırakacağım demedim. Dünya’Yı geziyorum. ( Sonrasında ssrarla oraya gitmemi istemesinin sebebini öğrendim. Gidip kendim görüp yazmayı tercih ediyorum) O gece Marion evine davet etmişti, fakat gece kendisinin işi olduğundan ve evde tek başıma kalmamak için Karmen’in evine geçtim. Karmen bölgedeki okulda sanat öğretmeniymiş. Heykeltraşlık uzmanlık alanı. O akşam bana çok güzel bir yemek hazırladı. Hani insan yaptığı yemeğe ruhundan da bir şeyler katar derler ya. Karmen yemek yaparken öyleydi. Yemekte haliyle süper olmuştu. Sohbetide oldukça keyifliydi. Kendisini tanıdığıma çok sevindim.

Sonraki gün yağmur dinmiş ve ben de kaldığım yerden yola devam etmiştim. Yol boyunca inanılmaz sayıda tarım arazisi de gördüm. Tarım arazilerinde çalışanlar Filistinliler. Fakat arazinin sahibi Yahudiler. İsrail’de tüm topraklar bir vakıfa ait. Yani kimsenin bir toprak parçası yok. Her şey İsrail devletinin. Falih Rıfkı Atay’ın “Zeytindağı” kitabını okumuş biri olaraktan şu sayfa hemen aklıma geliyor:

“Yafa’dan Kudüs’e kadar Yahudi Filistin’i bir kaç defa dolaştım. Filistin’in yeni kasaba köyleri Yahudi eseridir. Bu yeni değil, yepyeni bir Filistin’dir. Köylerinde akşamları smokin giyen İngiliz yahudisi muhtarlık eder. Kırmızı yanaklı Alman Yahudi kızları dilijanslar, üstünde şarkı söyleyerek bağdan köye dönerler. Müslüman Araplar ise bu insanların hizmetindedirler. Üzümü Arap gündelikçi sıkar. Şarabını Semiz Yahudi içer. Eski Filistin’de Arap Köy’ü, bir toprak yığınıdır. Bahçeler harap, insanlar çıplak, gözler hastalıklıdır. Yahudi Filistin’de kasabalar portakal kokuları ile düzgün şosalar, Frenk incirleri ile çevrilmiştir. Şubat ayında göğüsleri ve enseleri açık kadınlar, keskin kokulu gül demetleri ve olmuş portakallarla süsledikleri zengin otel salonlarında, gözleri engine dalmış Harp sonunu beklemektedirler.”

Aradan 100 yıl geçmiş.  Falih Rıfkı Atay’nın anlattığı detaylar günümüzde de aynı şekilde devam ediyor.

Haifa’ya gece geç saatlerde girdim. Takipçilerimden Erdem Korkmaz’ın arkadaşı olan Inbal beni uzun süredir takip ediyormuş. Haifa’ya vardığımı görünce kendisinde kalmamı rica etti. Fakat ilerleyecek gücüm kalmadığından şehrin dışında dağlara doğru bir alanda çadırımı kurdum.

Çadırı kurduğum yerin arkası ormanlık ve biraz da şehrin arka tarafı olunca bir anda bir sürü köpek ulumaya başladı. Oooo amma çok köpek varmış yahu burada derken dikkatlice bakınca bu hayvanların köpek olmadığını anladım. Valla çadırı kurdum bisikleti boşalttım bir daha toplanamam. Çakal’da olsanız genede değişmez bu olay söylim. Sayıları oldukça fazlaydı ve bölgelerini korumaya çalışıyorlardı. Yapcak bişey yok kendileri ile konuşmaya başladım.

–          Arkadaşlar sadece bir gece burada kalıp gideceğim. Lütfen çadıra girdikten sonra kimse sesini çıkarmasın çok yorgunum uyuyacağım.

Ve çadıra girip uyudum. Çakallar da bağrışmayı kestiler. Ee havyalar da haklı arazilerine ne idüğü belli olmayan bir yabancı girdi gölgelerine.

Sabah kalkıp Inbal’in davet ettiği eve gideceğim. Hayfa oldukça yüksek bir alana inşa edilmiş. Gideceğim yol gps’den çok dolambaçlı gözüküyordu, kestirme bir yol bulup oradan gideyim dedim. Hemen sol tarafımda şehre çıkan bir orman yolu vardı. O günden sonra dedim ki “bir daha kestirme kullananı ……………………….”. Önce köpekler saldırdı. : ) Baktım çok dişliler, bisikletten indim ben de onlara saldırdım. Sonra uzun bir sure %18’de tırmandım. Arkama baktım aşağıdan da yürüyerek turistler geliyor. Tarihi bir yer mi ki burası? Bir süre sonra yol bisikletle gitmek için imkansız bir hal aldı.%18 yeri tırmanmışım inermiyim aşağıya? Tabiki de hayır.  Söktüm bisikletin tüm çantalarını 200 metre yukarıda bisikleti itekleyebileceğim araziye kadar tek tek çıkardım. Sonra orada tekrar topladım. Ağaçların arasından ilerlerken geçeceğim noktada biri dua okuyordu. Dua bitsin de önünden öyle geçeyim dedim. Bu arada aşağıdaki turistler o durduğum alana kadar geldiler. Durduğum noktadaki su sarnıcının suyu kutsalmış. İnsanlar gelip ellerini yüzlerini yıkayıp o suyu içiyorlarmış. Tam karşıya oturup insanları seyretmeye başladım. Bir elma çıkardım. Ormanın içinde bir grup gezgin bir ben ve bir de dua okuyan adam. Adamın duası bitti, yanıma geldi.

–          Yukarı doğru çıkacaktın sanırım beni görünce durdun.

–          Evet duanızı bitirmenizi bekledim, dar alanda önünüzden geçmek istemedim. Tam olarak dini kurallarınızı bilmiyorum ayrıca bir acelem de yoktu.

–          Bisikletinle bu noktadan yukarı çıkamazsın. Yol çok dik, nemden dolayı toprak kaygan. Fakat bugün ben buraya senin için gelmişim. İkimiz bisikletini çıkartırız.

Bakış açısı hoşuma gitti. Dediği gibi bisikleti en tepeye itekleyerek oldukça zor çıkardık fakat çıkarmayı başardık. Kendisine çok teşekkür ettim. Tam gidecekten;

–          Hey şu 100 şekeli al.

–          Yok teşekkür ederim hiç gerek yok.

–          Sen yolcusun ve misafirsin lütfen. Almazsan üzülürüm.

Bu adamın bana 100 şekel gibi yüksek bir parayı vereceği aklımın ucundan bile geçmezdi. Hatta acaba ben kendisine para versem mi diye düşünüyordum. Kendime kızıyorum, bunca ülke gezmeme insan görmeme rağmen hala ön yargılarım var! Hala olaylar karşısında şaşırıyorum. Güzel bir tecrübeydi. Hatta sonrasında evine de misafir etti fakat arkadaşıma söz verdiğimi söyledim.

Bu noktadan sonra Inbal’in evi oldukça yakındı. Birkaç dakika içinde de zaten onun evine vardım. Kendisi ile ilk defa karşılaşıyorum. Oldukça samimi ve içten biriydi ve Türkçe konuşmak için dersler alıyordu. (Kendisi ile artık facebook’ta da Türkçe konuşuyoruz hatta benim tüm yazılarımı artık Türkce okuyor.) Neden Türkçe dedim? Hem ülkemizi hem de insanımızı çok sevdiğini söyledi. Kendisi doktora öğrencisi ve 4 üniversite bitirmiş.  ) Kocası Haifa’da özel bir şirkette çalışıyor.

Mütevazi bir apartman dairesinde yaşıyorlar. Bu arada İsrail’de ev kiraları uçmuş boyutlarda.  Satın almaya kalksan daha uçuk fiyatlarda. Yerlisi yabancısı herkes emlak fiyatlarından şikayetçi. 2 gün evlerinde misafir oluyorum. Bu süre içinde Inbal beni Bahai Bahçeleri’ne götürüyor. Bahai bahçesi olarak geçse de bu alan aslında bu dinin merkezi olarak kabul ediliyor. 10 milyondan fazla inananı olan bir din ve şu an dünyanın her ülkesinde bu dine mensup birilerini bulmak mümkün. Irkçılık sınıfçılık yapmayan herkesin dünya vatandaşı olduğunu savunan, inananlarının yardımlar yaptığı İran merkezli din de diyebiliriz. Peki, şu an merkezi neden İsrail? Osmanlı döneminde dinin temsilcileri bu bölgeye sürgüne gönderilmişler, Akko şehrinde vefat ettiklerinde de buraya gömülmüşler. Bahçeye girdiğimde önce nereli olduğum soruldu. Türk’üm dedim. Elime Türkçe broşür verdiler.

Hemen hemen her ülkede müze, sanat galerisi, tapınak, Kilise, Cami gezmişimdir, ilk defa bir yeri gezerken elime Türkçe broşür verdiler. Sonra bir gruba katıldık ve bahçe hakkında bilgiler vermeye başladılar.

Mesela bahçe çalışanları, onları budayan sulayan insanlar Bahai dininden fakat içerde turistlik gezi yaptıranlar Yahudi. Meclisleri buradaymış ve yılda bir kere toplanırlarmış. Bahçenin girişi de bedava, dini bir merkez olduğu için para almıyorlar. Bir bağış yapmanı da istemiyorlar. En azından o sıra benden istenmedi! 300 Şekel isteyenlerini de gördük Kudüs’de

Şehir içinde turladığımızda dikkatimi çeken bir banka oldu Arab Israel Bank. Büyük ihtimal ülkede bulunan Arapların kullandığı bir banka. Haife’deki şubesi de oldukça büyüktü. Gene şehirde gezerken toplu taşıma araçlarını kullanma imkanım oldu. Taksim’deki feniküler gibi burada da bir tane vardı ama bir farkla. : )

Bir gece de dışarı çıkıp şehri dolandık ve yağmur sırasında bir fotoğraf çekeyim dedim tam o sırada şimşek çaktı ve böyle bir manzara ortaya çıktı.

Inbal ile sohbetlerimiz sırasında ülkedeki askerlik sistemini anlatmasını istedim. 17 yaşından sonra ülkedeki tüm gençler kız erkek askere gönderilirler ve 3 sene askerlik yaparlar. Askerlik bitiminde 10000$ – 15000$ arası bir para gençlere verilir. Gençler de bu para ile askerden sonraki bir sene boyunca dünyayı gezerler. Sonra da ülkeye dönüp üniversiteye girerler. Yaş 21. Devlet askerlik yaptıkları için yurt veya ev kiralarında kolaylıklar yapar; ya hepsini öder veya belli bir kısmını. Eğitim bedavadır.  Kadınlar istedikleri zaman askerliği bırakabiliyor. Sağlık sektöründen hepsi bedavaya faydalanıyorlar. Tatile nerelere gidiyor dediğimde Tayland, Fas, Güney Amerika.. Haaa şimdi anlaşıldı işte bu adamlar neden Tel Aviv’de dalga sörfü yapıyorlar. Bu küçük dalgalarda ayağa kalkıp öğrenirsen yani zor olanı başarırsan, okyanus dalgalarında baya iyi dalga sörfü yaparsın. Şu anda dünyanın en büyük yazılım devleri hangi ülkeler? Japonya, Güney Kore ve İsrail. Tesadüfe bak ki her üç ülkenin nüfusunun %90’ı yurt dışı seyahati yapıp dünyayı geziyor. Seyahat etmek gezmek ve bir şeyleri yaratmak arasında büyük bir bağ var. Türkiye nüfusu 80 Milyon, 2014 yılında ülkeden çıkış yapan Türk vatandaşı sayısı 8 milyon. Vatandaşların 2 milyonu Gürcistan’a, 1 milyonu Bulgaristan’a, yarım milyonu Yunanistan’a, sonrasıda sıralama Almanya, İtalya, Suudi Arabistan diye gitmiş. Evet Inbal ve kocası bana şehri gezdirdiler tanıttılar, kültürleri ve halklar arasında düşüncelerini anlattılar. Güzel oldu burada da misafir olduğum.

Sabah erkenden yola çıkıp devam ettim. Sahil şeridinden kopup bu sefer Ürdün sınırına doğru gitmeye başladım. Tepeler ve yeşil alanlar da başladı. Ülkenin kuzeyi haliyle güneyine göre oldukça yeşil. Ana yoldan kopup ara yollara girdim. Ara yollara girince de daha büyük ve geniş Kiputzları görmeye başladım. Şimdi bu Kiputlzlar nedir? Bir çeşit kolonicilik sistemi. İçeride sadece Yahudiler yaşar. Arapları içeri almazlar. İçerdeki düzen de farklı. Her Kiputz’un gelir elde ettiği bir fabrika veya üretim yaptığı bir şey mutlaka var.  Fabrikanın ürünlerini iç pazara veya dış pazara sattıktan sonra elde ettiği gelir Kiputz’da yaşayanlara ortak dağıtılır. Her aile sırayla ana kapıda nöbet tutar. İçerdeki ev kiraları dışarıdaki kiralara göre oldukça ucuzdur. 1947’de bu alanlar birer kale görevi veya savunma hattı görevi yapmış. Kiputzlar’la Arap köyleri genellikle yan yanalar. Bir Arap köyünde bir köye öğlen namazına denk gelmiştim camiye girip cemaatle namazı kılıp dışarı çıktım. Tabi herkes Türk olduğumu öğrenince de evine misafir edip ağırlamak istemişti. Fakat ben o akşam Çerkez köyünde kalmak için söz vermiştim. Orada geçirdiğim süre zarfında bir öğretmenle tanıştım. Ve kalabalık grup arasında sorularımı sordum:

–          Merak ettiğim bir iki soru var. Müsaitseniz sizden öğrenmek isterim.

–          Tabi ki de memnuniyetle cevap veririm.

–          Dikkat ettiğim bir konu İsrail toprakları içinde Arap köylerinde camilerden ezan sesi çıkıyor. Bu yasak mı? Yoksa değil mi?

–          Hayır tabi ki de değil herkes ibadetini yapar, camisine gider.

–          Hemen yan tarafta okul var. Burası devlet okulu mu?

–          Evet İsrail devletinin bu köydeki Arap ilköğretim Okulu’dur.

–          Hangi dilde eğitim veriyorsunuz?

–          Arapça.

–          Nasıl yani ana dilde mi eğitim veriyorsunuz? Peki ya İbranice ?

–          Eğitimi ana dilde veririz. İbranice yabancı dil eğitimidir sonrasında bir de İngilizce öğrenirler.

–          Bu uygulama İsrail’deki tüm Arap okullarında geçerli mi?

–          Evet.

Avrupa’da birçok ülkede etnik kökenin fazla olduğu bölgelerde böyle bir eğitim sistemi açıkçası görmedim. Ayrıca Türkiye’de de etnik dile göre eğitim verilen bir devlet politikası ülkeden çıkarken yoktu şu anda var mı onu bilmiyorum. Arkadaşa teşekkür edip yola koyulacaktım ki 100 metre ilerimde bir arabayı durduran çocuklar şöför koltuğunda oturan genci dövmeye başladılar. Arap gençleri kendi aralarında kavga ediyor küfürleşiyorladı. 100 metre öbür tarafta bir İsrail polisi de bunları seyrediyordu. Olaya müdahale bile etmedi. Yanımdaki Araplar kız kavgası olduğunu söylüyorlardı. Ulan yazık derken çocuk arabanın gazına bastı gitti. Yan köyden bir çocuk bu köyden bir kıza gönlünü kaptırmışta falan da filan. Oooo geç baba geç millet Mars’a uydu gönderdi hala Kadın bu bu kadını sevdi. Keselim biçelim. İsrail Parlementosunda 4 farklı arap partisi olduğunu öğrendim. Neden tek değilde 4? Anlaşamıyorlarmış.

Akşam misafir olacağım aile Kafar-Kama köyünde otuyor. Köyün özelliği İsrail’de bulunan iki Çerkez köyünden biri, diğerinin adı da Rehania. Toplamda 4000 Çerkez’in yaşadığı iki köy. Çerkezler Osmanlı imparatorluğu çatısı altına girince bu bölgelere yerleşmişler. Çerkezlerin ilginç bir karakteristik özellikleri de gittikleri toprakları vatanları olarak bellemeleri. Mesela, Ürdün Kralı’nın korumaları Çerkezler. Ya da ülkede iyi konumlarda olan iş adamları gene Çerkezler. Sinan abiye köye geldiğimde bir telefon açıyorum gelip hemen köyün girişinden alıp eve götürüyor. Hanımı Silvia, kızları Şirin ve Neris. Burada da aynı şey oldu; ben bir gece kalıp gidecektim ama 5 gün kaldım. Üstüne o yılın zeytinini bile birlikte topladık. Neden bu kadar kaldım?

Zaman vardı kalabilirdim ve aileyi çok sevdim. İlk günden gidinceye kadar o eski duygular vardı. Sanarsın biz 5 gün önce değil de 15 sene önce tanıştık ve onları ziyarete gelmişim. Yemeklerdi, sohbetlerdi, yeni tecrübeler bilgiler her şey çok güzel ve samimiydi.

Kafar – Kama köyünde yaşayan herkes Çerkez ve Müslüman. Silvia köydeki okulda öğretmen. Evet, evet gene aynı durum var. Çerkez okulunda da ana dilde eğitim yapılıyor. Yani eğitim Çerkezce, yabancı dil olarak İbranice ve İngilizce. Bu okulda çocuklara bir sunum verdim, bir akşam da folklor derslerine katıldım. Neris bu okulda okuyordu ve okulun tüm imkanları vardı. Öğrenci ve öğretmen sayısı yeterliydi.

Şirin liseye geçtiğinden ve köyde lise olmadığından aşağıdaki Yahudi ve Müslümanların karma okuluna da gitmişti. Bir gün de onun okuluna gidip sınıfında öğrencilere sunum verdim. Sunumu dinleyen öğrenci ve öğretmenler çok şaşırdılar ve birçok soru geldi. Hatta öğretmen sınıftan ayrılırken  “Günümüzün Süpermenlerinden birisin” diyip bütün sınıfa alkışlattı. Şirin’in okulunu Sinan abi detaylıca gezdirdi. Okulda bir tarım arazisi vardı.

Okul kendi sütünü ve peynirini üretip okula gelir sağlıyordu. Ayrıca bu arazide çocuklar hayvancılık konusunda eğitim de alıyorlardı. Koyunlar, tavuklar, inekler, hurma ağaçları. Her şey dört dörtlük ve tertemizdi. Bir lisenin içinde böyle bir sistemin kurulması bence oldukça başarılı. Benzer durumu Hollanda Utrecht’de görmüştüm. Üniversitenin kendi tarım arazisi vardı ve öğrenciler veterinerlik eğitimlerini uygulamalı bir şekilde üniversitede rahatça alıyorlardı.

Yolculuğumda Haife’den direkt buraya gelmiştim. Kaldığım günlerden birinde ailecek Akka’ya geçtik. Sahil şeridindeki kale surları inanılmaz. Zaten kaleyi görünce yahu burasını denizden kuşatarak almaya çalışmak falan imkansız demiştim. Yani Napolyon, Cezzar Ahmet Paşa’ya karşı kafadan bir sıfır yenik başlamış savaşa ve zaten neticede yenilmiştir. Napolyon bu noktada durdurulmasaymış bütün doğuyu alabileceğini de notları arasına eklemiş. Şehirdeki Osmanlı yapıları hala duruyor hatta restore ediliyorlar. Zaten kale zımba gibi ayakta. Sanırsın kurdeleli açılışı dün yapılmış. : ) Özellikle belli başlı tarihi eserlerin yani turistlik değeri olabilecek eserleri İsrail restore ediyor.

Eee turizm geliri şart. Hicaz Demiryolları Müzesi’nin olduğu, Hicaz Demiryolları’nı kullanan, Osmanlının birçok eserini koruyan restore eden bir devlet ile karşılaşacağım hiç aklıma gelmezdi. Hatta pazar alanında yer alan Osmanlı arması inanılmazdı. Sırf daha yakından bakabilmek ve fotoğrafını çekebilmek için karşısındaki dairenin sahibinden izin alıp binanın balkonuna çıktım.

Gene bir Kafar – Kama köyünde Sinan abi beni bir alana götürdü. Mimar Sinan’ın çıraklık zamanında yapımında çalıştığı bir kervan saraymış o gittiğimiz yer de. Yani ne kadar doğru ne kadar değil bilemedim. Tabelada 1993 tarihi var belki de en son kazı çalışması o tarihlerde yapıldı. Neden restore edilmediği sordum. Sinan abi de; “Maddi güç lazım Gürkan o güç de bizde yok.” dedi.

Sinan abinin dediğine göre tarihi eser Çerkez mülkü içinde bulunuyormuş. Yukarıda şöyle bir şey demiştim. İsrail toprakları bir vakfa aittir, öyle babadan oğla veya kıza miras bırakma gibi bir durum yoktur. Fakat bu topraklar yani iki Çerkez köyü Çerkezlere ait. Ve ellerinde Osmanlı’dan kalma tapular var. Bu yüzden miras bırakabiliyor veya satabiliyorlar. “İsrailliler neden gelmiyor hiç?” diye sordum.” Satılık ev ve arsa yok”  dedi.

5 günün nasıl geçtiğini anlamadım. Silvia 5 gün boyunca bana Çerkez yemeklerinin en güzellerini yedirdi. Sinan abi gitmeden bir tahin pekmez hazırladı. Üstüne bir tütsülenmiş Çerkez peyniri verdi. Of off… Ve ayrılık zamanı geldiğinde üzgün ve sessiz bir şekilde arkama bir kere bakıp el sallayarak bu yuvadan da uçup gittim. Yolculuğumda tanıştığım birçok aile gibi bu aileyle de iletişimimi asla koparmadım hala sohbet ederiz.

Şimdi geldi şu Tel Aviv de askeri ataşemizin dediği noktayı bulmaya. Acaba nerede, Galilee Gölü’nün arka tarafında olacaktı. Bu arada gene deniz seviyesinden 200 metre aşağıya doğru indim.Bu gölün batı tarafında Hz. İsa’nın vaftiz edildiği alan var. Hazır buradan geçerken o noktaya da uğrayıp bir bakındım. İnsanlar suya girip ibadetlerini yerine getirip hediyelik eşyalarını da aldıktan sonra tekrar geldikleri şehre veya civardaki turistik bir yere gidiyorlar.

Bulmaya çalıştığım yer ise gölün doğu kısmında. Golan tepelerinin tam eteklerinde bir yer. Fakat şu ana kadar bulamadım. Ayrıca bölgede yaşayan bir İsrail’li de Golan tepelerinin o tarafta Hicaz Demiryolu’nun yıkık köprüsünü de görmen mümkün demişti. Şimdi öncelik köprü değil. Fakat tepeye doğru çıkıyorum çıkmasına da benim bu yönde ilerlememem gerekiyordu. Geri döndüm ara bir yola girdim. İn cin top oynuyor, kimsecikler yok. Bir Kiputz’un önünden geçiyorum, biraz daha ilerliyorum işte buldum sonunda. Evet, buradan sağa girelim bakalım.

Birkaç seranın içinde toprak bir yolda ilerlemeye başlıyorum ve sonunda dalgalanan Türk bayrağını görüyorum. Burasının enteresan bir özelliği var. Alan Türk toprağı değil. Gene bu alanda herhangi bir şehit Osmanlı askeri yok. Fakat buna rağmen Türk bayrağı sürekli dalgalanıyor.

Türk havacılık tarihinin ilk şehit pilotları olan Fethi Bey ve Sadık Bey’in 1914 yılında dünyanın ilk en uzun seferini yaparken uçaklarının düştüğü nokta ve bu noktaya da Osmanlı İmparatoru bir anıt yaptırmış, neresi bu nokta? Şu zamana kadar gelen kimse bu noktayı tam koordinatı ile bir yere yazmamış. Bu görev de haliyle bize düştü.

ALTIN KANATLAR NEREDE DÜŞTÜ ve PİLOTLARIN ANISINA DİKİLEN ANIT

Galilee Gölü’nün doğu cephesinde Ma gan köyüne gidip 98. yoldan 92. yola dönüyorsun solundaki Kiputz adı “HaOn”. Tam karşı tarafında da stabilize bir yol var. Zaten tabelaları göreceksiniz Golan tepelerinin altında Galilee gölüne tam karşıdan bakıyor. Manzarası 10 numara.

Ee peki bu bahçeyi kim yaptı bu ağaçları kim dikti büyüttü. Bu anıtı kim burada buldu. Türkler veya bölgede yaşayan Araplar mı? Hayır Kendisi aşağıdaki Kiputz’da yaşıyor. Fakat yanına da nasıl gideceğimi bilmiyorum. Kiputzlara girmeyi daha önce hiç denememiştim. Anıtın hemen arka tarafına çadırımı kurarken bir araç geliyor. Bölgeyi gezen İsrailli turistler, biraz sohbet ediyoruz. Bu anıt kimler içindir neden yapılmıştır onlara anlatıyorum.

Biz zaten biliyoruz diyorlar. “Dünyanın ilk en uzun uçak seferidir bu proje.” Hayda bak adamlar biliyor gördün? Hava kararıncaya kadar o mekana farklı aralıklarla 7 araç İsrailli turist daha geliyor. Noktanın İsrailli’ler arasında bu kadar popüler olduğunu bilmiyordum. Aslında ülke tarihine bir değer katacaksan çok ciddi bir nokta. “Dünyanın ilk en uzun uçak seferinde, uçakların düştüğü nokta. 1914 yılına kadar yapılmış en uzun uçuş seferi.” Oldukça önemli. Osmanlı o dönemde bunu yaptırıyor çünkü daha biz bitmedik, çok güçlüyüz falan filan hikayes.

Çadırı kurduğum alan deniz seviyesinden 200 metre aşağıda. Öyle bir rüzgar esiyor ki eğer çadırım bu ağaçlık alanda değil de arazide olsaydı bütün gece uyuyamayabilirdim. Sabah eşyalarımı toplayı saat 7 gibi Kiputz’un oraya gittim. Kapının önünde bağırıyorum ediyorum hiç kimse açmıyor. Derken kapı açılıyor. Bir adam yanıma gelip ne istediğimi soruyor. Bisikletle Türkiye’den geldiğimi ve dün anıt mezarda kaldığımı söylüyorum. Bu anıt mezara bakan kişi nerde diyince de hemen evini gösteriyor:

“Adamın orada git gör mutlu olacaktır.”

Hım sanırım çok uzun zamandır kendisini ziyarete gelen kimse yok. Kiputz’un içini inceleye inceleye adamın evine gidiyorum. Kapıyı çalıyorum ve yaşlıca bir adam bana bakıyor sonra bisikletime bakıyor.

–          Merhabalar Yerach Paran arıyordum?

–          Merhabalar, Türk müsünüz? (bisikletin arkasında bayrağı görüyor)

–          Evet. Dün akşam Altın Kanatların Anıtının orada gece çadır kurup uyudum.

–          Cidden dün gece orada mı kaldın?

–          Evet.

–          Gel gel içeri gel.

Hanımına haber veriyor, o da hemen geliyor.  Salondaki masaya oturuyoruz. Aralarında İbranice konuşuyorlar karşılıklı bir şekilde, oturuyoruz. Birbirlerinin ellerini tutuyorlar, gözleri doldu her ikisinin de, heyecanlılar görebiliyorum.

–          Pardon kimsiniz adınız nedir? Neden buraya geldiniz?

Kim olduğumu ve neler yaptığımı anlattım,

–          Buraya sırf Altın Kanatları görmeye gelip orada kamp yapan ilk kişsiniz biliyor musunuz?

–          Evet, tahmin ettim.

–          Biz o alanı bunun için yapmıştık siz Türk vatandaşlarının gelip çevresinde kalmasını hayal etmiştik yıllar önce. Bu hayalimizi gerçekleştiren ilk kişi oldunuz. Orayı nasıl yaptığımızı size anlatmak isteriz.

–          Lütfen.

Ben böyle kibar iki insan daha görmedim. Öğretmenlermiş okula gideceklerdi, benden dolayı ilk derslerini iptal ettiler ve bana bir kahvaltı hazırladılar.

Bu anıtı kendisi ilk 1957’de görmüş. O sıra anıtın çevresinde tarım işi ile ilgileniyormuş. 1990’da anıtın tarihini araştırmaya başlamış. Anıt ilk olarak 1940 yılında fark edilmiş. Araştırmaları sonucunda eski gazete arşivlerinde ‘Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ulusal Yas’ başlıklı yazıyı da bulmuş. Konu bu bölgede düşen uçakla ilgili. Gazetede uçağın gökyüzünden kanatları kırılarak düştüğünü anlatmış. Motorda herhangi bir yanma patama olmamış. Bölge halkı anlamamış ve çok korkmuş. Çünkü uçağın icadından 11 sene sonra böyle bir şeyin yapılması inanılmaz. Kimse bilmiyor o düşenin ne olduğunu. Kaymakam telsizle İstanbul’a bildirmiş. İstanbul’dan bir heyet gelmiş. Naaşları almış. Fethi ve Sadık Beyin naaşını Şam’da Selahiddin Türbesi’ne kaldırmışlar.

Osmanlı padişahının bölgede yaptırdığı bu anıt 3 parçadan oluşuyor. En altta 40 Kilometre ilerden alınmış Roma döneminden kalma bir taş. Ortadaki taş bu bölgeden alınmış ve taşıyıcı görevinde. Tepedeki taş Kudüs civarlarında bir taş ocağından alınmış ve üstüne Osmanlı alfabesi ile Fatiha Suresi yazılmış.

1996’ya kadar etrafına duvarlar örmüş, çevresini ıslah etmiş. Bölgede su olmadığından diktiği ağaçları 2 sene boyunca aşağı köyden arabasına koyup getirdiği sularla büyütmüş. 1998 yılında elçiliğe mesaj atmış. Böyle bir yer var gelin bakın diye. 1 sene boyunca cevap gelmemiş. Sonrasında bir ikinci mesaj atmış. Sulama için plastik borular gerekiyor bunu finanse edebilir misiniz demiş.  Bu arada alana hem İsrail hem Türk bayrağını dikmiş. Rüzgardan Türk bayrağı yırtılıldıkça dikmiş. Destek gelmeyince plastik su borularını ve depoları döşemiş. Alanı sulamaya geçmişler. Ve Türk büyükelçisinden bir mesaj gelmiş, bu alanı görmek istediklerini söylemişler. 1999 yılından sonra bu alana Türk devleti belli bir ödenek ayırmış. Adam yaşlandıkça onun çocukları, çocuklarından sonra da torunlar bu alana bakmaya başlamışlar. Türk Devleti şuan sadece ağaçların gübre paralarını veriyor. Bunun dışında aile buranın bakımı ile gönülden ilgileniyor.  Tam 100 yıl sonra Şubat 2014 yılında Fethi ve Sadık beyin düştüğü bu bölgede anma töreni yapılıyor. Bu alana sahip çıkan bu aile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne Hava Kuvvetleri Komutanlığına davet edilip misafir ediliyor ve kendilerine şeref madalyası veriliyor. Şuanda hafta içleri bu alana İsrail’de ki okulların öğrenciler  haftasonları da Yerli turistler geliyor.

Adam hikayeyi böyle anlatırken karşısında gözlerim doldu. Kalktım kendisine sarıldım ve teşekkür ettim. Bana teşekkür etme Katy’e teşekkür et, onun emekli maaşı ile yaptım orayı.. HAHAHHA. Ona da gidip sarılıyorum.

Bir süre daha bu güzel insanlarla vakit geçiriyorum. Sonrasında ayrılmak üzere dışarı çıkıyorum. Bisikletime gidip çantamın için Türk Lokumu çıkartıp kendisine hediye ediyorum. : )… (Bu bisikletin çantasında neler var neler hey gidi hey  Noel baba)Sonrasında yoluma devam ediyorum  Seyahatimin bu ayağında ülke politikasından dolayı yapılan yanlışları o ülke içinde yaşayan tüm topluma mal edemeyeceğimi kilometre kilometre yaşayarak bir kere daha görmüş oldum.

Sonraki günde İsrail’e tatile gelen Özlem ve Julien çifti ile tanışıyorum. Onlar da sırf benle tanışmak için ülkedeki tatil programlarını değiştirdiler. Beit She’an şehrinde buluşup bölgede yer alan bir vahaya gittik diyebilirim. Böylelikle bu kadar çöl seyahatinden sonra ilk defa da bir vahaya denk geliyorum.

Sonrasında İsrail’in kuzey sınır kapısından direkt Ürdün’e geçtim.

Sınır kapısı bomboştu birkaç Filistinli öğrenci vardı. İsrail’de Akko’da yaşıyorlar fakat üniversiteye Ürdün İrbit’e gidiyorlardı. Yani İsrail tarafına yaşayan Araplar veya filistinliler bu sınır kapılarını oldukça rahat kullanıyorlar. Ürdün’de ki Filistin’liler İsrail trafında yaşayan arapları vatan haini olarak görüyorlar.  Fakat bu geçişlere de izin veriyorlar.

Burası hayatımda geçtiğim en kolay sınır kapısı oldu. Arkadan da bir İsrail aracı geldi ama içindeki adam Arap ve aracın plakası İsrail plakası. Ee nasıl geçicek bu derken adam durup aracın plakasını Ürdün plakası ile değiştirdi.  Bu da şey gibi oldu 2001 yılında Kıbrıs’da öğrenciyim rumlar kapılarını Kıbrıslı Türklere açtılar.  Kıbrıs’da yaşayan Türklerde Rum tarafında ki Nufus müdürlüğüne gidip hem kendilerinin Rum kimliklerini aldılar hemde Savaştan sonra doğmuş çocuklarını kayıt ettirip onların da kimliklerini aldılar ( Böylelikle Avrupa ve İngiltere yolu daha rahat açılmıştı)  Burda da adamların elinde İsrail Pasaportu var ABD kapısı hep açık.

Ürdün’den Suudi Arabistan’a geçme zamanı, haydi bakalım. Önce gidip şu Suudi Arabistan vizesi çıkmış mı çıkmamış mı ona bakayım

Filistin – İsrail Fotoğrafları

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!