Ocak ayında Moskova’dan St. Petersburg’a bisikletle gitmek – Rusya

Gürkan Genç tarafından 6 sene önce yayımlandı
34 dakikada okuyabilirsiniz

RUSYA ROTASI

2011 yılında yeni yıla Japonya Onimichi’de girdim. 32. yaş günümü Japonya’da Kushimato’da kutladım. 2012 yılını ve doğum günümü Ankara Türkiye’de. 2013 yılına Moskova’da girdim. Tabii şimdi Moskova’da yeni yıla girilince kutlamaların merkezi neresi olur, Kızıl Meydan. Ee hadi bakalım gidelim. Orhan, ben ve Orhan’ın tatile gelen kuzenleri ile beraber Kızıl Meydan’a gittik. Adamlar barikat üstüne barikat koymuşlar. O elimi kolumu sallayarak gittiğim Kızıl Meydan’a 6 farklı güvenlik kapısından geçerek ulaştım. Meydan hınca hınç insan dolu fakat -15 derece. 2 saat dışarıda fişekler atılacak diye beklemek adamı hasta eder. Meydanın dışında bir kafeye gidip oturalım dedik, kapılar kapanmış. Yahu ne içeri ne dışarı adam çıkartıyorlar. Hayır anladım içerisi kalabalık olur almazsın da dışarı niye bırakmıyorsun?  Bir süre sonra zaten sadece pasaportu olanları içeri almaya başladılar. Yani bu ülkede öyle nüfus cüzdanı gibi bir kart yok. Ehliyet vardır, bir de herkesin pasaportu vardır.

Rusya’da her bireyin pasaportu var. Nerdeyse bedavaya verilir. Bizde 10 senelik pasaport 513 TL. Dünyanın en pahalı pasaportu bizdedir. ÇİPLİ hahah. Ulan sanarsın altın işleme falan var. Ağa 513 TL nedir yahu? Ama hep böyleydi, ben kendimi bildim bileli bizim ülkemizin pasaportu hep pahalıydı. Hatırlıyorum 16-17 yaşlarında böyle yurt dışına falan çıkmayı düşündüğümde pasaport fiyatını duyunca çok şaşırmıştım. Hatta ürkmüştüm. Bir genç üzerinde bıraktığı etki; o ne lan? Salla gitsin ne dışarısı, sittir et!! Çıkmam dışarı gerek yok. Yurt dışına çıktığında ve ülkene baktığında durum anlaşılıyor. Senelerce dışarı çıkartılmamaya çalışılmışız. Yahu yoksa o pasaport dediğin şey neden pahalı olsun arkadaş? Tamam bu fiyata getiri kesinlikle iyidir devlete. Fakat yap Avrupa ülkeleri ile aynı fiyat, 80 milyon nüfusun var. Sürümden kazan yahu. İmkanı olan olanağı olan çıksın dışarı gezsin, korkutma gençleri. O defter parçasının maliyeti 15 TL değildir diye düşünüyorum. Matbacı arkadaşlar daha iyi bilir. Tamam eskiden gezmememiz için o kadar yüksek yapmışlardı sonrasında da alışkanlık oldu öyle kaldı sanırım. Yeni de zam gelmiş ama iyi gelmiş. Ben 415 TL almıştım. 100 TL yuh “Gezmeyin arkadaş, bi bok yoktur dışarıda, ne etcen gezip görüp, milletin aklını bulandıracaksın? Unutulmuş konuları hatırlatacaksın veya hiç bilinmeyen mevzuları ortaya çıkaracaksın. GEZME!!!!” Bu ülkenin genci gezecek, ben de ufakta olsa yardım edeceğim. “Gürkan Genç Gezgin Bursu” uçak bileti otobüs bileti, ne bilim projesinin bir bölümüne destek. Belki iyi bir birikim olur, o halde al git Türkiye turu yap bize de anlat neler gördün. Belki İpek Yolu’na gönderirim biriken paralarla, git gez gör ne var ne yok. Senin gözünden görelim. GEZECEKSİN. Bu ülkenin geleceğini belirleyecek insanların gezmesi görmesi gerekiyor!!

Çadır olmayınca malum ilerleyemedik. Eh o halde ekipmanı yenileme zamanı geldi demiştik. Başka eksikler de vardı. Onları da tamamlamak gerekiyordu. Atılım Üniversitesin’den benim için yaptırdığı nefes alabilen t-shirtler’den bir adet, Globalstar Avrasya’dan lityum piller, Efor Bisiklet’ten 2 adet kar lastiği, Güngörler Bisiklet’ten bir adet ayakkabı kılıfı ve The North Face’den çadır. Atlas Outdoor’dan 2 Termos. Ayça Moskova’ya geliyorum beraber gezelim diyince can kurtaranım da Ayça oldu. : ) Dışişleri Bakanlığı’nın kargosunu meşgul etmeyelim. 3 gün gibi kısa sürede tüm bu malzemeleri topladıktan sonra Ayça da Moskova’ya geldi.

Şimdi gezi olayı içine yoğun bir iş hayatı olan kadın girince olay daha komplike bir hal alıyor. En ince detayına kadar gezilecek yerler gün gün belirlenmiş, hangi saat nerdeyiz nereye gideceğiz hepsi hazır. Önce kızıl meydan ve oradaki müzeler. Hemen metroya atlıyoruz, kısa süre sonra durağa varıyoruz. Durağın birkaç çıkışı olduğu için hangisinden çıkacağız bir türlü karar veremedik. Yahu müzeler bedava, bu insanlarda çocuklarını müzelere götürüyorlar o halde çocuklu bir ailenin peşine takıl. En mantıklısı budur. O koridor bu koridor derken dışarı çıktık. Tabi artık kızıl meydanın nerede olduğunu biliyorum, çıktığımız yer kızıl medyanın ta arka tarafı! Ulan bu formül tutmadı ya! Demek ki her aile çocuğunu müzeye götürmüyormuş ve biz neredeyiz?

–          Aa Gürkan Bolşoy Tiyatrosuna geldik.

–          Hadi yaa?

–          Madem geldik buraya kadar hemen bilet alalım hafta sonu gideriz.

–          Dur o zaman sıraya girelim.

Arkadaş gene girdik sıraya. Ulan kapı nerede biz ta neredeyiz. Kafadan bir veya iki saat gene gitti.

–          Gürkan sen sırada bekle ben bir bilgi alıp geleyim.

–          Tamam.

Tiyatro binası ile biletleri aldığın bina arasında minik bir sokak var. Adamlar bilet yerini tiyatrodan ayırmışlar. Hakikaten önü sağı solu çok kalabalık. Bolshoi (Bolşoy) Rusça’da büyük anlamına da geliyor. Rusya’da Opera ve Bale gösterileri büyük tiyatrolarda oynatılıyor. Benzerinden bir adet de St. Petersburg’da var. Bolshoi Kammeny Tiyatrosu. Drama oyunları bu salonlarda oynatılmıyor. Onlar da Maly Tiyatroları’nda yani küçük tiyatrolarda oynatılıyor. Dünyaya nam salmış bir tiyatrodur. Moskova’da ki 1824 yılında, St. Petersburg’daki 1886 yılında kurulmuş.

Osmanlı İmparatorluğu’nda opera ilk olarak 3. Selim döneminde sergilenmiş. Osmanlı’nın sanata olan düşkünlüğü zaten oldukça meşhurdur. 1761 yılında – 1808 yılında bu opera olayı da gelen misafirlere, özel konuklara saraylarda gösterilmiş. Fakat o dönemlerde sanatın bu dalı için ayrı bir yapı inşa edilmemiş ve zaman içinde halkın eğitim seviyesi ile de birebir olarak gerekli gelişimi gösterememiş. Türkiye’deki ilk büyük tiyatro 1933’de sergi sarayı olarak açılan 1948’de opera binası haline dönüştürülen Ankara Opera Sahnesi, Büyük Tiyatro’dur. Bu salona birkaç defa gitmişliğim vardır, en son olarak da bir arkadaşımın bale gösterisini seyretmeye gitmiştim. Bolşoy Tiyatrosu’nun yapılışı ile bizimki arasında nerden baksan 124 yıl var. Vay be.

–          Gürkan yer buldum fakat para yetmedi 6000 ruble daha lazım.

–          Neeeeeee? Kaç kuruş yahu bilet?

–          Bir bilet 6000 ruble.

–          Ohaa. Ne diyorsun ya..

Bir bilet 355 TL. Ee, boru değil 124 yılın farkı da bu olsa gerek. Türkiye’de 45 TL ile 35 TL arasında değişir bu fiyatlar. Tamam, bu bileti aldık almasına da bir sıkıntı daha var. Kıyafetler.  Biz bugün bu tiyatroya gelmeyi planlamıyorduk ki. Bilet almaya gelmiştik sadece fakat oyun bugünmüş. Hafta sonu sergilenecek oyunun kişi başı fiyatı 600 TL. Ulan ben bu paralara ülke geçiyorum yahu inanılır gibi değil. Bolşoy Tiyatrosu’nun bir kılıf kıyafet kuralı var. Öyle günlük kıyafetlerle gelemezsin, kapıdan geri çevrilme ihtimalin yüksek.

İkimizin üstünde de spor kıyafetler, salona giriyoruz. Önce gene vestiyer olayı. Fakat bu sefer durum daha da farklı. O vestiyer bölümünde kadınlar, çocuklar, adamlar botlarını çıkartıp, şık ayakkabılarını giymeye başladılar. Herkesin saçlar yapılı, kimilerinde papyon falan var. Hanımlar da şık, gece elbiseleri. Bizde… Vibran taban botlar, grotex kıyafetler. Zaten bakışlarda bizim üzerimizde. Hani içeriye de almayabilirler. Fakat tatil dönemine denk geldiğimiz için şanslıyız yoksa o kadar parayı verip içeriye de giremeyebilirdik. Salonda oturacak yer yok. Tüm biletler satılmış durumda.

–          Ayça umarım biletlerin koltuk numarası iyidir.

–          Bilmiyorum Gürkan bilet üstünde yazanları anlamıyorum ki.

N sırası şurada buldum. Aa iyi arkalarda ama yüksekteyiz yahu fena değil. Arkamı dönüyorum Ayça yok. Teyzenin tekinin peşine takılmış. Bağırıyorum duymuyor yapacak bir şey yok en öne gidiyorum.

–          Gürkan yerimiz burasıymış.

–          Dalga geçiyorsun.

–          Bak harfler tutuyor sayılarda, teyze gösterdi.

–          Bize Başkanın yerini vermişler yanlışlık olmasın hahahaha!

Dünyanın en iyi oyunlarından biri olan Tchaikovsky’nin (Çaykovski) Fındıkkıran oyununu dünyanın en ünlü tiyatrolarından birinde Büyük Bolshoi (Bolşoy) Tiyatrosu’nda en ön sıranın ortasında seyrediyorum. Dedim ya başkanın yeri. Bisikletin büyüsü bunlar. Uçakla gelsem bu noktaya değil 6000 – 60000 ruble versen bulaman bu yeri yok böyle şans. Yanımızda da iki tane yaşlı teyze, öbür yanımızda da bir aile 10 yaşındaki çocukları ile birlikte gelmişler. İyi hadi bakalım seyredelim nasılmış?

Gösteri, sunum, müzikler nasıldı diye anlatmaya çalışsam beceremem. Ben böyle bir sahne böyle bir senkron, sunum, müzik, yetenek, oyunculuk görmedim. Çok mu abarttım acaba? Sanmıyorum… Oyundan çıktıktan sonra ikimiz de konuşmuyoruz. Ayça da ben de büyülenmiş gibiydik. Sanki bir rüyanın içindeydik bitti ve uyandık. Hayatınızda böyle büyüleyici fırsatlar çok az denk gelir önünüze, salondan çıkarken aklımdan geçen tek şey ne iyi etmişim de şu tura çıkmışım oluyor. Yani neleri görüyorum. Yoksa Moskova’ya Bolshoi’a geleceğim de bu tiyatroyu seyredeceğim. 😀 Ayça’ya da buradan teşekkür ediyorum. Muhteşemdi. Moskova’ya gezmeye geliyorsanız kesinlikle gidilecek bir nokta. Evet, biraz pahalı fakat böyle muhteşem bir sahneyi ömrünüz boyunca unutmazsınız.

Bir günü tamamı ile metro hattına ayırdık. Şekilde gözüktüğü üzere metro hattının tamamını da bir günde gezmenizin imkanı yok. Şu görünen kahverengi hat üzerinde bulunan tüm duraklarda durduk. Yuvarlak olan. Peki neden?

Olaya gel olaya!

Rusya Metrosu 1935 yılında yapılmış; ilk hat 11km ve bu hat üzerine tam 13 adet istasyon kurmuşlar. 2012 yılına gelindiğinde Moskova metrosu tam olarak 313km uzunluğunda ve 188 metro istasyonundan oluşmaktadır. Ayrıca Kevisnkaya hattında bulunan yaklaşık 6 durak da nükleer silahlara karşı özel bir sığınak şeklinde tasarlanmış. Ortada bulunan yuvarlak hattaki bütün metro istasyonları 1932 ila 1952 yılları arasında yapılmış. Olayın en güzel yanı her istasyon dönemin meşhur tasarımcıları veya sanatçıları tarafından inşa edilmiş. İstasyona indiğinizde kendinizi müzede gibi hissediyorsunuz. Ayrıca bir havalandırma sistemi var ki yaz kış aynı sıcaklıkta ve çok rahat, sürekli bir temiz hava döngüsü mevcut. Adamlar hakikaten metro yapmış, aha budur demiş. Yapmaya da devam ediyorlar. Ha bu arada Moskovayı gezme işini çoğunlukla metro ile yapacaksınız tek gidiş  1.5  TL ediyor. Çoklu kartlardan alırsanız bu fiyat daha da iniyor. üstüne müze gezmiş oluyorsun : ) Bizim Avrupa Başkent ödülü alan Ankara’mızda 2 hat mevcut. 23 km uzunluğunda ve 22 istasyon. Yani Moskova’nın 1938’deki dönemini yakalamış Avrupa başkenti olarak. Tek biniş bedeli ne oldu, 2 TL oldu mu veya 1.75 falan.

Gorki Parkaları var meşhur. İçine uzay mekiğini yerleştirmişler. Hahah başkentin göbeginde uzay mekiği. Yakından da mekik gördüm diyorsun. Bisiklet yolunun olduğu, kafelerin olduğu büyük bir park. Aa bir baktım snowboard pisti kurmuşlar. Öyle atlamak hoplamak için falan. Suni karlama yok. Adam harbi pist yapmış şehrin göbeğine. Öyle paralı falan da değil. Boardun varsa git kay, mis. Diyorum ya adamlar bir şehri nasıl cazibe merkezi haline getireceklerini iyi biliyorlar.

Programda sıradaki yer Nazım Hikmet’in mezarı. Ayça’nın listesinde olmazsa olmazlardan. Mezarlığa metro istasyonu gezisi sırasında gittik. 17:00’da mezarlık kapanıyormuş 17:02’de biz gittik içeri almadılar. Bir sonraki gün gene gittik. Kapıdan içeri giriyorsun önüne bir tablo çıkıyor. Baktık yazılar kiril alfabesi ile, Latin harfler yok. Google amcadan yardım alıp Nazım Hikmet’in rusça yazılışını bulduk. Listede yerini de bulduktan sonra alana doğru yürümeye başladık. Bu arada gene geç kaldık 16:50, mezarlık kapanmak üzere. Geç kalırsak bu adamlar kapıyı kitler bizi de içeride bırakırlar ha… Ara ara mezar taşını bulamıyorum. Mezarlık da kapanacak, Ayça inat etti bulacak! Yahu işte yakınlarda bir yerde ama yok.  Baktım ki bulamıyorum, hazır gelmişim oraya kadar aldım karşıma tüm mezarlığı yatan herkes için dualarımı okudum sonra döndüm gidiyorum. Yani koca mezarlıkta sabaha kadar arayacak değilim. Ayça da bir polis ile konuşuyor. Biri rusça biri diğeri yarı ingilizce yarı türkçe konuşuyor ben de seyrediyorum. Ulan hakikaten dışarıdan komik gözüküyormuş. Demek ki ben de hep böyle gözüküyorum hahaha. Adam bize başka yeri tarif etti. Neyse gittik baktık ki hakikaten orada.

Nazım’ın mezarı nerede, nasıl giderim diye merak edenler için ayrıntılı bir şekilde vereyim. Moskova’nın güzelim metrosuna biniyorsun. Sportivnaya metro hattına gidiyorsun. Kapıdan çıktıktan sonra karşında Novodeviciy Manastarı’nın tabelasını göreceksin. O yöne dön, yolun sonuna gelip önce sağa sonra hemen ilk sokaktan sola döndüğünde manastıra kadar gidersin. Mezarlık kapısından geçtikten sonra 142 adım sayıp sola dön, sonrasında 42 adım say mezar taşı karşındadır. Bu kadar detaylı yazdım çünkü gidenlere yer gösterme konusunda yardım eden çıkmayabilir. Bu arada bu mezarlıkta hemen hemen Rusya’nın tüm ünlüleri bulunmakta. Mezar taşlarının çeşitliliği de ayrıca dikkatinizi çekiyor. Hele bir mezar taşı gördüm. Adam bildiğin yekpare kayayı getirip koymuş üstünü de çekiçle kazımış.

Burada bulunduğum süre içerisinde dikkatimi çeken başka hususlar da oldu. Mesela hep anne ve çocukları birlikte görüyorsunuz. Bir aile şeklinde gezen rus bir çift görmek nerdeyse imkansız. Babalar hiç yok. Bu çok dikkatimi çekmişti. Uzun seneler Moskova’da yaşayan Orkun’dan ve Basın Müşavirimiz olan Orhun’dan öğrendiklerim; her yıl yapılan evliliklerin % 80 oranında boşanma oluyor.  Belli bir yaştan sonra çocuk yapmak istiyorlar fakat bir çok rus kadını çocuk yaptıktan sonra boşanıyor. Çoğunlukla sebep kadına olan şiddet!! (Şu olayı bir türlü aklım almıyor!! Kadına neden vurursun? Beyni olan bir canlısın sen, beyinsizce hareketler listesinde en üst sırada yer alır bu yapılan) Genç kızların büyük annesinde koca yok, annesinde koca yok. Ee yeni nesilde de bir kocanın olmasını beklemek büyük bir sürpriz olur. Fakat burada herkes hayatından memnun. Kadın boşanmış bile olsa çocuğunun babasından ikinci bir çocuğu isteyecek kadar rahat. Her ikisinin babası da bir olsun mantığı. Hatta evlenip çocuk yaptıktan sonra boşananlar da var. Devlet çocuk yapanlara belli bir bütçe veriyor, ikinciyi yapanlara iki misli hatta üç misli bütçe verirken üçüncüyü yapana arsa veriyor. Peki neden? Çünkü ülke çok hızlı bir şekilde yaşlanıyor. Ayrıca çok fazla göç alan bir ülke olduğundan Rusların sayısı çok hızlı bir şekilde azalıyor. Bu yüzden Başkan Putin her konuşmasında çocuk yapın, çocuklar bu ülkenin geleceği, biz de elimizden gelen desteği vereceğiz diyor.

Evet yola çıkma zamanı geldi. Moskova’yı gezdik gördük, herkesle vedalaştık, artık zamanı geldi. Moskova merkezden şehir dışına çıkış 32 kilometre. Saat 7:30’da çıkarsam hava karanlık olacak, şehrin ışıklarından faydalanarak şehir merkezinin dışına kadar çıkarım, hem sabah erken saatte araç trafiğinden de kurtulurum dedim. Ve aynen dediğim gibi de yaptım. Şehrin dışına çıktığımda elektirik direkleri bitmişti ve gün de yeni yeni aydınlanıyordu. Güzel. 8 gündür dilenen bacaklar şöyle biraz kendine geldi. : )

Yol üstündeki ilk ufak kasaba Klin’di. Klin ve burada Tchaikovsky’nin (Çaykovski) evi vardı. Adamlar evi müzeye çevirmişler. Bu coğrafyada böyle ünlü kişilerin yazlık evleri kışlık evleri hep müzeye çevrilmiş. Eğer bu evlere girip yanınıza konu ile ilgi bir rehber alırsanız canınız sıkılabilir. 3 oda bir salonan oluşan evdeki eşyalar bellidir. Kanepe, tencere tava, döşek, çalışma masası, falan filan. Arkadaş bir anlatmaya başlıyor. Yok yani bitmiyor, sabah giriyorsun akşam evden çıkıyorsun.  Adam hangi aralıklarla tuvalete sıçmaya gitmiş nerdeyse onu bile söyleyecekler. Bu kadar detaylı ve özenli anlatıyorlar. Bu yüzden benim önerim Rusya’da Ukrayna’da Moldova’da ünlülerin evlerini gezerken bence internetten topladığınız bilgiler yeterli olacaktır. Yoka saç tarağının kimden hediye geldiği, döşeğin hangi marangozhanede hangi yıl içinde yapıldığı, tuvaletin fayansı nereden geldi pekte çekici gelmiyor. En azından bana gelmedi.

Mcdonalds olayına da değinmeden geçemeyeceğim. Moskova’nın her sokağında var. Şehrinde var. Bunu geç, köylerinde var. Yok artık!! Ülkede kendi yemekleri olmadığı için ve hızlı tüketilebilecek başka da bir alternatif olmadığından her yere açılmış. Ve her dükkan ağzına kadar dolu, boş yer bulamazsın. Bir gün 24 saat açık olan bir Mcdonalds’ın arka bahçesine karların üstüne kamp attım. Bisikleti bıraktım, eşyaları içine attım. Akşam yatma vaktim gelinceye kadar ordaydım. Çadırı bisikleti falan da görmüyorum. : ) Evet, Rusya’nın köyleri ve kasabaları oldukça güvenli. Şehirlerinde bisikleti gözümün önünden bile ayırmam ama artık insanlarına bakıp anlayabiliyorum bu köyde vilayetten zarar gelmez. Rusya’nın da şehir merkezleri dışındaki yaşam standartları yüksek. Kasabalarda fakir birileri ile hiç karşılaşmadım. Ki bazı kasabaların içinde bisikletle uzun turlar bile attım. Halkı da iyi, kasabalar da çok güzel. Keyifliydi.

Torzhok adlı bir kasabada 4 gün sonunda duş molası verdim. Eh yıkanmak lazım. : ) Kasabadaki otele girdim. Resepsiyondaki kadın benle ingilizce konuştu. Çok şaşırdım. Sonrasında odayı falan ayarladı. Otelin girişinde ufak bir müze var. Otel yapılırken tarihi kalıntılar bulmuşlar pek değeri olmayan eşyaları da otelde bir bölümü müze haline getirip sergilemeye başlamışlar, çok da hoş olmuş. Fakat yazıların ingilizcesi yok.

–          Ee, ingilizce açıklama niye yok?

Bu soruyu sorduktan sonra gelen cevap çok ilginçti.

–          Kasabayı ziyaret eden ikinci Türk sizsiniz. Bir ay önce iş seyahati için bir haftalığına otele gelen Reyhan Kasapoğlu adında bir Türk bayan da buradaydı ve aynı soruyu sordu. Ben de onun için ingilizcesini hazırladım. Sizin soracağınızı da tahmin ettiğimden hemen çıktısını aldım, buyurun.

Öyle ağzım açık bakakaldım. Reyhan’ın çalıştığı şirketi de öğrendim fakat kendisine ulaşamadım. İlginç bir tesadüf oldu. Hava karardığından dolayı kasabayı gezemedim, sabah da erken bir saatte yola çıktım. Tabii ufak kasabalara girince yollar ana yol gibi temiz değil. Kar ve buzun üstünde gidiyorsun. Hazır yola erken çıktım iyi mesafe alırım dedim, pat bir araba durdurdu.

Arabadan çocuğu ile inen adam rusça konuştu. İngilizce bildiğimi söyledim. O da bilmediğini ifade edince ben Türkçe, o Rusça  devam ettik. Beni ilerideki okula davet ediyor. İyi gidelim bakalım.

Büyükçe bir okula geldik. Bisikleti ilk kata kadar çıkardım ve orada bıraktım. Sadece öndeki ufak çantayı aldım. Güveniyorum bu insanlara. İki kat çıktıktan sonra tepedeki spor salonuna bir girdik. Yapma yaa yapma işteeeeeee…

Arkada bulunan duvara dikkat. Bir tırmanma duvarıdır. Burası da bir kasabadaki ilköğretim okuludur!!! Şehir değil, kasaba!!

Beden eğitimi dersindeyim. Ama nasıl ders. Bir önceki seyahatimde Güney Kore’nin olimpiyatlara yetiştirdiği sporcuları ilkokulda eğitime aldıklarına tanıklık etmiştim. Özellikle bireysel sporlar konusuna çok önem veriyorlar. Salondaki herkes beni görünce bir şaşırdı. Adam belli benim hakkında bir şeyler anlatıyor ama eksik, hemen o eksikleri düzeltim. Henüz Rusya’da gazetelere çıkmamıştım fakat Ukrayna’da bütün gazetelerde yer almıştım. Telefondan o gazetelerden birini bulup hemen okuması için kendisine verdim. Sadece öğretmenlere değil, salondaki tüm öğrencilere de yüksek sesle okudu. Sonrasında bir alkış koptu. Ve sözlülerine ben de katıldım. Salonun dört bir yanına ipler atmışlar. Dağcılık malzemeleri her bir köşede, karşımda tırmanma duvarı. Halatların üstünde yürüyebileceğiniz ipten merdivenler. Çocuklar spor salonun içinde beden eğitimi dersinde dağcılık ve tırmanma dersi alıyorlar, öyle yazılı falan değil birebir uygulamalı.

Yahu burası kasabada arkadaş. Adamın kasabasında dağcılık eğitimi var. Çocuk iplerle ve mekanizmalarla kendini yukarı kadar çekiyor, yukarda kancaları değiştiriyor, bu arada ipe ters bir şekilde asılı duruyor. Kancaları değiştirip diğer halata geçtikten sonra salonun bir ucundan diğerine kayarak gidiyor. Ve öğretmenler de not veriyorlar. Bana soruyor nasıl beğendim mi diye. Ben de sadece bravo deyip duruyorum.

Her yaş grubunda birinciler ikinciler açıklanacak, ödüllerini de ben veriyorum. O küçük köyde ilk üçe derece yapıp girenlere, termos, tepe lambası, ve halat hediye ediyorlardı. Bir başka kasabada okulun bahçesinde öğrencilerin buz pateni yaptıklarını gördüm. Bireysel sporların kişiye kattığı özgüven, cesaret sadece o kişinin yaşamını etkilemez! Çevresine hatta ülkesine bile faydalı bir birey olabilir.

Bizim beden eğitimi derslerine hiç girmeyeceğim. Hepimiz iyi biliriz!!

Neyse hikaye çok, gelelim başka mevzulara..

Moskova – St. Petersburg arasını kışın pedallayan Rus var mı diye biraz sordurdum, yokmuş. Varsa da bulamadılar. O kadar manyağı çıkmamış. O yolda nasıl gittiğini hala anlamış değiliz diyen Ruslar var. Neden kışın gittin? Yazın gelseydin ya Piter’e (St. Petersburg’a Piter diyorlar). Dedim rota böyle. Seviyorum kışın pedallamayı. Toplamda 713km mesafeyi 11 günde aldım. Ortalama günde 64 km pedalladım. Tabi bazı günler 40 km, bazı günler 82 km pedalladığım da oldu.

Hava sıcaklığı -18 altına hiç düşmedi. St. Petersburg’a 4 gün kala -28, -34, -38 derecelere kadar gördüm. Kuzey asya bisiklet turunda -35 derecede çadırda Moğolistan Gobi Çölü’nde çadırda uyuyan ben, bu turda -38 derecede çadırda uyuyarak kendi rekorumu da kırmış oldum. Çadırın içi tamamen buz tuttu. Ne yaptıysam çadırı çok nizami kurmama rağmen terlemenin önüne asla geçemedim. Sabah çadırı o şekilde toplarsan ve bir sonraki güne açmaya çalıştığında durum daha da vahim oluyor. -35 derece 20 km üstünde bir hızda gidersen bisikletin üzerindeki her alet edavat ve ben – 50 derecenin üstünde bir soğuk havaya maruz kalıyoruz. Madem limitleri zorluyorum dedim – 38 dereceyi gördüğüm bir anda 5 km kadar 30 km hızla gittim ve hissedilen sıcaklık -57 derece oluyor, deneyimlerimi paylaşmak isterim.

Basit bir WincdChill Tablosu. Hava etkisinin cilt üzerinde yaptığı soğuma etkisini gösteren tablodur. Bisiklet üzerinde yaptığım hıza ve havanın normal ısısına göre bedeninim maruz kaldığı dereceler. Ben genellikle -49 ile -56 arasında seyrettim. Mor da şu anlama geliyor; limittesin daha fazla zorlama; donacaksın. Sözde değil gerçekten donacaksın!

The North Face Hyvent montunun kumasının üzerinde ufak buzdan kristaller oluşmaya başladı. Kumaşın gözeneklerinden içerde oluşan terleme gözle görülür bir şekilde dışarı çıkmaya başlamıştı. Yani malzemenin nefes alan bir malzeme olduğu kanıtlanmış oldu. : )

Suratımda bulunan maske bir süre sonra buzdan bir kir kalıp haline geldi. Boynumu sağa sola çevirememeye başladım. -30’dan sonra hangi hızda giderseniz gidin suratınızda bulunan maskenin ön tarafı buzla kaplanıyor. Ağızdan çıkan sıcak hava anında buza dönüşüyor ve maskenin altında sarkıtlar oluşuyor. Hemen hemen her 10 dk bir tane kırıyordum. Montun içinde oluşan terleme gene montun içinde bulunan ikinci katmana hapsedildiğinden o bölümde de yaklaşık 10 dakika sonra buzdan bir kalıp oluştu. Montun file kısmının içinde oluştuğundan en alttaki polara herhangi bir ıslaklık veya nemlenme yapmıyor.

Alt tarafta bulunan içlik ve üstündeki gore-tex malzemeli pantolonun bakmıyor olsam alev aldığını söyleyebilirim. Soğuktan bacaklarımın yanmaya başladığını hissettim. Kaç kilometre hızla gittiğime bakmak için Sigma yol saatine baktım. Üzerinde buzlanma olmuş ve kapanmıştı. Gps sisteminin ekranı tamamen buzlandı, elimle sildim dokundum fakat hala çalışıyordu. 5 km sonunda karşıma çıkan ilk cafede durdum ve hemen içeri girdim. Üzerimdeki her şeyi çok hızlı bir şekilde çıkartıp kuruması için sağda solda bulunan sandalyelere yerleştirdim. Çantanın içinde bulunan telefon, fotoğraf makinası, takip cihazının pilleri tamamen sıfırlandı. Montun içinde dediğim gibi tamamen buzdan bir kalıp oluşmuş. Fakat aradaki katman terlemenin diğer malzemeleri ıslatmasını engellemiş. Gün boyunca hızımı 20 km sabitleyip 81 km kadar pedalladım ve akşam -38 derecede kamp attım. Bir önceki gün buz halinde topladığım The North Face çadır doğal olarak tamamen buz tutmuş ve açmakta oldukça zorlandım. Gece çadırın içinde oluşan nemlenme sonucundaki bir video görüntüsü de var, tulumun üstü de tamamen buz tuttu.

Yabancı tur bisikletçilerinden de çok fazla soru gelmeye başladı, neden kışın pedallamayı seçtin? Çünkü ben bir tur bisikletçisiydim. Durup fotoğraf çekmem, gezmem lazımdı. (İnanın bunların hepsini de yaptım, evet çok zordu kabul ediyordum fazla paylaşım yapamıyorum daha doğrusu bu soğukta olmuyor fakat elimden gelenide yaptığımı düşünüyorum gene düzenli olarak yazı ve fotoğraf paylaştım.Şimdi bu Kışın oraya gidilir mi, amacın ne gibi soru bana çok garip geliyor. Hatta yakın bir arkadaşım abarttığımı falan düşünüyor. Şimdi bana sorulan bu soru Tunç Fındık’a neden 8000 metrelere tırmanıyorsun demek…Abartıyorsun arkadaş 8000 metreye çıkılır mı?

veya Alper Dalkılıç’a manyak mısın neden çöllerde ultra maraton koşuyorsun abartıyorsun ama veya Erden Eruc’a sen ne ettin abi abartmışın kürekle okyanusu geçmişin, neden yaptın sorusunu sormak gibi gibi durum. Evet ben tur bisikletçisiyim keyif yapmasını severim, insanlarla tanışır kaynaşır sohbet ederim, gezerim videolarım, fotoğraflarım, internet sitemde yayınlarım paylaşırım.

Fakat bu muhteşem olayları başaran insanları da örnek alıp kendi zorlu yolculuğumu yaratır, en zorlu koşulların tur bisikletçisi olmaya da çalışıyorım ve bu şekilde gezmekten keyif alıyorum

St. petersburg’ a hayırlısı ile vardım : ) gene cumartesi akşamını yakaladım. Peki burada neler yaptım? Başkonsolosumuz Tanju Bey, Enes ve Nilüfer tüm medyaya haber verdi. Böyle bir adam var, Türk, şu anda burada diye. Bu mevsimde Rusların gitmediği o yolu gitmiştim. Aslında Rusları iyi biliyorum, adamlar -60’da pedal çeviriyor. Buralarda pedallamaya karar vermemin sebebi de onlar. Ee, adam yapmış kardeş. Ben mi yapamayacağım len? Deli Derviş denmiş bana 😀 Hiç sıkıntı yok, onların -60 pedal çevirdikleri noktalara da gideceğim. Bu bisikletle gidebileceğime inandığım en zorlu alanlara gideceğim. Umarım bu süreç içinde manyak bir astronot çıkıp uzayda bisiklet sürmeyi denemez.

Yapacaksa şu sıralar yapsınlar, hazır en güçlü olduğum dönemdeyim, güçten kuvetten düştüğümüzde zorlamasınlar beni.

St. Petersburg’da bulunan Rönesans Şirketler Grubu’da bana destek oldu ve ve 5 yıldızlı Crown Plaza otelinde 8 günlük konaklama verdiler. Sen -38 derece çadırlarda uyu, sonra dötün 5 yıldızlı ötelin döşeğine değsin.

Sonra çık tekrar çadıra gir, işte bu olay sıkıntı. Ayrıca bana bu olanağı sağlayan arkadaşım Esra’ya da teşekkür ederim. : ) Bu arada şehirde 30 senelik arkadaşım Aydın da bulunuyor. Evet yanlış yazmadım 30 sene. Adamla birlikte aynı anaokuluna gittik. Aynı lise derken daha yola çıkmadan önce Türkiye’de birlikteydik. Şimdi buradayız.

St. Petersburg şehri tam bir açık hava müzesi diyebilirim. Hatta şunu söylemek istiyorum. Dünya turu serüveninde şu ana kadar gezdiğim büyük şehirler arasında birinci sıraya çıkmıştır. Rusya’nın kültür başkentidir. Şehrin tamamı tarihi eser gibi. Bu özelliğinden dolayı ben bu şehri bizim Bergama’ya benzettim. Her yerinde ayrı bir tarih var. Burada dinlendiğim günler arasında Hermitage Müzesi’ne gidebildim.

Arkadaş o nasıl bir müzedir. Müzeye de yürüdüm. Evet yürümeyi sevmeyen ben yürüdüm. Çünkü St. Petersburg’da hava -12 derece, olsa da yürünür. Muhteşem şehir mimarisinden sonra Kraliçe (Çariçe) Katarina’nın kışlık sarayı olarak inşa edilen Hermitaga geliyorum. Dışardan bakıldığında evet abi zaten böyle bir sarayı sadece bir kadın inşa ettirtir dedirten bir yapı. Öyle hayran hayran bakıp duruyorsun. Bir gün önce bu mekanın önündeki bahçede bisikletimle saatlerce mutluluk pedalları çevirdim.  EVET BİSİKLETİMDE AVRUPA KITASININ EN KUZEYİNE DOĞRU GİDİYORUM!!! ÜSTELİK KIŞ AYINDA DEVAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMM.

Şimdi bu müzenin içini gezmeye geldim. İnternetten okuduğum kadarı ile öyle gezmek kolay değil. Çünkü dünyanın en büyük 5. müzesine giriyorsun, dünyanın en büyük resim koleksiyonuna sahip müzesine giriyorsun. 4 milyona yakın eserin olduğu bir müzeye giriyorsun. Kışlık saray, eski Hermitage, Hermitage Tiyatrosu, Yeni Hermitage, Rezerv alanı, Küçük Hermitage olarak ayrılmış altı farklı yapının bir araya geldiği bir binaya giriyorsun. Bu binaya önünü ilikleyip eğilip öyle gireceksin. 2. Katarina öyle bir kadın ki onun döneminde Osmanlı İmparatorluğu Rus savaşlarında hiç galip gelememiştir. 3 padişah değişmiştir bu kadının döneminde. Kadın generallilerine size emrediyorum hayatınız pahasına Kırım’ı alacaksınız demiş ve olay bitmiştir. III. Selim döneminde Yaş Antlaşması yapılarak Kırım Osmanlı imparatorluğu’ndan çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu ilk defa, evet ilk defa bir Müslüman toprağı olan Kırım’ı yabancılara, bir Kraliçe’nin yönettiği imparatorluğa bırakmıştır. (Kadının gücü arkadaş bu kadar, NOKTA)

İşte böyle bir kadının kışlık sarayına geliyorsun, önünü ilikleyip öyle gireceksin içeri hahah. 1764’de Hermitage Müzesi’ni inşa ettirdikten sonra Avrupa’dan topladığı 250 kadar tabloyu burada sergiletmeye başladı. Katarina tam bir sanat ve kültür abidesiydi. Hiç evlenmemiş aşk yaşadığı tüm adamlar için ülkenin dört bir yanında malikaneler yaptırıp hizmetçilerle ödüllendirmiş. Bu kadın eğer 100 sene daha yaşamış olaydı ben iddia ediyorum Avrupa’nın şu anki sınırları daha farklı olurdu. Halkı tarafından sevilen bir çariçe. Sonraki dönemlerde diğer Çarlar da tablo toplama konusunda geleneği devam ettirmişler ve günümüzün en büyük resim müzesinin oluşmasına olanak sağlamışlar. Ya işte Hermitage budur…

Müzeye girişi yaklaşık 30 TL.  Aklıma hemen bizim müze kart uygulaması geliyor. Şöyle bir duvardaki yazılara uygulamalara bakıyorum bunlarda henüz böyle bir durum yok. Evet Türkiye’deki bu müze kart olayı çok güzel bir çalışma. Beni takip eden genç arkadaşlar, abilerim ablalarım kardeşlerim sevgili küçükler.  Şehrinizde bulunan müzeleri gezin, öğrenin, onların gelişmesi için katkıda bulunun. Müze Kart uygulaması bu kadar ülke gezdim en güzel uygulamasını bizim ülkemizde gördüm. Böyle güzel bir imkandan faydalanın ve müzelerimizin gelişmesine destek olun. Hatta kartlarınızın bir örneğini demiratliadam@gmail.com adresine gönderin ( Bu yazıyı yazmadan önce müze kart uygulamasının değiştiğini öğreniyor yaklaşık 1 ay sonra bir kredi kartı ile anlaştığını okuyorum.!!!)

Bu müze en güzel kışın gezilir. Çünkü yazın müzenin önünde inanılmaz kuyruklar oluyormuş. O kuyrukların ucu bucağı gözükmüyormuş. : ) St. Petersburg’daki Ruslar hep dedi, keşke beyaz gecelere gelseydin. Ben karanlığı seven adamım ve Karanlık gecelerini de çok sevdim. Ayrıca turistlerin olmadığı dönemlerde gezmek çok daha keyifli. Her yer senin, kafana göre takıl, gez rahat rahat, geniş geniş. 😀 Müzede gene öğrenciler vardı. Türkiye’de böyle açık hava müzelerine gittiğimizde çaktırmadan kafilenin içine girip rehberin anlatıklarını dinlediğim çok oldu. Burada öyle bir ihtimal de yok. Herkes Rusça konuşuyor. Grupların arkasına takıldım sadece kaybolmamak için, öyle böyle büyük değil. Fakat bir noktadan sonra kayboldum. 10:30’da girdiğim müzeden 16:45’de çıktım. Bir ara mola verdim yemek falan yedim içerde. Bölüm bölüm gezerken hayretler içinde kaldım.

Ulan adamlar Mısır’ı bildiğin buraya getirmişler. O mumyaları nasıl kaçırdınız, o eserler nasıl gitti diyeceğim fakat Bergama’da gördük, herifler Zeus Tapınağı’nı alıp teeeeeee Almanya’ya kadar götürmüşler. Yunanistan desen, o da burda. Bizim ülkemizdeki o insan figürlerinin kafası kolu yüzü falan hiç yoktur ya, aha burdakilerin hepsi cillop, sanki daha dün yapmışlar ve müzeye getirmişler. Hayretler içinde kalırsınız.

Yani bu müze öyle 1 günde 1 haftada 1 ayda gezilecek müze değil. Bu müzeyi hakikatken gezmek istiyosan. St. Petersburg’da bir sene yaşaman lazım ve belli aralıklarla da müzeye gelmen gerekiyor. Bu arada içeride fotoğraf çekmek bazı alanlarda serbest bazı alanlarda yasak. 6 defa uyarı aldım. Görevlileri geçtikten sonra çaktırmadan kamerayı çıkartıp çekim yapıyordum fakat içerde her oda da 3-4 güvenlik görevlisi olunca herkes kontrolde, aman kimse fotoğraf çekmesin video çekmesin. Baktım olacak gibi değil çıkardım Gopro’yu onla çekmeye devam ettim. (Siz yapmayın : ) Bu kadar pedal çevirmişim gelmişim tabii ki de yapcam) Yüzlerce fotoğraf video çektim, yasak veya değil. Sonuçta ben hırsızlık yapmıyorum orayı anlatıyorum. Bu arada St.Petersburg’da 300’ün üzerinde müze var. Hangi birini gezmek istersin.. Puşkin, Gorki, Maksim, Dostoyevski, Çaykovski’nin evleri burada. Daha bir çok Rus sanatına, edebiyatına emeği geçen değerli insanın evleri burada ve hepsi müzeye çevrilmiş.

Bu arada teyze diyince aklıma ne geldi. Şimdi bu Piter’e gelirken ben 3 defa otelde konaklama yaptım. Bunlardan bir tanesi de Valey adlı bir kasabaydı. Geceye kaldım, hava karardı, ön farı da açtım. Kasabanın içine girdim otel arıyorum. Neyse Gps sistemim bana otelin yerini hemen buldu, ben de oraya gittim. Eski bir Sovyet binası. İçeri girdim. Binanın eski oluşu kadar resepsiyondaki kadın da oldukça yaşlı. Sanırım bu bina dikildiğinde teyze o zamanda bu resepsiyondaymış. Bisikletle binaya girdiğimi görünce böyle kaşları çattı, teki de yukarıda. O gözlüklerin üstünden bana bakıyor. Haha ulan inşallah sorun çıkmaz, tuvaletim var altıma kaçıracağım. İngilizce akşam burada kalacağımı söylüyorum, bu arada el kol hareketleri ile de anlatmaya çalışıyorum. Pasaport dedi hemen. Çıkarttım verdim. Şimdi pasaporttaki vizelere bakıyor, uzaktan baktı anlayamadı. Yakına getirdi olmadı. Gözlüğü değiştirdi gördü. Bulgaristan vizesi, Romanya Vizesi, Moldova vizesi, Schengen sayfalara bakıyor boş. Rus vizesi nerede dedi. Niyet russian visa. Pasaportu bana verdi. Rus vizesi yoksa giremen. Teyze bizim Rusya için vizeye ihtiyacımız yok. Orada bir damga var, onu gösteriyorum. Ana inatla Rus vizesi diyor başka bişey demiyor. Türkçe’ye geçtim:

–          Teyze bak gözünü sevim altıma kaçırmak üzereyim. Bizim Rusya için vizeye ihtiyacımız. Yok. Bak hava karardı ben bu saatten sonra -28 derecede nerede kamp atayım yahu? Kasabanın içindeyim, kamp yeri bulamam.

Abi sanki kadın dediklerimi anlamış gibi pasaportumu aldı her bir sayfanın tek tek fotokopisini çekti bana verdi. Sonra da odaya çıkardı haha. İngilizce, Türkçe, vücut dili derken valla düşe kalka gidiyorum he. Bu arada büyük şehirler haricinde yol boyunca ufak kasabalarda otel fiyatları 1500 – 1200 ruble arası değişiyor. Tır parklarında şansınız varsa 600 ruble’ye kadar kalacak yer bulabiliyorsunuz.

Piter’de kaldığım süre içinde Alpinsudtry spor mağzasında yaklaşık 60 kadar macerapereste ve gene Rus-Türk Kültür Merkezi’nde kendi vatandaşlarımıza ve Ruslara ben kimim ve neler yapıyorum, neden yapıyorum bunları anlattım : )

Yazıları yazmak bu mevsimde özellikle biraz zorluyor. Elimden geleni yapıyorum. : ) Bu yolculukta şimdilik kendi videolarım ile destekleyemedim fakat bir tarihten sonra bu yazıları videolarla da desteklemeye başlayacağım.

Bu arada Baltık Deniz’i donmuş durumda, feribot seferleri de iptal edilmiş. Elime de Başkonsolosumuz Tanju Bey aracılığı ile çok güzel bir harita geçti. Karadeniz’den nehir teknesi ile çıkıp St. Petersburg’a kadar gelinebileceğini öğrendim. Vay be. : )

Neyse sıradaki ülke işte orası, biraz karışık, pek yakında söylerim.

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!