”Montunu bana verirsen sana şu iyi süt veren ineği veririm.”

Gürkan Genç tarafından 7 sene önce yayımlandı
24 dakikada okuyabilirsiniz

UKRAYNA ROTASI

 

Ukrayna’ya girdik girmesine de bu bisikletle 1 km bile şu anda gitmek imkansız. Bir önceki akşam bisikleti içeri iteklerken aktarıcıyı ve dişlileri kara sokmuştum, tabi insanlarla sohbete dalınca temizlemeyi de unutmuşum. Tamamen donmuş durumda. Arkadaki çarklar gözükmüyor. Zincir resmen dişli üstünde kayıyor.  Ayrıca bisikletin orasında burasında fazladan 1kg kadar donmuş kar var. Ukrayna’nın sınır şehri Yampil. Şehir merkezine girmeden hemen kuzeye doğru çıkabiliyorsun, tesadüf eseri orada araçları yıkayan bir yerde buldum. Buralarda fazla kar yağdığından ve sonrasında da buza çektiğinden araçları sıcak su ile yıkatmak gayet normal. Eğer yola tuz falan da atıyorlarsa bunu düzenli olarak yapmaları lazım. Yoksa tuz, aracın birçok noktasına zaman içinde hasar verebilir. Ben de kamyonu yıkamaya sokuyorum.

Genellikle yeni ülkeye girdiğimde bir veya iki gün konaklamak iyi oluyor. Dinleniyorsun, ülke koşullarını okuyorsun falan filan. Fakat hazır hava da güneşliyken biraz yol alsam fena olmaz. Ya yarına bozarsa? Önümde bulunan ilk kasaba Tomosphil. Otel ve banka nerede bulunur diye sorduğumda bana hemen o kasabayı gösterdiler. Kasabada bunlar varolduğuna göre iyi bir yer sanırım. Bu arada bisiklet yıkanırken kahve ısmarladılar, biraz da sohbet etmeye çalıştılar. Nereden geldiğimi duyduklarında hepsi elimi sıktı. Halkı gayet sıcakkanlı. Bu güzel.

Tomosphil’e giden yol biraz inişli çıkışlı fakat keyifli bir yol. Ufak köyler karlar içinde beyaza bürünmüş çam ağaçları, vay be gayet iyi. Yolun gidiş geliş olması biraz sıkıntı yaratıyor o kadar. Yağan kar temizlenmemiş ve yolu biraz daraltmış durumda. Yavaş yavaş pedallayarak karların üzerinde gidiyorum. Hava kararmadan önce Tomosphil şehrine varıyorum.

Otelin yerini soruyorum, hemen gösteriyorlar. Karşısında bankamatik, hemen yanında market, restoran, çok iyi ya. Binaya giriyorum. İlk katta hiç resepsiyon falan yok. Bisikleti bırakıp bir kat yukarı çıkıyorum. İkinci kat kitli. 3. kata çıkıyorum bağırıyorum. “Kimse var mı?” Cevap veren yok. Aşağı geri iniyorum. O ilk girilen katta koca odada sadece bir kanepe var. İçerisi nispeten sıcak sayılır. Umrum olmaz valla geceyi burada bile geçirebilirim. Şu dakikadan sonra dışarı çıkmam. İçeri bir adam gelip ne yapıyorsun burada der gibi bir soru sorunca, ben de uyuma işareti yapıp yukarıda da kimsenin olmadığını anlattım. Adam hemen telefonuna sarıldı otelin sahibini aradı. Eh, küçük kasaba olmanın avantajları, herkes birbirini tanıyor. Sonrasında 60 yaşlarında tatlı bir kadın geldi ve Rusça özür diledi. Hiç önemli değil ki ben sıcak binanın içinde geceye kadar beklerdim. Sonra da birinci katta çıktık. Binanın sadece birinci katı otel. Bir üst katta daire sahipleri var. İlk defa böyle bir otel görüyorum. Resepsiyonda pasaportu isteyip adımı soruyor.

–          Benim adım Nara, senin ki?

–          Gürkan.

–          Yurkan.

–          Hayır, hayır. Gürkan!

–          Yuurkaann.

–          Yok! Güürrr-kaaann.

–          Yuuurkaaaan.

–          Evet evet Yurkan. (Ulan salla, kadına ne adını öğretiyorsun)

–          Haa Yuri!

Ne Yuri’si lan hani Yurkan’dı?

–          Seni mi kırıcam teyze. Evet ulan benim adım Yuri.

Yahu teyze yorgunum sen sardın Yurkan, Yuri ama bırak daaa, gidip uyuyacam.

 

Bu ad olayına alışığım. Çin’de Gürkan diyemedikleri için soyadımın ingilizcesini söylüyordum Young. Çin’de çok fazla kullanılan bir ad. Güney Kore’ye geçtiğimde orada da çok kullanıldığını fark ettim, orda da adımı sorduklarında Young diyordum. Moğolistan’da olduk Demir Atlı Türk. Japonya da adımı Ada Turanlı ve Tomochan koymuştu. Samurayların yolunu takip ederek Tokyo’ya doğru ilerlediğimden ayrıca cesur ve cesaretli biri olduğumdan Samurayların kullandığı Takashi-San adını almıştık. Sonrasında gazetelerde bile çıkmıştı. Şimdi de Rus coğrafyasında adımız oldu Yuri. Her coğrafyaya uygun ad mevcut.

O ne lan kadın odada panter besliyor, maşallah kediye bak. Gel pisi pisi. Şu kedilerle aram hiç iyi değildir. Ama böyle kıl torbası formunda olanlar hoşuma gidiyor. Sevesi geliyor insanın. Ulan dışarısı buz gibi sen burada kendinden geçmişin oh.

Tomosphil kasabası oldukça ufak. Her şey 200 metrelik ana cadde üzerine kurulmuş. Kasabanın girişi aslında bayağı ilerden başlıyor fakat merkez burası. Binalardaki kat sayısı 3 oldu. Telefon hattı almak çok kolay. En çok kullanılan hattın adı Life, bir adet bundan alıyorum (Ukrayna seyahati boyunca 60 TL tutarındaki para ile de tüm görüşmelerimi ve internet bağlantımı yapıyorum. Ülkenin her noktasında çekiyor). Kasabada markete uğradım. Kredi kartı geçmiyor. Başka bir dükkana uğradım orda da geçmedi. Yani makine yok. Fakat bankamatikten para kartı ile para çekebiliyorum. Anlaşıldı bu ülkede kredi kartı sanırım sadece Kiev ve yakınlarında kullanılıyor bu yüzden şu bankadan biraz fazla para çekelim. Yanıma 500 Grivni alsam yeter, 150 TL ediyor. Yoldayken ne harcıyon ki zaten.

Tabi ülke karlı olunca çocukların vazgeçilmez oyuncaklarından biri de kızaklar oluyor. İki gün bu kasabada konaklıyorum. Son gün bir burun akıntısı başlıyor. Ne o lan? Hasta mı oluyoruz. Hiç böyle bir lüksü kabul edemem. Ertesi gün yola çıkacağım. Sabah kalkıyorum, böyle bir halsizlik, gitmeme isteği falan. Ee tabi pencereden dışarı bakıyorsun kar yağıyor, yollar kapalı, hava karanlık, soğuktur da kesin. Len dışarı bir çıkıyorum. Hasittir! Hava harbi soğukmuş haa. Yahu her ülke geçişinde harbiden derece derece düşüyor ha. Rusya’da bakalım ne olacak hehe. 😀 Karda gitme konusunda bu ülkede tecrübe kazanacağım kesin. Kullandığım yol ana yol falan değil. Köyleri birbirine bağlayan ara yollar. Eh durum böyle olunca tabi buralara bir kar aracının gelip yolları temizlemesi biraz zaman alır. Neyse elbet yukarıda bir yerde karşılaşırız bu araçlarla. Gün boyunca karın şiddeti artıyor, her kilometrede araba da az geçtiğinden yollar git gide kapanıyor.

Bu arada ben beyazlara bürünmüş yol alırken karşıdan da bir bisikletlinin geldiğini görüyorum. İyi tek manyak ben değilim bu havada bisiklete binen, sevindim ha. Ulan ne tipi çıktı göz gözü görmüyor yuh. Erzak var, çadır var, ısı bantlarım var. Hava soğuk değil, henüz -5 derece gösteriyor. Ama olsun ne olacağı belli olmaz elimin altında olmalı her şey. Şu ısı bantlarını açığa çıkartayım. Bu bantları ta Japonya’da almıştım dünya turunda iş görür diye (bak bak ta nerede neyi düşündüm ve zamanı geldi) Tek tük geçen araç lastiklerinin izinde bisiklet sürmeye çalışıyorum. Olay çöl sürüşüne geçti, bisiklet kara batmaya başladı. Bol kadans az kilometre. Çevir babam çevir pedalı. Yola bakmaktan sağa sola bakamıyorum ki. Soluklanmak için durduğumda “yahu baharda da bu bölge güzel olurmuş ha” dediğim çok oldu. Hakikaten güzel yerler belli. Fakat ben bu beyaz halini de çok beğendim. Bu havada yolculuk etmenin tek kötü yanı var: Durup fotoğraf veya video çekemiyorum veya çok az çekiyorum. Durduğum anda üşümeye başlıyorum. 47 kilometre geride kaldı, tamamdır yeter. Kendini parçalamanın alemi yok. Sabah 7:30 akşam 15:00. Zaten 16:30 güneş batıyor. Şu köyün çıkışında mola veririm. Ivanovchi. Marketi de buldum köyde. Erzak alıyorum. Adamın teki içeri girdi. Rusça bir şeyler dedi geri çıktı. Sonra bir defa daha girdi, elinde bir bardak votka. Adam benle konuşuyormuş ilk seferde, anlamamıştım. Yaşlı ve sevimli bir amca votka içmeye davet ediyor. Tamam, şu alacaklarımı alayım geliyorum. Adamın gönlünden geçmiş yabancı olduğumu da biliyorlar. Kırmamak lazım. Erzakları çantalara yerleştirdim. Marketin yanında bulunan çadıra girdim. “Selamın Aleyküm Ağalar”  hahaha.  Hello, demekten çok daha iyi bir etki bıraktığı kesin. Arada bir mekanlara böyle giriyorum. İçerdeki surat ifadelerinin anlamsızlığı suratımda gülücük oluşmasına yetiyor. Bir parça ekmek, peynir ve küçük bardakta votka. Tek seferde içilecek. Nazdarovya, Nazdarovya diye diye 4 bardak gitti. Bu arada üşümüyor musun diyip kıyafetimi inceliyorlar. Ee, şimdi hepsinin üstünde kalın parkalar var. Bende ise tüysüz kılsız sol göğsünde adı yazan cart yeşil bir mont. Türkçe montun özelliklerini anlatıyorum, arada bir ingilizce ekliyorum. Ne fark eder ki nasıl olsa bilen çıkmayacak.

–          Ben biraz ingilizce biliyorum.

Ulan bak bu iki etti. Romanya’dan Moldova’ya geçerken de aynısı olmuştu. Bir daha hep soracağım ingilizce bilen var mı diye?

–          Yahu madem biliyorsun ne diye beni burada bunca zora sokup konuşturuyorsun? Gel bakim Nazdarovya.

–          Şimdi ben akşam yakında bir yerlere kamp atacağım. Eğer müsaitse sizin bahçelerinizden birine çadır kurabilir miyim?

–          Ne çadırı! Evim evindir gel bende misafir ol. Benim adım Alexsander.

–          Benim de Yurkan.

–          Ahhaaa Yurkaaaaaaaaann!

Tamamdır bu ad çok tuttu. 😀

Votka bu bölgenin içkisi, kesin! : ) Eve doğru geçerken yolun hemen hemen kapanmış durumda olduğunu da gördüm. Alexsander 26 yaşında. Motor tamircisi ve ferforje kapılar yapıyor. Genç olmasına rağmen ikinci evliliğini yapmış. İlk eşinden bir de kızı var. Bana soruyor, var mı çocuk diye? Gezmekten fırsat bulamadım çocuk yapmaya dedim. Fark ettiğim bir durum da şu; bu ülkelerde yaşayan birçok insanın çok genç yaşta çocukları var fakat anne baba ayrı. Bu durumla çok karşılaştım. Romanya’da kısmen fakat Moldova ve Ukrayna’da aileleri ayrı yaşayan genç sayısı çok. Alexsander ailesi ile birlikte yaşıyor. Babanın adı Ivan. Annesnin adı da Katya ve karısı Nadya.

Bu arada dükkanda beni votka içmeye davet eden amcanın adı Ivan. Alexsander’ın en yakın arkadaşının adı da Ivan. Yuh bu kadar da tesadüf olmaz. Bu ne lan herkes Ivan. Kim bilir köyde kaç Ivan var? Aile ile tanışma faslı bitiyor. Atölyesini göstermek için dışarı çıkarıyor. Bizi gören karşı komşu Ivan’da yanımıza gelip;

–          Hey Yurkan. Üzerindeki mont için sana bir inek vereceğim.

–          Ha?

–          Gel bak ineği göstereyim.

Ne diyon amca? Harbiden ahıra götürdü ineği gösterdi. Adam montu çok beğenmiş, Alex tercüme yapıyor. Monta karşılık bir inek. Üstelik bir de anlatıyorlar, bak şöyle süt veriyor böyle süt veriyor diye. Ben ineği yanımda nasıl götüreceğim diyip güldük.

–          Ivan; bir sonraki şehre benle bisiklet sürerek gelirsen sana bu monttan bir tane gönderirim. Bak bisikletin var garajda gördüm.

Adam şöyle bir ciddi ciddi düşündü. Bir sonraki şehre 52 km var. Yerse. : ) Haha. Yola çıktı baktı geri geldi. “Yok, ben gidemem bu karda imkan yok. Böyle yağmaya devam ederse sen de yarına gidemezsin.” Haklı valla.

–          Alex kar aracı ne zaman gelip bu yolu temizleyecek? Akşam bir kere geçerler mi?

Bana cevabı vermeden önce çevremizdeki insanlara söyledi ne sorduğumu, herkes güldü.

–          Gürkan ben doğdum doğalı buraya hiç kar temizleme aracı gelmedi. Yani yoldan araç geçerse işte yavaş yavaş açılıyor, geçmezse kapanır.

Nasıl ya?! Ulan harbiden burada da kalabiliriz ha. Böyle bir kar yağışını ben dağda görmedim. Bu arada bu evlerin arka tarafında ne kadar ahır varsa hepsini gördüm. Ördekler domuzlar, inekler, tavuklar.  Kış için hazırlıkta yapılmış, kilerlerini de görme fırsatım oldu.

Gece de bana bir oda verdiler ki oda bildiğin hamam. Yahu, nasıl sıcak! Salondan başlayıp odanın içlerine kadar gelen koca bir soba yapmışlar. Romanya’daki tren istasyonunda da benzerinden vardı.

Sabah Alex ile erkenden uyandık. O da benim gibi erkenci. Ee madem erkencisin hadi bakalım iş başına, kapının önü temizlenecek. Dışarı bir çıkıyorum ki yuh ne kar yağmış. Yahu umarım yoldan birkaç araç geçmiştir, umarım! Bir saat kadar kar küredik, sonrasında kahvaltı. Bu arada yola da baktım öyle gidemeyeceğim durumda değil. Çok kar var fakat ben giderim. Tüm aile hazırlandı kapının önüne gelindi, beni uğurlayacaklar. Bu arada Alex’in annesi Katya benim için çok telaşlandı. Telefonumu istedi, arayacaklarmış beni. İşte anne olunca böyle oluyor. Yemek yerken de beni seyretti sürekli. Çıkmadan da erzak verdi. : )

Kapının önünde vedalaştık. Sonrasında birkaç pedal çevirdim pat yerdeyim, karların üstünde. Anlaşıldı bugün çok eğleneceğiz. Alex istersen bırakım gideceğin yere diye teklif etse de kabul etmedim. Giderim. 5 km daha gittim bir daha düştüm. Kalktım bir defa daha düştüm. Karın altında bir buz tabakası oluşmuş. Sağa da kaçsam sola da kaçsam değişmiyor. Bisiklet sürekli sallantı halinde. Karın üstünde tutunmaya çalışan lastik bu buzlanmadan dolayı zıpladıkça ben de sürekli yere kapaklanıyorum.

1-2-3-4 gün içinde toplamda 18 defa yere çakıldım. Yolda iyi ki benden başka araç yok. Yoksa bu süreç boyunca bisikleti hep itmek zorunda kalırdım. Bir süre sonra kontrolü sağlamayı başladım. Hah işte budur, artık buzda ve karda gidebiliyorum. Lan hala kıçım acıyor son 2 düşüş bayağı sertti. Bu süreç içinde drift yani yanlama olayını da kavrıyorum. O kadar çok pedal çeviriyorum ki. Hızlı gitmemem lazım fakat belli bir hızdan aşağıya da düşmemem gerekiyor. : )  Ayrıca tek bir çizgide gitmem de şart. Burada aklıma yol bisikletlileri geliyor. Biliyorsunuz onların antremanları zor ve saatlerce tek bir çizgi üstünde pedal çevirirler. Hakikaten zor. Ukrayna yolları bana sadece karda veya buzda sürmemi değil tek bir çizgide bu kadar kilo ile dengeli bir şekilde kullanmamı da öğretiyor. Gün içinde kar yağışı hiç dinmedi. Arttıkça arttı ve bisiklet ile pedallanamayacak duruma geldi. Başladım iteklemeye. 50 kilo bisikleti karda itmek!!! Deli işi başka bir şey değil. Hadiiiiiiii koçummmmmmmm hadiiiiiiiiiiiiiiiiii.. Gidersin dahaaaaaaaa. Sen nereleri geçtin………… İteklemeyi bırakıp karşıya bir baktım. Ucu bucağı gözükmüyor, göz gözü görmüyor. Devam……… Saatlerce itekledim. Rampalara geldiğimde kayıp kaç defa düştüğümü hatırlamıyorum. Bir yerde ayakkabım kaydı gene, önce dizlerimin üzerine çöktüm. Kollarım bisikleti taşıyamadı yana yattım sırtüstü, bisiklette üstüme devrildi. Hahahah karların içine gömüldüm. Allahım bu son noktam! Limitim budur, daha fazla dayanamayacağım. Benden pes! Ayaklarım ayrı ağrıyor kollarım ayrı ağrıyor. Hava -8 derece. Bilmiyorum ne yapacağım ama bir şekilde bir yere çadır atmam gerekiyor. Yolda bu kadar kar varsa yanlarda bele kadar batarım. Bir şekilde hemen çadıra girmem lazım yoksa bu tipi beni kara gömecek. Saatlerdir araç geçmeyen bir yerden bir araç sesi geliyor. Toparlanmaya çalışıyorum da arkadaş bisiklet harbiden eşek ölüsü gibi ya bu ne ya. Yani atacak bir şey kalmadı ki, çantaların yarısı boş. Ayağa kalktığımda sarı bir pikap görüyorum. Adam yanımda duruyor. Sormuyor bile yardıma ihtiyacın var mı diye? Hemen arka kapıları açıyor. Çabuk çabuk. Bir de bana deli misin işareti yapıyor, bu havada bisiklet mi sürülür. Ulan adam gelmese sabaha yemin ediyorum karların içinde kaybolurdum ehehue. Yahu hiç mi yolları temizlemeye bir araç gelmez. 37 km yol almışım bu karda hey koçum heeeeeeeey.

Şansa bak ha bisikletin üzerindeki ekipmanları çıkarmadan bisikleti komple arka tarafa atabileceğim, yanına benim de oturabileceğim bir araç çıka geldi. Ulan arasan böyle bir araç bulamazsın koca ülkede. Valla bulamasın billaha bulamazsın hahah. Adını soracağım, Ivan veya Alex diyeceksin bu yüzden sormuyorum. Ben sana Hızır dedim gitti. Herifte zincir bile var. Yardır hızırım gidelim.

Gps’den bakıyorum nereye doğru gidiyouruz. Önümüzdeki şehre 15 km var. Dayanamadım 15 kilometre dediğin nedir ya, ama olmadı. Kol ve omuz bölgesi inanılmaz ağrıyor. Gidonu sabit tutacağım diye bütün kas gruplarını çalıştırdım sanırım. Karda bu bisikleti kontrol etmek çok efor harcatıyor. Bu noktadan sonra zaten olay tur olayından çıkıyor. Tam bir kapışma, doğa mı sen mi? Yenildim. Yapacak bir şey yok. Ama boynumuz bükülmedi. Önümüzdeki maçlara bakacağız.

15 km sonra beni Vinnytsa şehrinin dışında bırakıyorlar. Tamam da şimdi ne yapacağım, madem şehre geldik o halde otelde kalınır. Bu arada ben de hangi yolu seçeceğime bir bakarım. Ara yollardan gitmenin alemi yok. Yolların hepsi kapalı. Kaç gündür kapalı bir araç bile görmedim kar temizleyen. Garmin gps’de bulunan bilgilerden beni en yakın otele götürmesini söylüyorum. Pat hemen önündeyim. Gps’in bu özelliğini kullanmak gayet pratik. Bu soğuk havada eldivenleri çıkartıp telefondan bakacağıma öndeki koca ekrandan kolay oluyor. Şehrin içinde beni gören herkes hayretler içinde bakıyor. Bisiklet ve ben bildiğin kar yağını halindeyiz. Şehrin içinde kar biraz erimiş. Araçlardan sıçrayan çamurlu kar da olayın tuzu biberi oluyor.

Vinnytsa şehrini gezmek lazım, internetten baktığım kadarı ile çok güzel yerler var fakat bu karda nereyi nasıl gezeyim. Bir gecelik otel konaklaması sonrasında şehrin çevresinde bir tur atarak şehirden çıkıyorum. Bu olayı da birkaç şehirde yaptım. Şehri gezecek zaman bulamıyorsam şehrin çevresinde veya sokaklarında fazladan 20km kadar atıp şehri öyle terk ediyorum. Hem şehri gezmiş hem de güzel kareler de yakalamış oluyorum. Kuzeye doğru çıkmam şart fakat gene bir ana yol hattı yok. Kuzeye kadar ara yollardan pedallamaya devam edeceğim. Bu sefer yol daha tehlikeli bir hal aldı. Karlı ve buzlu yolun yanına araçlar da eklendi. Devaamm, ama dikkatli!

Eskiden sigma yol bilgisayarında kilometre açık olurdu, kaç kilometre falan yapmışım ona bakardım. Şimdilerde sadece saat açık duruyor. Saat 15:00 oldu mu kamp yeri aramaya başlıyorum. 16:30’da hava karardığından dolayı o çadırın içine bir an önce girmeliyim. Bu mevsimde temiz bir alanda çadır kurmak hele bu bölgede imkansız. Kamp attığım her gece karların üzerinde yatıyorum. Çadırın içi dışarıdaki havadan 5 derece daha sıcak oluyor. Uyku tulumumun içine ben girdikten 15dakika sonra 24 dereceye ulaşıyor. En fazla 27 derece olduğunu gördüm. Hatta bu süreyi daha da aşağı çekebilirsin. Bu tulumun içinde şort veye kısa kollu ile girersen vücut ısısı açıkta kaldığından daha hızlı ısınıyor. Son 1 haftadır bisiklet kullanırken giydiğim termallerle yatıyorum o da ayrı bir mevzu. -20’de insanın pek soyunası gelmiyor. Eh zaten fazla terlemiyorsun. En fazla üç günde bir çamaşırları değiştirip yıkadığımı da düşünürsek gayet temizim diyebilirim. 😀

Yola çıkmadan önce İstanbul’da Tunç Fındık ile bir buluşmamız oldu ve kendisine bir çok sorum oldu. Bu arada Tunç Fındık’ı bilmeyeniniz varsa hemen araştırsın. Kendisi dağcılıkta zirve tırmanışı konusunda Türkiye’deki bir numaralı adamdır. Benim uyku tulumum max -47’ye dayanıklı, ipekten bir iç katman daha var, o da +5 derece daha ekliyor, oldu mu -52. Termal kıyafetleri de giydin mi -60’a kadar yolu var. : )
Fakat Tunç, Everest ve K2 tırmanışında max -25 tulumu kullanıyor. Neden? Ben de merak ettim neden yahu daha soğuk olmuyor mu? Oluyor fakat kaz tüyü kıyafetle o tulumun içine girersen zaten sıkıntı olmaz dedi. Böylelikle hafif ekipman da taşıyabiliyorlar. Mantıklı. Peki ben neden triclimate kaban aldım da kaz tüyü montla seyahat çıkmadım. Benim tulum hemen hemen çadırımla aynı ağırlıkta ve bir çantanın büyük bir kısmını kaplıyor. Kaz tüyü mont alıp bunun yerine küçük tulum alırsan, benim tura gitmez. Öncelikle kaz tüyü montlar Gore-Tex ürünler değil. Yani sağnak yağışta su geçirir. Hadi oldu Gore-Tex yaptılar bu sefer de çok iyi nefes alma özeliği yok. Hava kanallarının olması lazım. Kaz tüyü montun tek bir amacı var, sıcak tutmak. Bisiklet kullanırken nabız yeri geliyor 150-180 atıyor, 200’e kadar yolu var. Kaz tüyü montun içinde sırılsıklam olur hasta olursun. Tek bir mont hakkım vardır.

Çadırım da artık yeter benden buraya kadar demeye başladı. Husky çadırımı 2009 yılı ekim ayında Gökova Pedallarımın Altında turunun hemen öncesinde almıştım. 5 ay sonrasında da çadır kendini Türkiye-Japonya turunda buldu. 343 günlük turun 242 gününü çadırda geçirmiştim. Kurması toplaması, sıcak, soğuk, hiç yılmadım. Türkiye’ye döndükten sonra en fazla 15 gün kullandım. 1,5 sene yattı dinlendi çadır. 9 Eylül tarihinde dünya turuna başladım bugüne kadar turumda 38 gün çadırda kalmışım. Bu çadır Türkmenistan Karagum Çölü’nde çöl sıcaklarını, Mogolistan Gobi Çölü’nde -35 dereceleri gördü, çölün o sert rüzgarını yedi, polleri kırılma noktasına kadar eğildi ama dayandı. Çin’de sert muson yağmurda dövüldü. Japonya’da haftalarca yağmurdan ve soğuklardan beni korudu. Dünya turuna çıktım, Avrupa’nın en soğuk kışında benle birlikte haftalardır mücadele ediyor. Kardı, yağmurdu, dondu… Ama artık beni bırak demeye başladı. Tacikistan’da pedallarken askerlerin silah darbesi ile bozulan fermuar sistemi artık yapamayacağım duruma geldi. Dış katmanın fermuar sistemi Romanya’da çadır donduğundan ve ben de zorladığımdan kırıldı elimde kaldı. Diğer kapının fermuarı da bozuldu. Artık iki kapı da iyi bir şekilde kapanmıyor. Yeni çadıra geçme vakti geldi.

Gene bir akşam arada kimsenin göremeyeceği ağaçların arasında yer buldum. Öncesinde o karları ayaklarımla itekleyerek ve ellerimle temizlemeye çalışıyorum. Zemini de gene karlar sayesinde düzlüyorum. Neyse ertesi sabah oldu, hazırlıklarımı yaptım ayakkabıyı giyeceğim. Haydaaaa! Lan ayakkabı donmuş. Ayağım içine girmiyor. Hahah. Kullandığım Ayakkabı Shimano’nun vibran tabanlı Gore-Tex ve Spd’li kışlık botu. Ayakkabının taban bölgesine ek bir ilave yapıp yünlü bir astarla kapladım. Dışında Shimano’nun ayakkabı kılıfı (su geçirmez falan filan hikaye, bisikletçiler için yapılan ayakkabı kılıflarının en iyisini de denedim en kötüsünü de. su geçirmeme gibi özellikleri bir noktaya kadar, hatta yok diyim ya!) Ben neden kullanıyorum? Rüzgarı biraz olsun kessin diye. Bunun üstünde de Gore-Tex tozluklar var. Yanı ayaklarımı olabildiğince iyi koruyorum. Fakat dışı nemli olan bu bot gece donmuş çadırın içinde. Kas katı kesilmiş. Bağcıklar falan kalıp içinde giymeye çalışıyorum, olmuyor. Hay ben böyle….. Açıkta kalan ayaklarım donmaya başladı. Tekrar tulumun içine girdim. Ayakkabılara dakikalarca üfledim hohladım falan ayaklarım öyle içine girdi. Bir tecrübe daha: Olabildiğince ağzını geniş bırakacaksın akşamdan ki sabaha giy. Ulan şu sabahları çadırı toplayıp bisikleti yerleştirme işi en zor anı. Her sabah mutlaka acı var.  İki çeşit eldiven kullanıyorum. Biri bu toparlanma sürecinde parmakları daha rahat kullanabileceğim, diğeri de yolda kullandığım. Kayhan abi bulaşık eldivenini önermişti. Arada bir bisiklet kullanırken diğer eldivenin içine giydiğim oluyor. Sıcak tutuyor. : )

Fakat Kiev’den önce hedeflediğim o temiz karın olmadığı anayola gelmeyi başardım. 145 km kaldı. Yolun sadece sağ tarafında emniyet şeridinde buzlar var. Fakat çift yol olduğundan ve yol temiz olduğundan pedallanabilecek bir alan var. Uzun zamandır spd’leri kullanmıyordum. Bakalım şimdi neler olacak. Hava -17 derece. Güneşte var. Yani ayaz var.  22 km hızla bir süre pedalladım. Tamamdır terleme yapmaya başladım. Hemen montu çıkardım hiç vakit kaybetmeden windstoper giydim. Bu arada üzerimden bir buhar çıkıyor sanarsın bir taraflarım yanıyor. Yolu da düz buzulunca 35 km hıza ulaşıyorum. 30-35 km hızla uzunca bir süre gidiyorum. Bacaklarım kaslarım hepsi resmen alev aldı. İyiyim. Hem de gayet iyiyim, resmen buzlarım çözüldü. Ben yaza ara mesafeleri daha hızlı alıp daha iyi gezeceğim bu kesin. : )

 -17’de 35 km hızla gidersek ne olur? : ) Hadi önce şuradan başlayalım. Sigma yol bilgisayarı ekranındaki dijitaller sapıtır. Hiçbir veriyi göstermez. Çünkü ekran donmuştur. Garmin Gps! Makinanın işlemcisi dokunmalara 10 saniyelik bir gecikme ile cevap vermeye başladı. Ön çantanın içinde duran ve pilleri dolu olan ipod, ve Canon fotoğraf makinaları iptal, ikisi de çalışmıyor. Batarya zayıf diyor. Çünkü bisiklet üzerinde hissedilen sıcaklık -40 dereceye ulaşmış. Bunun üstüne rüzgarın karşıdan esme hızını ve oluşturduğu ekstra soğukluğu artık hesaplayamıyorum. Nabız 150 üstünde atınca tabi bu soğuk etkilemiyor. Çadırın içinde buz gibi havada kalkıp bu performansı sergileyip tekrar çadırın içine girmek hakikaten kendi limitlerimi oldukça zorluyorum. Böyle bir durumda mola vermek nasıl olıyor? Mola verdiğim anda alt ve üst termali artı donumu ve windstoperı değiştirmek zorundayım. : ) Değiştirdiğimde bir sonraki gün onları buz kalıbı halinde buluyorum. Duracaksam sıcak bir ortamda durmak zorundayım. Aa manzara çok güzel, durayım fotoğraf video çekeyim gibi bir olaya giremiyorum. Şimdi mühim bir olay daha var; alt takımları korumak lazım. Bu havada eğer rüzgar geçiren bir pantolon giyersem ileride büyük sıkıntılar yaşayabilirim. Bu yüzden giydiğim pantolonun da windstoper özelliği olması gerekiyor. Ekipman bilgilerinde donuma kadar bu yüzden yazmıştım. :

Bu tarz bir seyahati açık konuşmak gerekirse kimseye önermiyorum. Bu zamanda buralara gelin gezin falan demem. Gelmek isteyen varsa kesinlikle baharda gelin buraları gezin. Özellikle Ukrayna’yı gezin, insanları yardım severlik konusunda benim için Japonya’dan sonra ikinci sıraya yerleşmiştir. Ucuz, yemekleri güzel, kamp alanı istemediğiniz kadar çok,. Ara yolların manzaraları inanılmaz. Hürrem sultan buradan gelme. : ) Ve daha bir çok hikayesi olan bir ülke…..

 

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!