İpin kopması gerekiyormuş…

Gürkan Genç tarafından 7 sene önce yayımlandı
26 dakikada okuyabilirsiniz

UKRAYNA ROTASI

 

Kiev’e  tabelasını geçtikten sonra şehir merkezine doğru yaklaşık 24 km pedallıyorum. Şehir içine doğru pedallarken bir şey dikkatimi çekti. Şehre batı tarafından girdim. Doğuya doğru gittikçe şehrin yapılaşması daha bir modernleşiyor. Sonra Bükreş’i düşündüm. Şehre güneyden girmiştim. Sovyetlerin eski yapıları güneydeydi. Şehir kuzey batı yönünde gelişim göstermişti. Sofya’ya da güney yolundan girmiştim o da kuzey batı yönünde modernleşmişti. Moldova’da Kişinev, kuzey doğu. Peki, Ankara hangi yöne doğru daha çok gelişti? Batı yönünde. Saçma bir mantık fakat tutuyor. Belki ticarettendir veya sosyal ilişkilerdendir bilemem fakat görünen o ki başkentlerin şehirleşme serüveni kendilerini yakın hissettikleri ülkelere veya sistemlerin bulundukları yöne doğru şekillenmiş gibi…

Konaklamak için internetten arayıp bulduğum hostel tam şehrin göbeğindeydi. Ucuz ve şehir merkezinde olması çok güzeldi fakat ara sokaklarda orayı bulmak inanılmaz zor oldu. Ayrıca resepsiyonda duran kızın bana karşı olan tavırları da hiç hoş değildi. Diğer müşterilere olan tavırlarını bilemem, özellikle nereli olduğumu öğrendikten sonra. Yahu aranda Türklerle husumet geçtiyse banane! Hemen internet üzerinde mekan hakkındaki düşüncelerimi yüzlerce oy almış bir konaklama sitesinde paylaştım.

Soru sol taraftan gelmiş fakat benim gözler sağda; “Pardon sizin sorunuz neydi?” Haha (Serkan abi iyi yakalamış kareyi) www.ukrturk.net

Kiev Büyükelçimiz Mehmet Bey’e, Kültür Ateşemiz Berat Bey’e, orada olduğum süre içinde benle ilgilenen Fatih Bey, İrina ve Katya Hanım’a çok teşekkürler. Kiev’de bulunduğum süre içinde basın ile bir araya gelip bisikletin bir ulaşım aracı olduğunu her koşulda seyahat edilebileceğini anlattım. Yolda çektiğim videoları Kiev basını ile paylaştım. Kiev Üniversitesi Yabancı Diller fakültesi’nde Rıdvan Hoca’nın Türkoloji sınıfında ve Meridiyen Koleji’nde ilk ve ortaokul öğrencileri ile buluşma fırsatım da oldu. Ayrıca Ukraynalı bisiklete gönül vermiş, gezmeye gönül vermiş maceraperestlerle de bir görüşme yaptım. İnsanlara ben kimim ve ne yapıyorum ve neden yapıyorum bunu anlattım. Bu koşuşturmanın arasında gezmeye de vakit buldum. Şehirde beni gezdiren, İnna ve Shnezhana da teşekkürler.

Bu yolculuk Türkiye’nin Başkenti Ankara’dan başladı ve 5. Başkent Kiev’deyim.  Şu zamana kadar gezdiğim başkent sayısı toplamda 13 oldu. Hiç tereddüt etmeden söylüyorum; şehircilik, alt yapı, tanıtım, eko ulaşım sistemleri konusunda en kötüsü başkent Ankara’dır!

Arkadaş o nasıl bir halk meydanıdır öyle, o binalar ne güzeldir. O yollar ne geniştir. Metro konusuna hiç girmek istemiyorum. Fakat değinmek lazım. Adamların metro tarihi 1930 başlarında başlamış. Sovyet döneminde de devasa metrolar yapılmış.  Metroya iniyorsun, o ana alanda 11’den maç yaparsın kocaman. Derinlik konusu ise fena, in in bitmiyor. Savaş dönemlerinde sığınak olarak kullanılması için çok geniş yapılmış. İçerdeki havalandırma ayrı bir mühendislik harikası.

Malum ülke karlar altında, o karları temizlemek çok büyük sorun. Kiev şehir olarak güzel olsa da belediyesi o kadar iyi çalışmıyor. Her yer buz içinde. Kaldırımda yürümek nerdeyse imkansız. Fakat kadınlara bakıyorum da o topuklularla bu buzda nasıl yürüyorlar anlamış değilim. Binaların çatılarında oluşan sarkıtlarsa inanılmaz büyük tehlike. O kadar çok insan ölmüş ki bu sebepten binaların önlerinde kırmızı bantlar var. “Bu alandan geçmeyin tehlikeli!” Kapı veya merdivenler buz içindeyse hemen uyarıcı levhalar koyuyorlar. Bunları kimler yapıyor? Apartman sakinleri. Güzel önlem.

(Dünyanın öbür ucunada gitseniz hep karşınıza çıkar. Japonya’da bir çiftçi ne demişti? “Şu an dünyadaki her ülkeye bir tane Atatürk lazım.”)

Üniversitelerde sunumlar verdiğimi daha önce de söylemiştim. Yabancı diller fakültesinde Rıdvan Hoca’nın sınıfına davet edildim. Bir sınıf dolusu Ukraynalı Türkçe konuşmasını gayet güzel öğrenmiş Üniversite öğrencisinin karşısına geçip önce bir kendimi tanıttım. Daha önceleri neler yaptığımı ve şimdi neler yaptığımı anlattım. Tek tek tüm öğrencilerle tanışıp merak ettikleri soruları cevapladım. Kimisi özel hayatımla ilgili, kimisi gelecekten beklentilerimle ilgili sorular sordu. Kürsüdeyken salondaki insanların bakışlarından aslında konu ile ilgili ne düşündüklerini iyi anlıyorsun. Hayran hayran bakanları yakalamak mümkün oluyor. O hayran bakışlar aslında bana değil, sonuçta karşılarında Biscolata erkeği durmuyor. O hayranlık olayın büyüsü ve gerçekleşmesine. Sistemi kullanarak neleri nasıl yaptığımı sorguluyorlardı. Kendilerine soru hakkı geldiğinde de çok güzel sorular yönelttiler. Eminim ki arkadaşların yaşamdaki bazı düşünceleri veya gelecekte yapacakları işler o an değişti. Paranın ne demek olduğunu öğrendiğimizde bizler aslında gerçek hayallerimizi kaybediyoruz. Para kazanmak için yaşamaya başlıyoruz. Para olmasaydı ne iş yapmak isterdiniz? Kendinize bu soruyu sorun. Hayallerinizin peşinden koşmak lazım. Ben bisikletle gezmek istiyordum. Şu anda bisikletimle geziyorum. Bu kadar basit, geri kalan düşündüğünüz her şey bu hayalin arkasına takıldı geliyor.

İlkokul ve ortaokul öğrencilerine olan sunum ise süperdi. Bu yaz okula bakalım kaç öğrenci bisikletle gidecek veya bisiklete olan bakış açıları ne oldu. Keşke sunum sonrasındaki o güzel görüntüleri kareleme imkanım olsaydı. Bazen olaylar öyle anlık oluyor ki. Keşke biri kayıt etseydi şu anı dediğim çok oldu.

Ukrayna yüz ölçüm olarak Avrupa’nın ikinci büyük ülkesidir. Fakat tüm Avrupa’nın tahıl ambarı olan ülkedir diyebiliriz. Burası geçmişte de böyleymiş. Hala da bu özelliğini korumaktadır. 5 günde Kiev’de elimden geldiğince gezmeye çalıştım. Soğukta sokakları gezmek özellikle bu şehirde çok daha zor. Bisikletten düşüp bir tarafımı kırmadım fakat yürürken gerçekleşen düşmeler sonucunda bir taraflarımı kırma noktasına çok yaklaştım. Bisiklet üstünde sanırım daha iyiyim.

Belli başlı olaylar dışında Avrupa tarihi ile ilgilenmiş biri değilim veya ülke ülke nerde, ne olmuş bitmiş bilen biri de değilim fakat bu yolculukla beraber ülkelerdeki önemli olayları da öğreniyorum. Kiev’deki müze ve görülecek yerlerin gezisini Shnezhana ile birlikte yapıyorum. Kendisi ülkemizde daha önce bisikleti ile gezmiş. Mersin Üniversitesi öğretim görevlilerinden Nuzhet Türker ile tanışmış. Nüzhet Hocam Kiev’e vardığımı görünce iletişime geçmem için gerekli bilgileri veriyor ve biz de buluşuyoruz. O soğukta benle birlikte sabahtan akşama kadar gezdi. Hatta kendisi olmasa bu kadar güzel gezemez ve bu kadar detaylı birçok olayı da öğrenemezdim.

Bizim ülkemizde tek bir düşünce vardır Ukrayna veya Kiev dendiğinde! Kadınları çok güzel. Ben de her erkek gibi Ukraynalıların ne kadar güzel olduğu ile ilgili çok söz duydum. Üniversite öğrencilerine Türkiye hakkında ne düşünüyorsunuz açık konuşun dedim. Evet, hepsi birbirinden güzel kızlardı bu soruyu sorduğum. Bana cevap verdiklerinde açıkçası utandım. Hatta Kiev’e gelene kadar yol boyunca tanıştığım, sohbet ettiğim insanlar bana yardım edenler bu ülkenin anlatılandan daha farklı bir ülke olduğunu bana göstermeye başladı. Yurtdışına çıkanlar arasında şöyle sohbetler geçer. “Baba ben Ukrayna’ya gittim, Rusya’ya da gittim.”, ”Hadi ya sen Japonya’ya mı gittin? Ben de gittim!!!!…” Arkadaş senin gördüğün Ukrayna sadece Kiev,  gördüğün Rusya sadece Moskova, gördüğün Japonya sadece Tokyo hadi bilemedin bu ülkedeki bir kaç büyük şehir daha.. Sakın ha tek bir şehir veya bir kaç ülke ile bana o ülkeyi anlatmaaaaaaa!!! Köyüne gittin mi? Kimin evinde misafir oldun? Halkevine girip köylülerle iki votka attın mı? Ha bi de şu var. Millet şey sanıyorum Kiev’e gittin, bütün kızlar seni bekliyor. Yahu yok öyle bir dünya arkadaş.. Arkadaşa iki üç hava atacaz diye ülkeye milletine insanına bok atma!

Shnezhana ile önce ikinci dünya savaşı anıtının önüne geldik. Benzerini Moldova’da görmüştüm. Romanya’da da var.

Anıtın önünde yanan ateş hiç sönmüyordu. Bana ikinci dünya savaşında burada nasıl bir yıkım olduğunu anlattı, çok üzüldüm. Büyükbabası da savaşa katılmış bir çok anısı arasından birkaçını benle paylaştı. Sonra bir anıtın daha önüne geldik. Biraz durdu. Anıtın çevresindeki hoparlörden çok dramatik bir şarkı çalıyordu.

–          Bu nedir?

–          Holodomor  anıtı. Hayatını kaybedenler anısına dikilmiştir. Çok zor günler geçirmiş ülke Gürkan.

–          Anlatsana olayı ben bilmiyorum.

Şimdi bu Ukraynalılar Lenin döneminde  çok kanlı savaşlar yapmışlar. Özgürlüklerini kaybetmemek için çoluk çocuk, köylü herkes varını yoğunu ortaya koymuş. Fakat Lenin buraya öyle bir ordu ile gelmiş ki! Batıda Polonya cephesi, doğuda Lenin derken ülke daha fazla dayanamamış ve teslim olmuş. Ülkede belli dönemlerde ayaklanmalar olmuş, özellikle ele geçirilir geçirilmez ülkedeki tahıl ambarları nerdeyse boşalma seviyesine gelmiş. Ülkenin tamamı ayaklanmış. Bu durumu gören Lenin kotoları geri düşürmüş. Tam adam öldü rahatladık derlerken yerine Stalin gelmiş. Kendisinin o dönemde uyguladığı koperatif tarım ekonomisini halk kabul etmek istememiş . Burada  tarım şahsa dayalıymış, baskıyı görünce de millet üretimi durdurmuş.

Bu arada Sovyetler genelinde 1932 döneminde hasadın iyi olmayacağı da anlaşılınca orduyu Ukrayna’ya göndermiş. Tahıl ambarı olan ülkede ne kadar hasat varsa tohum varsa, hatta hatta insanların evlerinde ne kadar hayvan ve erzak varsa hepsini toplatmış. Ukrayna halkının elinde koca yılı geçirecek tek bir lokma yiyecek kalmamış. Ülkenin çevresini de askerlerle ablukaya almış, ülkeyi kocaman bir toplama kampına çevirmiş. Ülke içine yiyecek yardımı yapılması yasaklanmış. Ukrayna’da açlıktan dolayı büyük ölümler başlamış, kaçmak isteyenler öldürülmüş. Bir çok ülkeden gönderilen gıda yardımları ülkeye ulaştırılmamış. Stalin “Eğer ülkede bir kişi Ukrayna’da açlık var derse vatan haini sayılacaktır!” demiş. Fakat yabancı basın mensuplarını bir türlü susturamıyormuş.

Shnezhana’nın dedesi de o dönemden bahsederken hep gözleri doluyormuş. İnsanların ölen aile fertlerinin bedenlerini yemek zorunda bile kalmışlar. Komşuları delirmiş. Askerler ülkede tek lokma yemek bırakmamış. Ne çok acı çekmiş bu ülke…1933 sonlarında Stalin sınırları açmış. Tabi ülkede artık direnecek insan da kalmamış. 1932-1933 yılları arasında Sovyetler Birliği tahıl ihracatı konusunda inanılmaz bir rekor kırmıştır. Ukrayna’nın varını yoğunu satip  ordusunu en baştan inşa etmiş. 10 sene sonra da ülke Alman işgalinde büyük kayıplar vermiş ve Almanların kontrolüne geçmiştir. Ukrayna’nın genel tarihine baktığımda da ülke içinde hep savaşlar olmuş. Yahu hiç bitmemiş. Resmen toprağın üzerinden kan eksik olmamış. Bu insanlar belki de bu yüzden bu kadar konuksever ve güleryüzlüler. KARDEŞİM BİZ İYİZ, BİZ BARIŞTAN YANAYIZ.

Bu anıtın önünden ayrılıp Kiev’de bulunan ikinci dünya savaşı müzesine gidiyorum. Şu zamana kadar gördüğüm en güzel fakat en acı verici müzelerden biri. İçerdeki gerçeklik sizi o yıllara o yıllarda çekilen acıların tam ortasına sürüklüyor. Yüzlerce mektup, fotoğraf, yazı. Bir bölümde devletin ailelere gönderdiği yazılar var. ”Oğlunuz savaşta cesurca savaşarak birçok askerin hayatını kurtardı fakat kendisi vurularak öldürülmüştür.” Binlerce, on binlerce mektup.

Ben siyasetçilerin, askerlerin bu müzeleri ziyaret ettiğine inanmıyorum. Ziyaret edenler varsa bile mutlaka yanlarında da medya falan vardır. O an gösterişten başka bir şey düşündüklerini de sanmıyorum. İşte tarih, alıp koymuşunuz anlatıyor size nasıl yıkımlar yapıldığını, kimlerin acı çektiğini. Hiroşima’da da aynı duyguları hissetmiştim. Dünyanın dört bir tarafında, kendi ülkemde de hala savaşlar devam ediyor. Eğer insansan insanlığından soğursun.

Dünyanın yeni yöneticilere ihtiyacı olduğu bir gerçek, dünya geneline baktığınızda 1960 kuşağının bekli de daha yaşlı bir neslin ülkelerini yönettiklerini görüyorum. Acaba 1980-1990 kuşağı ülkelerini yönettiklerinde daha iyi mi yönetecekler. Yoksa bu yüzyılın birçok insana kattığı tüketim manyaklığı sonucu olarak daha mı acımasız olacak bu yöneticiler? Gelecekte hep birlikte göreceğiz…..

Kiev’den ayrılma vakti geldi. Önce kuzeye sonrasında da doğuya yönelip Rusya’ya doğru hareket edeceğim. İlk gün yollar temizdi, ana yol olduğundan ben de gayet güzel bir şekilde hız yapabildim. Hava -20 derece, ipod dinliyorum.  Pat sustu! Ne oluyor ya pili var? Ipod’u cebimden çıkardım dış yüzeyi buz tutmuş.

30 km hızla gidiyordum. Yok artık ya. Bu nasıl iştir arkadaş. Akşam bir kasabanın içinde çadır atacağım, çadırın polleri birbirine geçmiyor. Geçmiyor çünkü ipler elastik özelliğini kaybetmiş. İpleri pollerin içine iteklemeye çalışıyorum olmuyor. 1 saat uğraştım olmadı. Hava karardı. Önce rüzgar başladı, sonrasında tipi. Ben hala çadırı kuramadım. Tepe lambasını yaktım, bir yapının rüzgar almayan köşesine geçtim. Eldivensiz bu işi yapmaya çalışıyorum. Parmaklarım artık soğuktan alev aldı.

Eldivenleri takmam şart, parmaklar hareket ediyor fakat o zaman da bu ipleri pollerin içine itekleyemem.. Off. Milim milim ipleri pollerin içine itekleyerek hepsini birbirine geçirmeyi başardım. Çadıra rüzgar almayacak uygun bir yer aradım fakat bulamadım. Artık çadırın içine girmeliyim. Onca efordan sonra dişlerim birbirine vurmaya başladı, çok üşüdüm. Bazen limitlerimi çok zorluyorum. Poller rüzgardan dolayı deli esneme yapıyor. Bu çadır hakikaten çok iyi dayandı. Gecenin bir yarısı tuvaletim geldi. Fermuarı açayim dedim, donmuş. Dudaklarımı fermuara yapıştırdım önce bir iki nefes üfledim sonra gideceği hat boyunca üflemeye devam ettim. Bu soğukta bunlarla uğraşmakta ayrı bir sabır gerektiriyor. Çadırı açar açmaz içi kar dolmaya başlıyor. Çişim geldiğinde öyle ayakkabı giyip uzaklara falan gitmiyorum. Çadırı açıyorum hemen önüne işeyip geri yatıyorum. Sabah böyle yumuşak bir kar yağışı sesi ile uyanıyorum fakat çadırın üstündeki beyazlıktan belli; dışarısı alabildiğine kar olmuş. Bakıyoruzzzzzz. Evet ortalık bom bok. Yol açık mı? Nispeten. Toparlan bakalım Gürkan. Çadırın üst kılıfını aldım, polleri sökeceğim, birleşme yerleri donmuş. Üfledim. Açıldı. ‘Çat!’ Oha o ne lan? Pol’ün içindeki ip kırıldı. Bak ne diyorum kopmadı, kırıldı. Aha ip gitti. Pat polller teker teker elimde kalıyor. Tamam sabrımı sınıyorsun. : ) Sıkıntı yok, ilk benzin istasyonunda durup ben bunu yaparım. Toparlanıyorum. Yola çıkıyorum. Bu arada kafamda olasılıkları düşünmeye başladım. Gece boyunca karların üzerinde ipleri pollerin içine sokmaya çalıştım. Islanan ipler o soğuk rüzgarı yiyince dondu. Bir sabah kahvaltısı için muz almıştım. Uyandım muzu soyacağım, soyamıyorum. O muz bildiğin çekiç olmuş. Al çivi çak. Bunu biliyordum. Kiev’in güneyinde pedallarken donmuş ayakkabı bağcıklarımın videosunu çekmiştim, o zaman aklıma gelmişti bu pollerin ipleri iyi ki donmuyor diye de düşünmüştüm.. Meğer donuyormuş. : ) Bu bisikletin üzerinde hemen hemen her şeyin yedek parçası var. Fakat bir tane bile elastik ince ip yok. İlk bulduğum restoranda hemen oturup malzemeleri çıkardım şöyle bir inceledim.

Kadına sordum elinizde böyle ince bir ip var mı? Bir tane gösterdi fakat normal bir ip. Elastik özelliği olmadığından toplama sırasında ve kurma sırasında sorun yaşatacak. Bu soğukta dışarıda dakikalarca polleri birbirine geçirmekle vakit kaybetmek manyaklık, dün gece o acıyı yaşadık. O halde var olan lastiği ben biraz gereyim öyle yapayım. Polleri tek tek incelerken bir baktım geceki esnemeden dolayı iki pol de çatlamış. Wuhuuuu. Bant çıkarttım onları da tamir ettim. Bu arada fermuar sistemi artık tamamen bozulmuş durumda. Çadırı kapatmaya çalışsan en ufak bir şekilde elini fermuara değiyorsun, geri açılıyor. Dişler artık birbirini tutmuyor. Kiev’den 90 km uzaktayım, acaba geri mi dönsem.. Yok yok hallederim. Pol iplerini hallettim zaten. Biraz sert oldu fakat açılıp toparlanabiliyor.

Toparlanıp tekrar yola koyuldum. 15 dk sonra bir araç önümü kesti. Yarım yamalak bir ingilizce ile:

–          Lütfen kahve ısmarlayayım?

Tabii neden olmasın, bir acelemiz yok. Yan tarafta bulunan araba yıkama yeri ve cafe adamındı. İçeri davet etti. Sohbet sırasında anladım ki beni televizyonda görmüş. Ve binada yatacak yer olduğunu da söylüyor. İstersen kıyafetlerini de yıka. Para falan da istemiyorum istediğin kadar kal. Ivan’in bu güzel misafirperverliğine diyecek söz yok. (Bak adı gene Ivan) Yola çıkmalıyım. O zaman bekle diyip bir şişe votka ile geri dönüyor, hahaha. Votka bu ülkede arkadaşlıkların başlangıcıdır. Bu arada telefonu şarja koymuştum bu mekanda. 5 km sonra aklıma geldi geri döndüm. Ivan’da bana şöyle bir söz söyledi: “Bizde inanıştır; eğer ayrıldığın bir yere kısa süre içinde bir defa daha geri dönersen gelecekte de geleceksin.” Hadi bakalım. : )

Akşama kadar o karın içinde delice pedallıyorum. Yol gidiş geliş oluyor, yanımdan tırlar geçiyor durmuyorum. Gidiş geliş bir yolda tırlar ile seyahat etmek için farklı bir kullanım tecrübesi gerekiyor. Bu hakikaten önemli, detaylı bir yazı bunun için yazmam şart. Kışın bisiklet sürmek özellikle böyle yollarda zor.

Gece kamp atacağım bu seferde köyde bir amca evine davet ediyor gidiyorum. Minicik bir kulübe tek başına yaşıyor. O Rusça ben Türkçe devam. Ne hikayeler anlatıyor. Vay be. Bana yatmak için verdiği yerse sobanın yanı. Ulan gece yemin ediyorum donuma kadar soyundum. Yandım yandım. Bu arada internetten bakıyorum bir sonraki gece en soğuk gece olacak Ukrayna’daki. Çadırı yaptığım iyi oldu. Bir sonraki gün akşama kadar pedallamaca, enteresan bir şey olmuyor zaten bu karda kıyamette durmak fotoğraf çekmek de istemiyorum.

Kamp zamanı gene sıkıntılı. Yahu yer bulamıyorum. Yolun dışında her yerde dizimin üstüne kadar kar. Yani iyi bir yer bulacağım diye havayı karartmaya başladım. Baktım olacak gibi değil durdum. Yolun karşısında ağaçların arkası tarla. Mis, yoldakiler beni görmez de. Bisikleti itebildiğim yere kadar itiyor sonrasında çantaları alıp çadırı kuracağım yere kadar taşıyorum. Rüzgarın hızını hiç söylemim, çadırı ona göre ayarlıyorum. Polleri çıkartıyorum pat bir pol ipten çıkıyor yere düşüyor, sonra diğeri. Üçüncüsü çıkmadan ipi yakalıyorum. Eveeeeeeeeeeeeeeeeeeeetttttttt.. Bu polleri bu soğukta tamir etmemin imkanı yok. İp artık çürümüş. Bu çadır kaç defa kurulup toplandı? Gayet normal. Bir konuda kendime kızıyorum, pol ipi neden almazsın. -22 derece güzeell, çadırsız kaldım. Karların içinde duruyorum. Rüzgar sırtıma vuruyor. Ne yapacağım??? Ben neleri göze aldım da çıktım şu yola. Madem şu an buradayım bunu da atlatırım.

Bir kaç saniye içinde o çadırı kurmayı başardım. Nasıl kurduğunu anlat deseniz o da ayrı bir kaç sayfa. Çadırın içi gece -26 oldu. Kar yağıyor, hafif bir rüzgar var. Çadırı doğru kurmadığımdan dolayı kendi nefesimle içinde nem kapanı da oluştu. Sabah ışığı ile aslında nasıl bir manyaklık yaptığımı daha net anladım. Çadırın içi ama her noktası tamamen buz olmuş. Çünkü çadırın tepesi burnumun hemen üstündeydi. Çadırı ancak bu şekilde kurabildim.. Tulumun içindeki sıcak ile dışarıda sıcaklık arasında tam 46 derece var. Zaten bu tulum olmasa zor kamp atardım ben bu havalarda. Hiç tereddüt etmedim, kalktım toparlandım. Yola koyuldum. Karın içinde saatlerce cebeleştiğimden ayak parmaklarımda keskin bir acı başladı. Gün bugünmüş. Isı bantlarının ilkini açtım ayakkabıların içine koydum. İkincileri açtım eldivenlerin içine attım. Devam edelim….

Şimdi Kiev’den oldukça uzaktayım. Ayrıca geldiğim yolu bir daha geri dönmem. Bu akşam çadırsız yatamam. Akşam yemeği yapamadım, sabah kahvaltısı yapamadım. Bu olay çadırsız yürümez bu kesin. Yol üstünde hiç büyük şehir de kalmadı. Sadece arada bir yerde Konotop adında bir şehir var, oraya da 150 km var. Bu da iki veya 3 gün daha çadır gerektiriyor. Yerleşim yerleri de çok az. Evet bu iş bitmiştir. Hayatı riske atmaya gerek yok. 35 km sonra Borzna ve birkaç kasabaya giden bir kavşağa geliyorum. Ve oradaki otobüs durağında otostop çekmeye başlıyorum. İki araç duruyor fakat bisikleti görünce alamayacaklarını söylüyorlar. Bu süre beni fazla yordu, oldukça fazla. Borzna’ya mı gitsem. Ulan belki lastik ip bulurum orada ha??? 5 km yazıyor… Hadi şuraya gideyim. Kasaba girişinde bir benzin istasyonuna otelin yerini söylüyorum, tarif etmek yerine arabalarına atlayıp beni otelin önüne kadar götürüyorlar. Yahu ne yardımsever bir halk bu. Otel dediğim yer gene öyle bir blok ve birinci katında bir odayı bana veriyorlar. Tam odaya doğru ilerlerken Ukraynalı bir kız yanımdan geçiyor ve durup Türkçe…

–          Sen Türk müsün?

–          Da. Yani evet. Yahu sen kimsin?

Şuralarda Türkçe konuşan bir Ukraynalı ile karşılaşacaksın deseler inanması zor gelir. Çöldeki bedevi veya kutup ayısı gibi bir durum yahu. Svatlana. Üniversitede Türkçe eğitimi almış. Sadece Türkçe bilse iyi, 6 dil biliyor. Kocası ile birlikte bölgedeki tek Bilgisayarcılar. İkisi de bilgisayar mühendisi. Bisikletle Türkiye’den geldim diyorum. Hemen babasını arayıp konuşuyor. Babası beni televizyonda seyretmiş.

O adamı getir, böyle bir adamla tanışmaktan dolayı onur duyarım diyor. Köyün tamamı beni biliyormuş. Önce köy halkı ile gidip tanıştım. Sonra Borznalılarla tanıştım. Akşamına doğum günü partisi varmış, hemen davet ettiler. Bir sonraki gün civardaki tüm tarihi turistlik yerleri gezdirdiler.

Akşam yemekleri öğlen yemekleri derken bir anda civarın sevilen bir adamı oldum. Bu arada ne Brozna’da ne de civar köylerde benim aradığım ip yoktu.  Gürkan biz seni Korotop’a araba ile bırakırız, ipini bulamazsan da trene biner Moskova’ya gidersin. Konotop’dan Rusya’ya tren vardı. Sınırın 80 km yanındayım, Moskova’ya kalmış 400km, çadırsız kaldım. : ( Hiç keyfim yok, hiç. Konotop’a vardığımızda da o ipleri bulamıyorum. Svetlana o kadar işinin arasında beni bir kere bile yalnız bırakmıyor. Gümrük görevlilerine beni anlatıyor. Konotop ayağa kalkıyor. Şehre böyle bir adam gelmiş inanılır gibi değil. Yerel gazete, medya hemen geliyor. Hahaha Svetlana ile olanlara gülüyoruz. Önce yemeğe götürüyorlar, öğleden sonra bana Konotop’un tarihini anlatıyorlar, müzeye götürüyorlar. Tatar Müslümanlardan Süleymanoviç ile tanışıyorum. Bisikletle dünyayı geziyorum dediğimde; “Sende ata kanı var.” diyor. : ) Tanıdık geliyor söz. Bana şehirlerinin tarihini öyle güzel anlatıyor ki ağzım açık dinliyorum. Bu arada Gymnasic Koleji öğrencileri de çevirmenlik yapıyorlar.

O öğrenciler nereden çıktı Gürkan diyeceksin. Dediğim ya şehir ayaklandı. Kim nerede nasıl ağırlayacağını şaşırdı. Bu arada istediğim ipi araştıran birileri de var, şehir sefer oldu. Vay be demek ki bu halkın bu yüzünü görmek için bu ipin kopması gerekiyormuş, benim çadırsız kalmam gerekiyormuş. Ben bu ilgiyi bu hürmeti bir tek Japonya’da görmüştüm, şimdi bir de burada görüyorum. Maalesef ipi bulamıyorlar. Akşama şehrin ve Ukrayna’nın en değerli öğretim görevlisi beni evinde misafir ediyor. Hanımı ile birlikte kendi şarkılarını ve daha bir çok güzel şarkıyı seslendiriyorlar.

Gümrük muhafaza komutanı beni makamında ağırlıyor. Bisikletim için trende özel yer ayarlıyor. Görevlerini ve istasyonda ne gibi olaylar yaşadıklarını komik bir dilde anlatıyor.

Tüm askerlere haber veriliyor. Gümrük muhafaza müdürü olan Sergey “Cesur ve korkusuz bir adamsın. Tanrı hep senle birlikte olsun.” diyor. Böyle bir ilgi ve hürmet karşısında ne yapacağımı bilemedim. Sadece utandım, bir şey yapmıyordum ki bisiklete biniyorum. Tam biletimi alacağım, yataklı trende bana biletimi aldıklarını söylediler. Akşam trene bineceğim, 5 kişilik bir gümrük ekibi ve iki kadın asker ve bir K9 köpekle kompartmanıma gidiyorum. Hahhahahaha, yahu altı üstü trene binecez da.

Yahu ne oluyor anlamadım ki. Vagonda belki var 60 kişi, her yer yatak. Benim kim olduğumu ve ne yaptığımı bir söylüyorlar, bütün kompartman tek tek gelip tanışıyor el sıkıyor. Akşam ve sabah benle yemeklerini paylaşıyorlar. Yahu bu adamları bilirsiniz hepsi tam bir yarmadır. Kaslı, boylar 2 metre falan. Bir tanesi geldi Rusça konuşuyor. Vagonda bulunan başka bir kadın da tercüme ediyor. Herif taktir etmek için omzuma bir vurdu, bir adım yana kaydım. Omzum çürüdü çürüdü. Üstüne bir de sarılıyor falan. Arkadaş dur zaten göt kadar alan var, hareket edemiyorum. Hahahha. O ipin kopması gerekiyormuş benim bu ülkeyi böyle terk etmem gerekiyormuş. Daha ne yaşanmışlıklar var. Evet -26 da o çadırda o şekilde yatmasaydım bu güzel insanlarla tanışmayacak, bu güzel olaylara tanıklık etmeyecektim.. (Yarışma bitmiştir! Kazanan kişi Antalya’dan Ömer Kerim Gül..Türkiye-Japonya turunda hangi ilçemizin beldesinde yerel basın görevlisi yoldan geçmemi beklemiştir. Adı nedir ve neleri ile meşhurdur? Cevabı Gürkan Genç Bisiklet veriyor adresinde yer alan elektronik posta adresine atarsanız ben de kazanan kişiye aynı adresten geri dönüş yapacağım ve bir adet bisiklet hediye edeceğim. Kazananı Facebook’tan ve siteden paylaşıyorum. 1 Ocak 2013 tarihinde saat 18:30 soru sorulmuştur. 2 Ocak 2013 tarihine 00:30 kadar gelecek olan cevapları kabul ediyorum. Sonrasında gelecek veya başka bir elektronik adrese atılacak mesajları kabul etmiyorum. Bu soruya 153 kişi cevap atmış sadece 86 kişi doğru cevabı vermiştir. Herkese tek tek mesaj atım. 4 ocak günü talihli kişinin adını buraya yazacağım………………..)

Sabah trenden indim. Artık Moskova’dayım. 400 km trene bindim, hiç önemli değil yerine bir ülke eklerim. Ekipmanları ve bisikleti gözden geçirme vakti. Elçilik misafirhanesine gitmeden önce şu Kızıl Meydan’ı gidip göreyim. 8 Ocak tarihine kadar Moskova’dayım. Ekipmanları yeniledikten sonra hedef St.Petersburg..

Yeni yıla Kızıl Meydan’da giriyorum. Hep filmlerde gördüm, gezi programlarında gördüm bu meydanı. Şimdi sıra benim zamanım, üstelik yeni bir yılın başlangıcında. Yıllar birbiri ardına geçip gidiyor, zamanla yaşlanıyoruz. Hayallerimizi gerçekleştirmek için öncelikle sağlıklı olmamız gerektiğine inanıyorum. Sağlıklı olalım ve hayallerimizin peşinde koşturalım.

Herkese mutlu yıllar! : )

Ukrayna’da Gezilen Yerler

Yampil

Tomasphil

Shpykiv

Vulya

Vinnytsya

Berychiv

Zhytomyr

Kiev

Brovary

Chemer

Borzna

ShapovaLivka

Bakhmach

Baturyn

Konotop

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!