Gürkan Bey maşallah deve gibi adamsınız

Gürkan Genç tarafından 4 sene önce yayımlandı
33 dakikada okuyabilirsiniz

Hicaz demir yolu üstünde 50 kilometre ilerledim, suyum az kaldı. Tren yolu Ana Yoldan gittikçe uzaklaşıyor. Haritadan gördüğüm kadarı ile 20KM ilerde araç yoluna kuş uçuşu en fazla yaklaştığı nokta var. Peki ya orası dağlık bir bölgeyse? O alanda yola çıkacağım bölge ya dağlıksa? Kendi çapında zor bir karar anı. Ya şuan bulunduğum yoldan çıkacağım veya ileride. Şuan bulunduğum yerden yola çıkmaya çalışsam kuş uçuşu  ana yola 18km var ve yol yok! Bu bölgenin böyle bir yer olduğunu bilmiyordum! Bilmiyordum derken en azından aralarda ufak patikalar olur diye düşünmüştüm. Keşke daha fazla su alsaydım yanıma. Devam edersem büyük ihtimal susuz kalacağım ki şuanda bile böyle bir ihtimal var. Yoldan ayrılmak zorundayım poff..

Hikayenin başına dönecek olursam, Al Ula’dan çıktıktan hemen sonra Hicaz caddesi üzerinde ilerledim. Bu cadde üzerinde şehrin içinde bir adet eski istasyon vardı. Şehirden 15 kilometre sonra bir tane daha istasyon karşıma çıktı

Gene aynı günün akşamında da bir istasyonun yanında konakladım . İstasyonların bir kısmı sanki daha yeni yapılmış.  Önlerindeki demiryolu için yapılan tepeler Ana yolun yaklaşık 2 kilometre yanında ilerliyor.

Tabi artık bu yolda demir namına bir şey kalmamış.. Osmanlı tekrar geri dönmesin diye İngilizler tarafından Araplara söktürtülmüş demiryolunun rayları. Özellikle bağlantı noktalarındaki vidaları getirenlere paralar verilmiş. Fakat demir yolunun konduğu taşlarla yükseltilmiş alan hala ilk günkü gibi sağlam. Bisiklet o alanda oldukça rahat gidiyor. İste bende Al Ula’dan ayrıldığımın ikinci günü bu alana girdim. Bu alana girdiğimi gören arkadan gelen Otoban polisi de Jeep ile birlikte arkamdan gelmeye çalıştı fakat bir noktada isyan etti ve gelemedi. Sirenler çalarak durmamı istedi

–          Hayırdır ne oldu?

–          Bu alana giremezsin?

–          Sebep?

–          Bu alan yasak bir bölge.

–          Devletin bu ülkeyi gezmem için bana özel izin verdi. Dağı taşı istediğim alanı gezerim.

–          Hayır gezemezsin

–          Hayır gezerim. İster gel ister gelme.

Hareket etmeye başlıyorum Jeep ile gelip önümü kesiyor. Telefonla Büyükelçiliği arıyorum. Büyükelçilikten yetkili polisi telefona alıyor. Kendisine dediğim şekilde o adamın özel izinleri var rahat bırakın diyor. Polis’de telefonu kapatıp kendi amirlerini arıyor. Amirleri de beni rahat bırakmasını fakat bir kağıt imzalamamı istiyorlar.  O noktadan sonra başıma ne gelirse mesuliyet Suudi yetkililerin değil. Kağıdı imzalıyorum. Polis de beni orada bırakıp dönüyor. O dakikadan sonra çölün ortasında giden Hicaz demir yolunun üstünde tek başıma kalıyorum. Günler sonra yayınladığım fotoğrafların birine bölgede araştırma yapan ve jeeplerle gezmiş bir arkadaşım mesaj atıyor “Senin o alanı bisikletle nasıl gezdiğine hala aklım almıyor biz Jeeplerle zor gezdik Gürkan”

Bu alan içinde Osmanlı mühendislerinin yaptığı menfezleri, köprüleri görüyorum. Hiç mi tren geçmedi bu yapıların üzerinden veya kaç defa geçti. Yeni gibi duruyorlar. Bu alanda bir tane de istasyon görüyorum. Çok ilginç. Acaba bu noktaya neden istasyon yapılmış?

Civarda yerleşim yeri yok. Demir yolu çölden çıkıyor ve vadinin içine giriyor. Bu yol bu şekilde Medine’ye kadar gidiyor.  Önümde dağların arasına yapılmış bir Tünel olduğunu biliyorum. Son 50 kilometredir bu hattın üstündeyim daha fazla gidemeyeceğim….. Suyum bu yolun tamamını bitirmeye yetmeyecek.  Ulan olacak iş mi arkadaş?  Kendime hayret ediyorum. Bu alana bu kadar tedariksiz nasıl girdim? Tüh…

Bisikletle tren yolu hattı üzerinde gidebiliyordum. Fakat sol taraftaki kum ve taşlık alana indiğimde bisikletle gitmek imkansız. İtmek zorundayım.  Asfalt yola kuş uçuşu 18km var fakat oraya gitmek kolay olmayacak. Sol tarafımda bir dağ ve ilerde bir vadi var. O noktadan araya gireyim bakalım nereye geçecek. İtekleyerek o alana kadar gidip vadiden içeri girdim. 30 dakika geçti. Puff bisikleti iteklemek daha fazla su tükettiriyor. Çantalarda duran cevizleri çıkartıp yemeye başlıyorum.  Vadi boyunca ilerledim karşıma bir dağ daha çıktı. Yol hem sola gidiyor hem sağa. Sağ yolu seçtim. Vadide ilerlemeye devam ediyor. Peki, ya bu yol ileride kapanıyorsa? Bisikleti boş yere itekliyor olabilirim.  Öyle bir yerde geziyorum ki, ne araç izi var, ne deve izi. Hayır, birinin izine denk gelsem onu takip edeceğim ama yok.

Bisikleti bırakıyorum o noktaya sadece gidon çantasını alıp yürümeye başlıyorum.  1 saat yürüyorum ve karşıma bir dağ daha çıkıyor. Huuum. Telefonda interneti çalışmıyor. Google dan uydu görüntüsü alamadığımdan çevreye bakamıyorum. GPS de de bölgenin topografik haritası yüklü değil. Karşıma çıkan dağın tepesine tırmanmaya başladım. 30 dakikada öyle geçiyor. Zirveye geldiğimde yanımdaki suyu bitirdim.  Durum hiç iyi değil! Tepeye çıktığımda da duyabileceğim bir şekilde tek bir cümle kurdum. “Gürkan işte şimdi poku yedün da”. Dünyanın bin bir coğrafyasını gezdim, o kadar zorlu alanda hayatta kalmayı başardım. Dağların arasında labirent içinde kendimi geberteceğim. Ana Yol dağların arasında kalmış gözükmüyor. Bu dağları bisikletle aşmam imkansız. Yürüyerek bile aşacak suyum yok! Damağım çok çabuk kurumaya başladı bisikletin yanına gidip kalan ne varsa yemeliyim.

Galiba ilk defa yardım isteyeceğim. Uydu telefonundan elçiliğe haber vereyim.  Bu kordinattan yüklü bisikleti itekleyerek çıkmam çok zor. Bisikletin yanına geri döndüğümde. Ceviz, badem ne varsa yiyorum. Müsliyi avucuma döküp kuru kuru yiyorum. Ton Balığı konservesinden birini çıkarıyorum. Kutuyu açıp önce yağını içiyorum sonra balığı da yiyorum. Hepsinin üzerine 1 yudum su. Uydu telefonunu ön çantadan çıkartıyorum basıyorum açılmıyor. Hö? Bir defa daha basıyorum pil uyarısı veriyor. Haydaa.  Çantanın içinde bir şekilde açılmış ve pili bitmiş .. Hahahahahahhaha. Lan gülmeyipte ne yapayım.  Şu durumda dinamodan sarj edemem. Bisikleti sürmüyorum.  Dinamo pilini de telefona kullandım. Güzeeeeellllllll. Aslında bir yöntem var daha önce denemiştim ve işe yarıyordu fakat o yönetimi ancak ve ancak ölmeye yakın denerim : ) . Geriye takip sisteminde ki S.O.S kaldı. Şuanda gücüm var. O düğmeye basmakta son nokta. Şimdi dünyayı ayaklandırmayalım o dümeye basarak.  Önce şu ayrıma geri gidip Sol da ki yolu deneyeyim.  40dk kadar bisikleti itekleyip geri döndüm ve o ayrıma girdim.  Yarım Litre suyum kaldı.  Son senelerin en sağlam performansını ve adrenalinini yaşadığım doğrudur. Sol da ki yol gene bir yerden sonra Sağa döndü. Sonra gene bir ayrım noktasına geldim. Bu sefer sol tarafı seçtim. Suyum bitmek üzere ayrıca bende bitmek üzereyim. Bu arada hava 45 derece….. Arada bir durup Ortamın sessizliğini dinliyorum. Çok iyi ya.. Şuanda bile bu sesizlikten keyif aldığımı söyleyebilirim. En azından başıma bir halt gelirse şurda huzur içinde uykuya dalmış olacağım hahah

Puffff gene çıkmaza geldim. S.O.S Cihazını elime aldım sinyal kapağını açtım. İnanamıyorum ya. hakikaten inanamıyorum! Şu geldiğim noktaya bak. Tam o ayrım noktasındayım yol gene ikiye ayrılıyor.  buradan çıkmam zor. Cihazdaki düğmeye basmanın vakti geld. Sinyal önce  ABD de ki merkeze gidecek oradan Türkiye de ki merkeze. ABD de ki yetkililer en yakında ki ABD üstündeki kurtarma ekibine haber verecekler. Türkiye deki ekipte Dışişleri Bakanlığı ve ailemi arayacak “ Gürkan Genç ‘e kayıtlı cihazdan S.O.S sinyali geliyor” yapacak bişey yok hem cihazı da test etmiş oluruz (hahah). Son bir kez sağa sola bakacağım tuttu.. Hani gemi battı atlamadan şöyle bir kere daha bakayım dersin yaa. Yukarı tarafa bakarken biranda yamacın arkasından bir deve çıktı. Aaaaaaaaaaaa. Hobaaaaaaaaaa..Bisikleti kaldırdım oraya doğru iteklemeye başladım. Kollarım artık kopmak üzere. 50 KG bisikleti ( su ve yemekler bitince) bu kadar uzun süre iteklemek hakikaten bitirdi beni ya. Anamdan emdiğim süt burnumdan geldi denir ya. Bende zaten o süt kalmadı senelerdirde olanıda bu noktada çıkardık işte haha

Deveyi gördüğüm yere gelince yolun sola kıvrıldığını gördüm. Labirentin içinde develerin ayak izlerini takip etmeye başladım derken bir aracın silik tekerlek izleri ortaya çıktı. hahişte  şimdi burada bisikleti sürebilirim zor olacak ama gider. Eveeeeeeeeeeet. Dilim damağım yapıştı artık gebereceğim susuzluktan.  1 saat kadar sıcakta dağların arasında bir sağa bir sola gittikten sonra açık bir alana geliyorum.

Ufuk çizgisinin biraz önünde  yoldan geçen aracı görüyorum. Asfalt yol tam karşıdaydı.  Tahmini 6-7 kilometre var. Hiç aklıma gelmezdi  “oh be asfalt yolu buldum” diyeceğim. Vücut bitik durumda. Bunu gayet açık hissediyorum. bisikletten indiğim anda ya bayılacağım veya tansiyonum falan düşecek. Pedal çevirmeye devam. Yola doğru ilerliyorum ki en azından bayıldığımda yoldan geçen biri görsün de dursun. Yol hafif bir şey yukarı da olduğundan bisikletle o alanı çıkabilecek gücüm bile yok. O alana geldiğimde bisikletten bir inişim var resmen attım bisikleti. Yukarı doğru çıkıp yola ulaştım bu sırada benim dağların arasından geldiğimi gören o ıssız alanda bir pickup hemen geldi.  Tansiyonum düştü  yere oturdum ve yolun kenarına uzandım.

Araçtakiler  indi  Arapça bir şeyler diyorlar. SU SU SU (MA, MA , MA ). Adamlar durumu anında çaktı hemen araçtaki sulardan verdiler.. Hayatımda böyle bir su içişi hiç yapmamıştım. Sulukların hepsini doldurdular, başımdan aşağıya buz gibi bir su döküldü.  Hurma verildi.  İyimisin diye Arapça  kaç defa sordular  kim bilir. Bisikleti aracın arkasına at Medine’ye götürelim dediler. Dedim kalsın kendim giderim fakat ALLAH sizden razı olsun ne diyim her zaman Hızır ben olacak değilim ya : )

Suudi Arabistan’da ana yolla giriş ve çıkış şeklinde bağlantısı olan yol bulmak oldukça zor. Bu pedalladığım alan öyle bir yerdi. Bu yüzden araç çok nadir geçiyor. Hayber yoluna geri çıktığımda otoban devriyesi hemen çıkış noktasında bekliyordu. Yanından geçtim biraz ilerledikten sonra arkaya dönüp baktım. Eline hemen telefonu alıp “Türk  Hayber istikametinde ilerliyor” veya “Türk ortaya çıktı“ denmişti. Takip etmedi.  Eğer bir polis arabası peşimden gelmiyorsa demek ki siviller bir şekilde beni izliyor. Ulan manyağa bağladılar ha tuvalete nereye gittiğimizi de biliyorlar. “şu ağacın altına girdi, birazdan sıçacak. Sıçtı. Yola devam ediyor.” falan. Hayber’e  5 kilometre kalmıştı ki önümde bir araç durdu. Şöför de araçtan indi.  Haaaaaaaa, sakalından anladığım kadarı ile bu bir Din polisi. Şort ve Atletle bisiklet sürüyorum : ) Acaba ona mı bir şey diyecek.  Durdurdu

–          Selamınaleyküm

–          Ve ALeyküm Selam

–          Nereden geliyorsun nereye doğru gidiyorsun?

–          Türkiye’den geliyorum. Önümde Medine var. Sonra Mekke sonra’da Bahreyn’e doğru gidiyorum.

–          Ya  Süphaannn Allaaaaahhhh.. Bu akşam gel benim misafirim ol.

–          Tabi büyük bir zevkle teşekkür ederim.

Daveti kabul ettim. Eğer bu arkadaş bir din polisiyse kendisine soracaklarım var. Evi Hayber’in arka tarafında bir köyde yer alıyor. Kapıda bizi kardeşi karşıladı. Bisikletimi hemen avluya çektiler. Önce elimi yüzümü yıkamam için bir yer gösterdiler sonrada duş alabileceğim banyoyu hazırladılar. Her zaman olduğu gibi sonrasında meclise geçtim. Kahve, Çay, Hurma üçlüsünden sonrada muhabbete başladık.

Kendimi tanıttım ve neler yaptığımı anlattım. Suudi Arabistan’da nereleri gezdiğimi söyledim. Anlatıklarım Ahmed’in çok hoşuna gitti ve akşam yemeğine akrabalarını çağırdı.  Bu şehirde de bir Türk Restoranı vardı beni oraya da götürdü sahibi ile tanıştırdı. Onlarda misafir etmek istedi fakat o an için imkansızdı.

Akşam yemeğinde gene Kuzu pilav vardı.  Artık alıştım bu yemeğe haa. Ahmed’in iş yerinden arkadaşları da geldi. Evet, bu ağabeylerin hepsi Din polisi ve ben hala ortamda şortla oturuyorum.

–          Yahu size bir şey diyeceğim bu şort, atlet olayı yasak mı? Eğer dikkat ettiyseniz benim şort diz üstü

–          Hayır Gürkan bu şort yasak değil. Yasak olan daha kısa şortlar. Hem ayrıca sen sporcusun. Sporcuya böyle yasaklar olmaz.

Hum anladım benim koşucu şortumu görseler sanırım ona laf ederler. O baya kısa ve ince bir kumaşı var. Kendisini Pijama olarak kullanırım.

–          5 vakit namaz için insanları zorla camiye götürüyor musunuz? Kırbaç falan vurduğunuz söyleniyor doğru mu?

–          Eskiden oluyordu. Fakat artık böyle bir zorlama yok.

Gerçi bu zorlama olayı bölgeden bölgeye değişiyor. Sistem içinde gücü olan kişi çoğu zaman egosuna yenik düşüp bu zorlamayı bir şekilde gösteriyor.  namaz vakti sokakta insanların yürümesini istemeyen bölgeler hala var.

Akşam yemeğine sonradan Ahmed’in babası da katıldı. Sohbet sohbeti açmışken kendisi şöyle bir soru yöneltti

–          Gürkan Bey bisikletinizle bir günde kaç kilometre gidebiliyorsunuz?

–          Rahat 100km gidebiliyorum fakat illa ki bir noktaya varacaksam zorlar 200km de yaparım .

–          Devede günde 100km rahat yapıyor. Koşturdukmu o da 200 kilometre yapar. Maşallah Gürkan Bey deve gibi adamsınız

–          Hahahhaha

Herkes güldü ama adamda hiç tepki yoktu gayet içten söyledi bu sözü. Maşallah deve gibi adamsınız. Din polisi Ahmed’in yalnız kaldığımızda ki şu sözleri de not defterlerimde yerini aldı

–          Bu bölgeyi Osmanlı hiç terk etmemeliydi.

–          Osmanlı Altınlarının yerini biliyor musun?

Osmanlı altınları dediği mevzu aslında Yemen’de ki birliğe giden maaşlar. Ürdün yazımda bu konuya değinmiştim. Ve o altınların nasıl saklandığını da söylemiştim.  Sonrasında kulağa eğilip. “Yahudi köyünü sakın atlama hemen yan tarafta. Sabah erken vakitte çık. Sivil polisler seni takip ediyor”

Heeee, dediğim gibi siviller takip ediyor. Hayret bak bu sefer takip edildiğimi anlamadım. Heriflerle kavga ettiğimden veya sürekli uzaklaşın dediğimden artık pek yakınıma gelmiyorlar.

Hayber şehri eskiden bir Yahudi köyüydü. Hz. Muhammed hem Yahudi sorununu çözmek hem de Şam ticaret yolunu güvenlik altına almak için bu şehre saldırdı. Şehir Hz. Ali’nin komutanlığında feth edildi.  Yahudiler bu köyü ne zaman terk etti niye terk ettiler bu konu hakkında bir bilgim yok. Fakat Hz. Muhammed Savaş kazanıldıktan sonra şehirdeki Yahudilere burada yaşamaları için izin vermiş. Bölgedeki evlerin durumuna bakarak 200 veya 300 sene önceye kadar bölgede Yahudilerin veya başkalarının yaşadığını söylemek mümkün. Arap Yahudilerinin İspanya ve Fas da var olduğunu biliyordum. İsrail seyahatimde de Faslı Yahudileri görmüştüm. Yahudilerin varlığı Arap yarım adasında sadece kuzeyde değil. Umman ve Yemen’e kadar gidiyor. Bu savaşla birlikte Müslümanlar bölgede Yahudileri kontrol etmeye başlamıştı. Hayber’de sadece kalenin ayakta olduğunu biliyordum yoksa bir şehir olduğundan haberim yoktu.  Eh yani hazır gelmişim buralara kadar girmeyecek miyim? Tabiki de gireceğim.

Sabah erkenden evin arka tarafına bakan sokaktan çıktım. 1 kilometre kadar gitmiştim ki arkamda bir araç belirdi.  Bu arada ben de tam trafik lambalarının orada durdum. Yanımdan geçip gitsin arkamdan gelmesin. Işıklarda selamlaştık.  Nereye gittiğimi sordu. Medine’ye gidiyorum dedim . Dikkat et diyip gitti.

Önüme geçtiğinde dikiz aynasından bana baktığını görüyorum. Uzun bir süre bakıp önündeki yokuştan  çıktı ve gitti. Arkamda ve önümde hiç kimse yok. GPS de gördüğüm ara yola hemen daldım. Orası da biraz rampaydı fakat o rampayı aşınca eski şehre de girmiş oldum. Meydana geçtim hemen bir iki fotoğraf aldım.

Kale nerde kale? Hah gördüm. Ara sokaklardan evleri inceleyerek gidiyorum. Dediğim gibi en fazla 200 sene önce bu evlerde birileri yaşıyormuş. Evlerde  1400 senelik bir çöküntü yok.  Ara sokaklarda gezerken  biranda siren sesleri geldi. Hem yolun karşı tarafından hem arkamdan hem sağdan hem soldan 4 araç birden sıkştırdı. Her abradan 3 veya 4 kişi indi ve <ralarında kaldım. Buraya giremezsin diye bağırıyorlar. Kameramı istiyorlar…………..

Yavaş olun ağalar yavaş  olun bakalım!!

–          Bu alana giremezsin hemen burayı terk et ve çektiğin fotoğrafları da sil

–          Burası tarihi bir alan ve ben tarihi eserlerin olduğu alanların hepsine Suudi Arabistan’da girerim.

–          Bu alan o girebileceğiniz alanlar dışında bisikletinizle hemen dışarı çıkın

–          Bisikletimi iteklemeyi bırak! Bir daha dokunma. Türkiye – Suudi Arabistan arasında  diplomatik kriz çıkmasın

–          Kameranızı verin!!

–          Kameramı falan vermiyorum onu almak istiyorsan önce Türk Büyük Elçiliği ile konuşman lazım

Bu arada cep telefonumdan elçiliği aradım ve durumu anlattım. Telefonu da istihbahrattaki yetkiliye verdim.  Hararetli bir konuşma geçti ve telefon bana verildi.

–          Gürkan tam olarak nasıl bir alanın içindesin anlamadım ama orayı hemen terk et.

–          Hadi ya o kadar hassas bir noktadayım yani

–          Evet, evet. Kameralarına dokunmayacaklar, fotoğrafları sil ve çık oradan.

–          Tamam

Yol anılarımı okuyanlar bilir aslında böyle yerlere ne yapar eder girerim.  Fakat Elçilikten de bölgeyi acilen terk etmem konusunda uyarı gelince zorlamaya gerek yok. Bu alan neden bu kadar ölenli olabilir?

  • Tarihi eserleri mi korumaya çalışıyor ( Sanmıyorum)
  • Eski bir Yahudi yerleşkesi olduğu ve bir kaşifin yol anılarında yer almaması için mi? (ıh bu da olmaz çok saçma)
  • Kutsal bir mekan olarak Müslümanlar tarafından benimsenmesini istemiyorlar mı? ( mümkün)
  • Hz. Ali’nin komutanlığında kazanılmış bir savaş olması olabilir mi?  Buraya gelecek olan ziyaretçilerin kimler olduğu belli.  ( Bu düşünce Medine’de Yedi mescidleri gezdikten sonra aklıma geldi. Ayrıca Medine de benzer noktalar için alınan önlemlerle eş değer gibiydi)

Bölgeyi terk ediyorum. Yeni şehrin içine giriyorum oradan biraz erzak alıyorum. Dışarı çıktığımda ise polisler hala arkamda.

–          Şehri terk etmemi söylediniz terk ettim. Hayber şehrinin çıkısından sonra peşimde polis arabası veya sivil polis istemiyorum.

–          Fakat sizin güvenliğiniz için

–          Bırak Allah aşkına kimden koruyorsun beni?  Kendi vatandaşından mı? Senin vatandaşınla benim aram çok iyi merak etme. Ayrıca Allah’dan başka da kimse beni koruyamaz.  Peşimden gelirseniz şehirde birkaç gün daha kalırım. Hatta şehrin ortasına çadır kurup orada kalırım. Polisleriniz benle gecelemek zorunda kalır.

–          Tamam, Tamam

Arabistan’da polisle daha önce bu şekilde konuşuldu mu hiç bilmiyorum. Fakat bir bir bu sözleri söylerken hayretler içinde bana bakıyorlardı. Galiba ses tonumda biraz yüksekti. Hayır duyan görende Kral ile oturmuş muhabbet etmiş ahbaplığı var diye düşünür. Öz güven, Cahil cesareti, Kocaman yürek veya başka şey de denilebilir.

Medine’ye öğleden sonra varabildim. Şehrin 15 kilometre dışında çok büyük bir kontrol noktası vardı. Tabi polisler beni görünce hemen misafir ettiler. Medine’de çok araç var seni rahatsız edebilirler bu yüzden sana eskort verelim. Hah bak işte bu güzel fikir eyvallah. Şehrin içinde ver tabi.  Halkın eskortluğundan kat ve kat iyidir. Çünkü onlar fotoğraf çekeceğim diye  nerdeyse beni ezecekler

Medine de şehir planlamasını biraz konuşturmuşlar. İç içe 3 daireden oluşan bir yol düzeni oluşturulmuş. Mescidi Nebevi  tam ortada yer alıyor. Hava karardıktan sonra o en dıştaki daire ye ancak varabildim. İyiki polis eskortu da bana eşlik etmiş Medine halkı biranda arabaları ile çevremi sardı. Polis arabaları olmasa gece karanlığında ne olacağı belli değil. Çok rahat bir şekilde çarpabilirlerdi

Medine’de ilk gece Türkmenistan’da tanıştığım Ruhfen abinin arkadaşı Abdurrahman abinin misafir olacağım. Kendisi yapı Merkezinde Mühendis.  Medine’de hızlı Trenin istasyonlarından birini yapıyorlar. Akşam Yapı Merkezine vardığımda Mühendis arkadaşlarla birlikte bana Sucuklu yurmurta yaptılar : ) Oh be bak bu iyi oldu işte.

Gelelim bu istasyon olayı ne ayak.  Riyad, Cidde, Mekke, Medine ve arada 3 noktada daha istasyon var. Bu istasyonların her birini farklı firmalar yapıyor. Medine’den önce bir tanesini Dumat AL Jandal çıkışında görmüştüm. Şehirden çok uzak ve alakasız bir yerdeydi. İleride şehir oraya doğru genişleyecektir o kesin. Medine deki istasyona gündüz alıcı gözü ile baktım. İnşaat nerdeyse bitmişti. Geriye rayların istasyon içine döşenmesi ve bilgi işlem ağı kalmıştı o kadar. Tahüt edilen süre zarfından önce bizimkiler işi yetiştirmişti. Diğer firmaların yetiştirmesi olanaksızdı. Çünkü daha adamların kaba inşaatları bitmemişti bunu da diğer şehirlere gittiğimde gördüm

Bu yüzden Yapı Merkezini ve çalışan tüm mühendis arkadaşları tebrik ederim. İçerdeki bilgi işlem alanlarını gezerken mühendislerimizden biri  “Gürkan bu alanda kullanılan kablodan tut yerdeki döşemelere, tuvaletlerine kadar her şeyin en iyisi kullanıldı. Ama her şeyin. Yani sadece bir istasyonla Türkiye’de 6 istasyonu birden kurarsın inan bana ve burası kadar kaliteli ve sağlam olur.  Her şeyin en iyisini kullandıklarına şüphe yok. Belki de 50 sene ilerisini düşünüp hareket ederek günümüzde bu kadar fazla abartılı yatırım yapmış olabilirler kim bilir? Gelecekte Hac’a geldiğimde bu trenleri çalışıyor olarak göreceğim kesin. hatta test amaçlı seyahat bile ederim.

Yapı merkezinde herkese veda ettikten sonra şehrin içine doğru bisikletimle devam ettim.  Medine’de Ahmet abi beni evine davet etti Evi Mescidi Nebevi’ye 800 metre uzaklıkta apartmanın en üst katında oturuyor ve caminin minarelerini Kubbesini rahat bir şekilde görebiliyorsun. Fakat ona gitmeden önce tam da öğlen namazına denk geldim. Direk Mescidi Nebevi’nin avlusuna doğru bisikletimi sürdüm.

İnanılmaz kalabalık. Arkamda ki polis de avlunun girişine kadar benle geldi. Tamam bir yere kadar bisikletle geldim. Eee şimdi. Baktım polis arkamda bisiklet sana emanet ben namaza gidiyorum dedim. Haha adam da şaşırıp kaldı. Cüzdanımdan pasaportuma kadar her şey bisikletin üstünde öylece bırakıp gittim. Burada da hırsızlık olacak değil ya. Caminin içi dolu. herkes dışarı taşmış vaziyette. Valla o caminin içine girilecek namaz kıllanacak. İçeri girdim. Sağdan soldan sıyrılarak yer arıyorum. Amca iki kay hele, aç abi sende arayı aç bakaaamm hah tamam.

Namaz sonrası Ahmet abi ile buluştum. Öyle bir hikayesi var ki yani buraya anlatsam bir türlü anlatmasam bir türlü.  Bu satırları okurken bile “Gürkancım Objektif ol objektif ol” demiştir. Ben oralardayken vizesini yenilemeye çalışıyordu aradan nerdeyse bir sene geçti hala vizesini yenilemeye çalışıyor. Neyseki artık araya Prensler falan girdi de yeni bir vize verecekler Ahmet abiye.  Alüminyum işi ile uğraşıyor. Medine Üniversitesinin Çatı işlerini almıştı o zamanlar. Yaptığı işten memnun kalmış olmalılar ki hala Üniversitenin işlerini yapmaya devam ediyor. Kendisinin de orada Tanıştığı ve Uzun süredir Medine de yaşayan Cem ile de tanışma imkanım oldu. O da Çelik kapı veya çatı işleri ile ilgileniyordu Medine de hatta sağ olsun bir akşam evine yemeğe de davet etti.

Medine’de bulunduğum süre içinde Mescid-i Nebevi, Uhud Dağı, Kuba Mescidi, Kıbletyen, Cennetül Baki, 7 Mescitler, Mikat Camine de gittim. Bu arada şehre Umre niyeti ile girdiğimden dolayı Ihrama Medine de girip Mekke’ye öyle gitmek zorundaymışım.  Bisikleti  Ahmet abi de bırakıp Cem in arabası ile bir gün hep birlikte Umre için Mekke’ye gittik. İhramlıkları ve gereken her şeyi sağolsun beni uzun süredir takip eden ve Medine de Hac ve Umre turlarında görevli olarak çalışan Mehmet verdi.

Kabe’ye gitmeden öncede tam bir günümü Mescid-i Nebevi’nin içinde geçirdim.  Kudüs’de Mescid-i Aksa’dan çıkıp bu noktatalara gelmiş biri için yaşanan duygular biraz daha karmaşık oluyor.

(Mescid-i AKsa)

Mescid-i Aksa’yı iki defa ziyaret etmiş ve bir tanesinde içerde uzun süre kalmıştım. Hem yapının mimarisi hem de içerdeki cemaatin az oluşu kendimi daha huzurlu hissetmeme sebep olmuştu. İçeride yapay bir aydınlatma yoktu. Duvarlardaki ve tavandaki motifler ne kadar ustaca yapılmış diyip duruyordum.

Mescid-i Nebevi  hem insan sayısının fazla olmasından hem de yapı olarak aynı etkiyi ve huzuru vermedi. Peygamberimizin  ve Halifelerin kabirlerinin önünden geçerken bile düşünceler içindeydim. Kabirlere doğru dönüp dua okuduğunuzda oradaki din polisi hemen uyarıya geliyor “KIBLEN MEKKE!! BU TARAF DEĞİL”  doğru da biz böyle görmedik, öğrenmedik. Aslında neden şaşırıyorum ki gezdiğim her İslam ülkesinde Kuran-ı Kerim o ülke kültürü ve eğitimi ile farklı yorumlanmış ve bu farklılık halkın arasında gezince gözlemlenebiliyordu. Kabirlerin hemen arka tarafında insanlar saatlerce oturuyor dualarını ediyor. Tüm gününü kabirlerin yanı başında geçirenler olduğunu da duydum.

Bazı konularda Suudi Arabistan’da ki Mutavvalar  ile aynı fikirde olduğumu söyleyebilirim. Mesela Uhud Savaşının yapıldığı alana gittim. Şu anki konumu ile meydanda yer alan okçular tepesi görünce (ki biz o tepeyi savaşı kazandıklarını sanıp okçuların terk ettiği “dağ” olarak biliyoruz) biraz şaşırdım. “Okçuların terk ettiği dağ pardon tepe bu ve bu yüzden mi savaş kaybedildi?” Yürüyerek tepesine 20 adım.

Hum Savaş sanatları ve Stratejileri üzerine okuduğum kitaplarla o alanda yapılmış askeri hamleleri analiz etmeye kafamda canlandırmaya çalışıyorum. Tepe savaş meydanına 150 veya 200 metre mesafede.  Savaşa başlangıçta iştirak etmedikleri büyük olasılıkla doğru.  O dönemde yapılan okların  atış mesafesi en fazla 150 metre. O mesafeden de hedefi  tam isabet vurabilme yüzden  düşük.  Ayrıca tepede bekleyen okçuların  düşman tarafından görülmeme gibi bir ihtimalleri yok.  Savaş alanından tepede okçuların beklediği oldukça net bir şekilde gözükmüştür. Geçmişe gidip tam olarak nelerin yaşandığını görmek isterdim.

Karşımızda Peygamberimizin yaralandıktan sonra saklandığı dağ var. Okçular tepesinden inip o alana gittik. Okçular tepesinden o noktaya 1 kilometre yok beklide 600m falan. Önce yaralanıp ilk saklandığı oyuğa uğradık. Bu nokta için oyuğun içi gül kokuyor denir. Yani benim burnuma gül kokusu gelmedi. Fakat mağaranın içinde ki kokunun rahatsız edici olmadığını söyleyebilirim. Tam dışarı çıktım ki bir vatandaşımız büyük ihtimalde imam, yanındakilere burada yaşanan hadiseyi anlatıyor. Peygamberimizin savaşta nasıl bir kılıçla yara aldığından başladı, o kılıcın miğferde tam olarak nereye denk geldiğini hangi dişinin kırıldığını, miğferin ne şekilde eğildiğini mağaranın girişinde elini nereye koyduğunu ( el koyduğu yere baktım boyun en az 2 buçuk metre olması lazım, hemen akabinde ekledi alttaki toprak zamanla kaymış orası yukarıda kalmış) Yahu öyle bir anlattı ki sanarsın arkadaş sahabelerden biri, zaman makinası ile günümüze gelmiş bize brifing veriyor.  İmamın yanındaki cemaatte “ Süphan Allah” diyerek oyukta el değmedik yer bırakmadılar. Peygamberimizin elinin izinin çıktığı var sayılan yere ise dokunmadan geçilmiyor zaten çok ilginç…  Sonrasında asıl saklandığı yere çıkalım dedik.

Fakat Suudi hükümeti mağaraya beton döküp kapatmış öyle herkesin çıkabileceği bir nokta değil.  Biri o noktaya halatla çıkmış içerde bir yerde ipi de sağlam bir yere bağlamış. Gücü yetebilen gelsin görsün kardeş demiş. Ee tabi ki de çıkacağız. İçeri çıktık toplasan 5-6 kişinin içerde ancak durabileceği fakat bir kişinin saklanabileceği bir oyuk var. Tepeden savaş alanına doğru bakıldığında altta ki mağaranın neden güzel koktuğu, bu ipin neden buraya yerleştirildiği ve Suud Hükümetinin neden bu duruma sinirlendiği çok açık ve net bir şekilde gözüküyor. İşin ucunda başka şeyler var! O alana kaç hacı geliyor ve dönen ticaretten kimler neler kazanıyor?

Sağ olsun bir günde Kayserili Hüseyin ailesi ile yemeğe aldı. Evdeki sohbet sırasında şehirde Osmanlı tayyareleri için bundan 5 sene önceye kadar bir pist olduğunu öğreniyorum fakat o alanı şimdi doldurmuşlar. Ayrıca Medine de ki askeri alanın geçmişte Osmanlı askerlerinin kışlası olarak kullanıldığını da öğrendim.

Hatta şuan ayakta duran duvarlarını bile gördüm. Ürdün’den sonra Osmanlı İmparatorluğunun bu bölgede de okullar açtığını öğreniyorum.  Tabi şuan o okulların yerlerinde başka binaların olduğunu söylememe hiç gerek yok.  Bu okulların açılması 1. Dünya savaşı öncesi İngilizlerin Arapları Osmanlı imparatorluğuna karşı ayaklandırması için bir basamak olmuş “Dilinizi değiştirecekler”. Ülkede yabancı dil şimdi İngilizce.

Medine de restore edilen Medine istasyonu da gezme fırsatım oldu. Osmanlı İmparatorluğu adı nerdeyse hiç geçmiyor. Müzeyi gezen bir yabancı eğer Osmanlı tarihini bilmiyorsa bu istasyonun Araplar tarafından yapıldığını ve işletildiğini rahatlıkla düşünebilir.  Suudi Arabistan da Hicaz Demiryolu hattı gibi fizibilitesi önceden yapılmış ve olması gereken en muhteşem demiryolu hattı yolu hala dururken yeni yapılan tren yolu hattını çölün ortasından geçirmek bana garip geliyor. Aklıma Bulgaristan’da Sofia da gezdiğim ulusal müze geliyor. Osmanlı hakimiyetine girdikleri 14yy. sonları ile hakimiyetinin bittiği 18.yy sonlarını ve bu aradaki süreci sanki hiç yaşanmamış gibi müzede o dönemlere değinmemişlerdi.  Gerçi bu durum kendi ülkemde de yapılıyor. bağlamda Suudluları da gayet iyi anlıyorum.  Tarihimiz 1923 ile başlar ötesini bilmeyiz diyenler var. Yahu olur mu? Taa Moğolistan’a kadar gidiyor daha da karıştırırsan ortamı kendini Doğu Afrika’da Etiyopya’da bulursun!

Bu İslam aleminde müze gezerken dikkat ediyorum da kadının kıyafetleri takıları hep önde hep önde yok burkası dantelli olunca ne olur yok, işlemeleri yok başka abayeleri. Çok nadirdir geleneksel erkek kıyafetlerini görmek. Medine müzesinde de nitekim öyle.

Müzeden çıktığınızda hemen sağ tarafınızda bir cami var. Caminin adı “Turki” Osmanlı imp. Döneminde Türk mühendisler tarafından yaptırılmış bir cami de var orayı da gidip görmek lazım.

7 Mescidler Caminde öğrendiğim detayda ilgimi çekmişti. Bu mescid daha çok İran’lı hacılar tarafından ziyaret ediliyormuş.  7 Mescidlerin bulunduğu noktalar Hendek savaşı sırasında Peygamberimizin ve halifelerin namaz kıldıkları alanmış. Savaştan sonra da bu alanlara mescidler yapılmış. Günümüzde namaz kılınan caminin olduğu yerde ise Fetih Mescidi varmış. Camiyi karşıma aldığımda hemen sol tarafta Polis kulübesi ve Mutavvaların bir ofisi var. Diğer camilerde dikkatimi çekmemişti fakat burada güvenlik birimini gayet açığa koymuşlar. O sıra yanımda Ahmet abi ile Cem vardı. Yahu bu arkadaki bahçe neyin nesi? Kocaman zincir çekmişler oraya? Mescidlerden biri de oradaymış. İyide niye zincirlemişler ki kapısını?

Oldukça güzel bir park alanı gibi gözüküyor. Din polislerine gidip sorduğumda açıklık kazanıyor. Bu nokta savaş sırasında Hz. Ali’nin namaz kıldığı noktaymış. Heeee İranlı hacılar bu yüzden bu camiye daha çok geliyormuş. Bunları da gidip oradaki din polislerinden öğreniyorum.

Devlet Mescidi-i Nebevi nin çevresini 5 kilometre boyunca düzlemeye karar vermiş. Hal böyle olunca bölgedeki tüm oteller kademeli olarak yıkılıyor. Haram bölgesinin içi şuan büyük bir inşaat alanını andırıyor.  Yıkımlarda gördüğüm kadarı ile öyle pek dikkatli yapılmıyor. Bir binanın kolonunu kırmışlar bina takla atarak sol tarafa doğru tek parça şeklinde yuvarlanmış falan. Bu fotoğrafı da çekebilmek için Mehmet’in Hac firması için kullandıkları otelin tepesine çıkmamız gerekti

Ülkede genel olarak Medine halkını yabancılar daha farklı bir yere koyup yüceltiyorlar. 4000 kilometre pedal çevirdiğim Suudi Arabistan’da  Medine halkının diğer bölge insanından kabilelerden hiçbir farkı yok diyebilirim. Aynı misafirperverlik her yerde mevcut.

Elçiliğimiz Medine bir Türk okulu olduğunu da söyledi.  Cem in çocukları da orada okuyordu gidip sunum vermezsem olmaz. Okul Haram bölgesinin içinde yer aldığından Kız okuluyla Erkek okulu birbirinden ayrı.  Mekke ve Medine’de durum böyleyken, Suudi Arabistan da ki diğer tüm Türk okulları kız erkek karışık eğitim veriyorlar. Normalde bu da yasak fakat arazinin tapusu Türk devletinin olunca içeri girip eğitim düzenine karışamıyorlar gibi bir durum ortaya çıkıyor.

Medine tanıştığım bir başka arkadaş onun da adı Mehmet Çocukların servislerini de yapıyor okula beraber gidiyoruz. Erkek okulundan içeri girdiğimde çocuklar tabi bakıyor bu adamda kim? Çoğu yeni öğretmen sandı. Bisikletle Türkiye’den Medine’ye geldiğimi öğrendiklerinde kimisi hadi canım oradan dedi kimisi sallıyor sanırım bu abi dedi.

Sonraki günlerde internet sayfam sanırım oldukça fazla okunmuş olmalı ki okulun yarısı nerdeyse mesaj attı. Tabi erkek okulunda böyle bir sunum verdiğimi öğrenen kız öğrencilerde sosyal Medya’dan bana ulaşıp okullarında sunum vermem için ricada bulundular. Riyad Türk Büyük elçiliğimizden şöyle bir mesaj geldi. “Gürkan Bey eğer okula girerseniz Sudi yetkililerin okulu kapatma olasılıkları var” tabi ki de böyle bir riske giremezdik ve üzülerek Kızların okulunda sunum vermemiştim. Aynı şekilde Mekke’de de bu sunumu kız okulunda veremedim. Uluslar arası Medine ve Mekke Türk okullarında okuyan Kız öğrencilere bu mesajım;
Gelecekte okuyacağınız üniversitelere beni davet edin ve siz geldiğinizde biz bu okuldaydık demeniz yeterli olacaktır. Bulunduğunuz okullara gelip çok daha güzel bir sohbet gerçekleştireceğimden şüpheniz olmasın.

Şehri Terk etmeden önce son bir defa Mescid-i Nebevi ‘nin çevresindeki dükkanları gezdim.  Dükkanların birinde Mehmet adlı bir arkadaşımız ile tanıştım.  Kendisinin Tesbih dükkanı vardı. Tesbihlerin fiyatlarını görünce ağzım açık kaldı. Çok değerli taşlardan oluşan inanılmaz bir koleyksiyonu vardı.  “Gürkan benden sana bir hediye diyip koleksiyonundaki en değerli taşlardan oluşan ve muhteşem kokan kehribar taşlarından dizilmiş çok güzel bir tesbih verdi.  Hala da yanımdadır : ).

Dükkan sahipleri arasında Özbeklerde vardı sağ olsunlar hepsi tek tek dükkanlarına misafir edip ağırladılar.  

Bu bir bisiklet sorusudur bu soruya cevap verecek kişilerin 1 Eylül 2015 tarihinde Facebook sayfamda Dedan Antik Sehri ile ilgili paylaşımı paylaşan kişiler olmalıdır. Paylaşımı yapan 170 kişinin adı facebook sayfamda gözükmektedir.  O yazıyı paylaşıp soruya doğru cevap veren iki kişiye de bisiklet hediye edeceğimi 3 ay önce söylemiştim.  Soru: Antik Dedan Şehrinin  çevresinde hangi kralıklarla ticari ilişkilerde bulunduklarını  demiratliadam@gmail.com adresine yollayınız. 1 Eylül 2015 de paylaştığım facebook yazımı paylaşmayanlar lütfen cevap göndermesin. 3 Aralık 2015 saat 14:00 – 20:00 saatleri arasından sonra gönderilen cevapları kabul etmiyorum. Hadi kolay gelsin. (Doğru Cevabı Fatih Çelik vermiştir. Yarışma bitmiştir)

Son olarak Mescid-i Nebevi ye bir kere daha gittim. Bir Türk kafilesi ile tanıştım. Tabi kafiledeki herkes tur şirketi ile gelmiş bende aralarına katılıp onlarla gezip sohbetlerin dinledim. Kafilenin başkanı bizlerle sohbet ederken bana şu soruyu sordu.

–          Gürkan Kardeşim sen buraya hangi turla geldin? Kaç Hacı kardeşimiz var sizin kafilede

–          Kafile tek kişilik abi. Sadece ben varım. Türkiye den bisiklet turu ile geldim.

O dakikadan sonra zaten muhabbet eskisi gibi olmadı. Yaptığım seyahati Sorulmadıkça anlatmamaya özen gösteriyorum.

Artık yola devam etmeli istikamet Bedir ve Cidde 🙂

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!