Gülümser yoluma devam ederim..

Gürkan Genç tarafından 6 sene önce yayımlandı
19 dakikada okuyabilirsiniz

Danimarka – Almanya sınırında herhangi bir kontrol veya gümrük olayı şimdilik yok. : ) Şimdilik yok diyorum çünkü yakın bir tarihte Danimarkalılar kontrollere başlayabilirler. Danimarka Avrupa Birliği’ne dahil olup KRON kullanan  kullanan ülkelerden biri. Eee, ne kontrolü, ne gümrüğü? Danimarka hükümeti ve insanı ülkeye gelen yabancı uyruklu insanlardan dolayı çok rahatsız. Ülke ekonomisini olumsuz yönde etkilediklerini dile getiriyor ve bunun tek sorumlusunu da Almanya olarak görüyorlar. Danimarkalı bir yetkili “Almanya önüne gelene pasaport veriyor.” demişti. Gerçi Almanya içinde pedallarken artık bu olayın pek denilen gibi olmadığını öğrendim.

Şimdi bu Almanya’ya Danimarka’dan girmek için bir iki sınır kapısı var. Fakat şu bahsedilen şiddetli kuzey denizi rüzgarına karşı pedal çevirmek için ülkenin en doğusuna kadar gidip oradan da Almanya’ya giriş yapmak istedim ve öyle de yaptım (evet rahatsız biriyim). Bu yaptığım rota da Gürkan Genç Nerede adlı adresten gayet açık bir şekilde görünüyor. Günler ve aylar öncesinden konum ve rota bilgisini biliyor olsam zaten sevdiğim insanlar o dönemler içinde yanıma gelip beni ziyaret edecekler. Fakat belli bir rotam yok. Bir ülke sıralaması var, arada bir onu bile değiştiriyorum. O sıralar Hakan Abi ile 10 gün öncesinde konuşmuştuk, Flesburg sınırından gireceğim gibi gözüküyordu fakat ben gittim Aventoft’dan girdim. Gürkan Genç Nerede sayfası oluşturulma sebeplerinden biri de bu zaten. Gürkan nerede, rotasını nereye çevirdi hepsi sayfada gözüküyor. Baktım kapıda bekleyen kimse yok. Fakat Hakan Abi Hamburg’dan bisikletle yola çıkıp beni Flesburg sınır kapısında beklemiş. Tabi ben de orayı kullanmayınca kendisi ile karşılaşamadım. Telefon numarası da yok. Haklı olarak kızmıştır. “Lan biz adam için kalktık geldik herif gitmiş nereden giriş yapmış!” O zaman da özür dilemiştim, şimdi tekrar özür diliyorum. Bu vesile ile de şunu hatırlatmak isterim. Bu turda hangi tarihlerde nerede olacağım, hangi yolu kullanacağım ülke sıralamalarım her zaman değişir.


Danimarka’da olduğu gibi Almanya’nın kuzey doğusunda da şiddetli bir rüzgar var. Danimarka içinde pedalladığım bisiklet yolu kesintiye uğramadan Almanya içinde de devam etmekte. Üstelik pedalladığım alanın sağ tarafı alabildiğince rüzgar değirmenleri ile dolu. En son bu kadar çok rüzgar değirmenini Çin’de görmüştüm. Asıl merak ettiğim şu güneş enerji parkı olayı; onlardan bir iki tane denk gelse de fotoğrafını çeksem.

Almanya’da pedalladığım ilk 50 kilometre boyunca herhangi bir bayrak görmedim. Almanya’da mıyım değil miyim belli değil. Danimarka’da olmadığın kesin çünkü Danimarka bayrağı yok.

En sonunda bir askeri birliğin önünde bayrak buluyorum. Hah bisikleti şöyle koyayım, tripod nerede onu da açayım. Askerler ne oluyoruz gibisinden bakmaya başladılar:

–          Kardeş kusura bakma ya yapacak bir şey yok. Bir tek burada bayrak var. İkinci Dünya savaşından bayrakları kaldırdınız, anlıyorum.

Bu arada bu tır büyüklüğünde traktör olayı bu ülkede de devam ediyor. O nasıl bir alettir ya. Bi de arkasında taşıdığı farklı farklı ekipmanları görseniz. İnsanın çiftlikte çalışası geliyor.

Almanya’nın kasabalarında ingilizce konuşan birilerini bulmak oldukça zor. İlla ki birine bir şeyler sormanız gerekiyorsa ve sadece yabancı dil olarak ingilizce biliyorsanız öğrencilere soracaksınız, hemen cevap verirler. Bir dükkana girdim, kem küm el kol hareketi şunu bunu istiyoruz muhabbeti sonrasında kredi kartımı çıkarttım. Karşıdan gelen tepki, bu kart burada geçmez. Evet, Almanya’nın kasabalarında kredi kartı kullanımı hemen hemen hiç yok. Kullanılıyorsa bile bunlar turistlik kasabalardır. Bu vesile ile Almanya’da kredi kartı sahibi olmanın oldukça zor olduğunu da öğreniyorum. Cüzdanda Amerikan Express, Visa, Master, Maestro, Visa Elektronik ne arasan var. Üstelik 3 farklı bankanın kartları. Bu turlardan önce kredi kartım yoktu. Türkiye’de bulunduğum süre içinde de kredi kartımı hiç kullanmadım. Paran varsa alışveriş yapacaksın.

Şehirler arasında bulunan bisiklet yolları kasabalarda, köylerde de devam ediyor. Almanya’da bu sportif yaşam olayı oldukça farklı bir boyutta. Öncelikle geçtiğim hemen hemen her köyün yeşil ve gayet bakımlı bir veya iki tane futbol sahası kesinlikle var. Her kasabanın yüzme havuzu basketbol sahası ve voleybol sahası bulunmakta. Yahu anne bebek arabası ile kızını gezdiriyor ayağında paten, baba koşu yapıyor önünde bebek arabasında çocuk. İmkan ve olanaklar doğrultusunda oldukça başarılı, halkı spora teşvik edecek çalışmalar yapmışlar. Sokağa iki tane demirden alet koyalım da spor yapsınlar durumuna denk gelmedim. 2013 yılında oynanan şampiyonlar ligi finalinde iki Alman takımının olması şu manzaradan sonra gayet normal geldi.

Tabii aylardır kuzeylerde gezdiğim için kalabalık kasabalar ve şehirler görmeye de pek alışık değilim, araç trafiği de oldukça artmış durumda. Fakat dikkatimi çeken bir konu var: İşyerlerinin erken kapanması ve geç açılması. Kasabada yol üstünde markete uğradım çalışma saatlerini pencereye asmışlar. Len gündüz bir şey lazım oldu kim nerden ne alacak? Kasabadaki tek market kapalı. Dönerciye gittim o da aynı şekilde kapalı. Bu olay Almanya’nın genelinde aynı şekilde. Sadece büyük şehirlerde durum biraz daha farklı o kadar.

Hamburg’a gelmeden önce Bad Bramstedt’de Ankara’dan arkadaşım olan Onur Baki yaşıyor. Uzun zamandır görüşmediğimizden ne yapı ne etti haberim yoktu. Adam Almanya’ya taşınmış, evlenmiş çocuk bekliyor. Bana da yoldayken mesaj atıyor. Yol üstündeyim bana uğramadan gitme.

Sınırı geçtikten sonra kendisinden bir mesaj:

–          Gürkan çayın altını yaktım bekliyoruz.

Ona uğramayı düşündüğüm gün içinde 110 km bir mesafe kat ettim. Almanya’nın kuzey bölgesi için Danimarka’dan daha düz diyebilirim. Hiç dönerciye denk gelmedim dedim pat karşıma Cevdet Abi’nin dükkan çıktı. Eh hava da kararmaya başlamıştı. Amaaan Onur’a bugün varmasam da olur. Çadırı atmadan önce yemek yer ondan sonra çadır için şehir dışında yer bakınırım. Bu arada Onur telefon ile aradı. Herifi andık sessimizi mi duydu?

–          Len bizim eve 18 kilometre kaldı, ne diye durdun gelsene.

–          Hadi ya o kadar az mı kaldı? Ulan bugün de 110 km yaptıydım. Yoruldum.

–          Ne yorulması lan gel hadi bekliyoruz.

–          Peki, hadi gelim.

Şimdi gps’den şehrin adını buldum, o yöne doğru gidiyorum. Almanya’da şehirlerin başına Bad geldiğinde bilin ki geçmişte bu bölgeler ya terapi merkezi olarak kullanılıyormuş veya termal suları vardır. Almanya içinde Bad ile başlayan bir iki kasabadan daha geçmiştim. Yolculuğun diğer günlerinde ne kadar çok termal dinlenme alanı olduğunu da bu şehir adları sayesinde anlamış oluyorum. Neyse ben dönerimi yedim ve yoluma çıktım.

Ulan git git şehre varamadım 20km geçti. 30 km oldu. Onur, ‘Gürkan sen Bad Bramstedt’e doğru değil, Bad Bremstadt’a doğru gidiyorsun!’ diye bir mesaj atınca olay netlik kazandı. Hava karardı.

–          Onurcum hava karardı, ben çadırı kurar yatar.

–          Yahu gelip aliim. Yakındasın uzakta değil.

–          Yok ya, yağmur da başladı zaten. Ben çadır kurar yatarım.

–          Yahu valla araba ile aldığımı kimseye söylemem, gelip alim bu kadar yakında kalma dışarda.

–          Hahahaha! Yahu 10 km bir şey var, sabah kahvaltıda görüşürüz sıkıntı değil.

Yağmurda çadır kurmak sıkıcı bir durumdur. Üstüne bir de gece karanlığında daha da sıkıcı. Ben böyle çadırın altına naylon, kılıf cart curt ekstra bir şeyler koyan biri değilim. Aman çadırım altı pislendi çamur oldu, yok alttan su geçirmesin. Koskoca firmalar milyon dolarlık çalışma yapıp çadırın altını su geçiren malzemeden yapacak değil veya 100 kullanımda eskiyecek ürün kullanmamışlardır (kaliteli çadırlardan bahsediyorum). Ve o akşam öyle bir yağmur yağıyor ki sabah çadırı toplarken gübre ile çamurun iyi bir kıvama geldiğini görüyorum. Çadırın altı bok içinde. Hiç umrum olmaz, katla devam.

Şimdi dün acele edip karanlıkta Onur’un eve ulaşmaya çalışsaydım bak işte bu güzel yolu ve rotayı göremeyecektim. Her işte bir hayır var. Ayrıca kasabaya girdiğimde yaşlıca bir amca arabadan inip yanıma geldi.

–          Nerden geliyorsun?

–          Türkiye.

–          Muhteşem.

Ne kadardır yolda olduğumu, nereleri geçtiğimi falan sordu. Amcanın adı Pingel, 72 yaşında. Baltık ve İskandinav ülkelerini 5 sene önce bisikletle gezmiş. Yuh! 😀 Bisiklete bir baktı. Eski toprak ya, şöyle bir frenlere ve yağına falan da bakıyor. Beğendi; güçlü ve iyiymiş. Biz adamla muhabbete daldığımızdan Onur’un beni sabah kahvaltısına beklediğini tabii unuttum. Onur da web sayfama bakmış, “Ulan adam yarım saattir aynı noktada iki sokak ötede duruyor.” Çıkıp geldi, baktı ki ben kanka yapmışım. 😀

–          Gürkan.

–          Onur?

–          Baba ne yapıyorsun? Bu kim lan?

–          Gel gel, adam benim yeni panpa, kaynak çıktı.

Haha.. Onurda adamla almanca konuşmaya başladı. Vaaaay bizimki almancayı ana dili yapmış valla. Birlikte biraz muhabbet edip sonrasında evin yolunu tutuyoruz.

Onur’un buralara gelme hikayesi de enteresandır. Kısaca aşk diyelim. Hatta bebekleri bir ay sonra doğacak. (şu anda nur topu gibi bir oğlu var. herif pipisinin fotosunu çekip yolladı.. [len fotoyu bulamadım bulsam amcalara, abilere gösteecektim onurum haha]) Tuba sağolsun o kadar güzel bir kahvaltı hazırlamış ki yani yok yok. Danimarka’da hiç ara vermeden buralara geldiğim için oldukça yorgundum. Hatta akşama doğru yorgunluk ağır bastı ki neredeyse kanepede uyuyacaktım (şu anda bu yazıyı yazarken de sağlam esnedim. bugün yatıp yarın mı yazsam?). Ertesi gün tüm aile en güzelinden kahvaltı hazırlayıp beni uğurluyorlar. Onurla aramda geçen bir dialog…..

–          Gürkan ben işten ayrılmak istiyorum.

–          Ee güzel, peki ne yapacaksın?

–          Hayalim hep aşçı olmaktı fakat bir türlü olamadım. Bu yüzden senin yaptıkların bana güç veriyor dostum.

–          Bak dostum yakında bir çocuğun olacak. Bunu iyi düşün. Gerçekten ama gerçekten ben sşçı olurum, evet bunu başarabilirim diyorsan yap!

Evet, hayalimi gerçekleştiren bir adamım. Bu seyahatte sadece kendimden sorumluyum. Bu yüzden özgürlük alanım oldukça geniş. Bir evim o evin telefon, elektrik, su giderleri yok, evli değilim, çocuğum yok (şimdilik). Çok kişi sorumlulukları yok diye düşünür. Pek hafife alırlar yapılan seyahati. Tepkiler tepkiler tepkiler. Gerçi artık bu tepkileri ve hafifife alma durumunu tanıyanlar ve bilenler vermiyor. Sanırım yaparım dediğim olayı yapacağımı dostlar, arkadaşlar ve uzun zamandır takip eden herkes anlamış durumda.

Onur da öyle bir dönemin başlangıcında. Risk almadıkça yaşadığını anlayamıyorsun. Onur da kendi hayatına dair riskleri almaya hazır. “Hey dostum yaparsın ben sana inanıyorum!” Aylar sonra Onur bana bir fotoğraf yolluyor.

Evet hayallerimiz var ve bunları gerçekleştirmek istiyoruz. Sanmayın ki bunları gerçekleştirebilenlerin sorumlulukları yok! Hayal görünmeyene inanmaktır, O hayale sahip olanın gördüklerini yaşadıklarını üstlendiği sorumlulukları başkaları bilmez.

Tüm aileyi öperim dostum, herkese selamlar. : )

Sıradaki ilk büyük şehir Hamburg. Şu bir gerçek; Almanya’nın yerel yemeği kesinlikle döner olmuş durumda. Büyük şehirlerde hemen hemen her caddede mutlaka buluyorsunuz. Köylerde de mutlaka bir tane dönerci vardır. Döner ekmek dediğinde tabii bizdeki usulde verilmiyor. Ekmek daha çok lavaşa benziyor. İçine döneri koyduktan sonra:

–          Abi üstüne cacık ister misin?

–          Üstüne cacık mı? O ne ya?

–          Sos abi, cacık sosu.

–          Yok ya kalsın. Sen salata soğan koydun mu?

–          Evet abi koydum. Başka sos ister misin?

–          Yok yok ver.

Evet, burada döneri soslu yiyorlar. : ) Bir kere denedim acaba nasıl oluyor diye. Yok arkadaş ya bana gelmez o ne öyle vıcık vıcık. Hamburg’a gelmişken bir de traş olalım di mi. Bu dönerci arkadaşa sordum yandaki dükkan bizdenmiş. : ) Gir hemen saç sakal traş etsinler. Hum anlaşıldı sayımız hayli var bu şehirde.

Şehir hakkında şu bu detayları vermeye gerek yok. Her ne kadar kuzey Almanya’nın biraz içinde yer alsa da ülkenin en büyük liman şehridir. Gece hayatı, sex, alkol, bu şehirde sınırları zorlamakta. Gündüz vakti şehri gezerken striptiz kulüplerinin olduğu bölgelere gittim. Tur firmaları bildiğin bu alanlara gezi düzenliyorlar.

–          Evet efendim bu sokak 1950’de yapılmış olup içinde şu kadar dansçı barındırır. Çalışanlar şu saatte…..

–          Ee, pardon içerde sevişmek serbest mi?

Gibi sorular da turdaki insanlardan yöneltilebiliyor. Bisikletle önünden geçiyorum. Amcam içeri çağırıyor, gel diyor özel fiyat yaparız.

–          Abi ben müzeye gideceydim. Siz kaçta kapatıyorsunuz, akşama uğrasam?

Esir aldı ya herif! Amca müze nerede?

Şehir merkezinde çok güzel yapılar, restoranlar, kafeler bulmak mümkün. Hamburg’da gezilecek minyatür müzesi var. Gezip görülecek bir yer olmasına rağmen gitmedim. Çünkü yorgundum, yol yorgunu. Yanlış anlama olmasın! Olabildiğince dinlendim, sonrasında şehri terk ettim. Bu arada tam otelden çıktım aşağıda bisikletlerini hazırlayan iki tip. Anne ve kızı kuzey denizini gezmeye çıkıyorlar. Biri 40 yaşında diğeri 61, diyecek söz bulamadım. Muhteşem bir serüven. İskandinav ülkelerindeki aile ilişkilerinden sonra Almanya’daki ilişkiler sanki biraz iyi gibi he?

Almanya içinde turlarken günde bir kere veya bir kaç kere tur yapan birileri ile karşılaşıyorsun. Adamlar kendi ülkeleri içinde oradan oraya gezip duruyorlar. Sayıları oldukça fazla. Fakat kimse durup sohbet etmiyor. İnsan bir mutlu oluyor kendisi gibi gezenleri görünce. Bir tanesi durduruyorum. Durduruyorum diyorum çünkü bisikletle yolun tam ortasında gidiyorum. Neyse selamlaşıyoruz falan. İngilizce bilmediği için anlaşamıyoruz. Bence bu sebepten ötürü diğer turcular da durmak istemiyor. İngilizce yok. Amcamın el kol hareketleri ve saydığı şehirlerden anladığım kadarı ile Almanya’nın etrafında bir tur atmış. Helal olsun..

Kuzeyden Hamburg’a gelmiştim fakat gene yönümü kuzeye çeviriyorum. 50 kilometre sonra Onur’dan whatsapp’a bir mesaj:

–          Len yolu mu şaşırdın, kuzeye gidiyorsun!

–          Yok Yahu Lübeck’e gideceğim.

Arkadaşlarımın bu şekilde beni takip etmesi de oldukça hoş bir olay. Kuzey bölgesinde hemen hemen her karayolu yanında bisiklet yolunu yapmış adamlar çok rahat bir şekilde pedallıyorsun. Lübeck’e kadar da çok rahat bir şekilde ulaşıyorum. Şehir eski mimarisi ve sokak çalgıcıları ile oldukça büyüleyici. Tabii her şehirde olduğu gibi bu şehirde de Türklerle karşılaşmak mümkün. Türk esnafla muhabbete başlıyorum. Dertler çok. Alman maliyesi bunları oldukça sıkıştırıyormuş. Almanya’da vergi kaçırmak hemen hemen imkansız. Vergi memuru dükkana gelip, o ay ne kadar mal aldın, ne kadarını sattın en ince detayına kadar bakıyor. Sonra bir de kasadaki Z rapolarına bakıp kaçak kucak var mı en ince ayrıntısına kadar kontrol ediyor. O sırada oturmakta olduğum restorana geçen ay 60.000 euro ceza kesmişler. Senin aldığın mal bu, sattığın bu kadar olmamalı ama sen fazlasını kazanmışsın, olmaz. Cart ceza. Aynı şekilde Lübeck’de 12 Türk lokantasına bu ceza veya benzeri kesilmiş. Esnaf bunun bilerek ve kasıtlı yapıldığını dile getiriyor. Çünkü ceza kesilen tüm dükkanların o bölge içinde taşınmazları varmış. Yani eyalet yetkilisi Türklerin tapulu mallarına el koymak istiyormuş. Bu konuyu Türk Konsolosluğu’na aktardılarsa da destek ve geri dönüş alamamışlar. Tabii bu konuda bir taraf olmak benim gibi biri için imkansız, konuyu bir de belediye ile veya konsoloslukla görüşmek lazım.

Sonra bir markete giriyorum orada da başka genç bir arkadaşla tanışıyorum. Yazın Türkiye’ye gidebilmek için çalışıp para biriktiriyormuş. Muhabbet koyu olunca o da içini döküyor:

–          Abi ben nereye ait olduğumu bir türlü anlayamadım gitti. Burada doğdum büyüdüm. Fakat hiçbir zaman kendimi bir Alman gibi hissetmedim. Türkiye’ye gidiyoruz, hep almancı diyorlar inan zoruma gidiyor. Almancı olunca bi de bizi zengin sanıyorlar. Kendi memleketimde esnaf beni kazıklamaya çalışıyor. Abi bak bisikletim dışarda duruyor, ben işime bisikletle gidip geliyorum. Ama Türkiye’ye bakıyorum, benzin dünyanın en pahalı benzini. Türkiye’deki komşumun markete araba ile gittiğini bilirim. Et dünyanın en pahalı eti. Herkes her hafta sonu piknikte. Cep telefonları Almanya’da satılanın iki katı herkesin cebinde en son model var. Ama git esnafı ile, halkı ile konuş abi herkes sana işler kötü der. Nasıl kötü ben anlamıyorum.

Benzer muhabbeti Almanya yolculuğum sırasında çok vatandaşımız yaptı. Dertler ve tasalar hep aynı.

Almanya’da bazen büyük şehirlerde bile kartı kabul etmediklerini de öğreniyorum. Bu olay da benim işime pek gelmiyor. Çünkü bankadan nakit avans çektiğimde banka bana “Ulan hem yurt dışındasın hem de Türk Lirası hesabından para çekiyorsun.” diyor. Ee bizim para önce banka kurunda düşükten hesaplanıp sonrasında yurt dışından çektiğin için maliyetini de aldıktan sonra sana teslim ediyor. Sene sonunda bankaya verdiğim paraya bir bakıyorum kur farkından ve nakit çekim ücretinden dolayı oldukça yüklü bir miktar bankaya gitmiş. Hemen hemen her büyük bankaya mesaj atmıştım, ‘Gelin şu projeye bir destek olun elinden tutun’, ‘Yok, bizim destek olduğumuz projeler var.’ otomatik mesajları. Peki…..

İkinci dünya savaşı sırasında Almanya’da malum taş taş üstünde kalmamış. Fakat bombalanan yerlerin çoğu büyük şehirler. Köylerin büyük bir bölümü savaştan etkilenmemiş, bunlardan biri de Schwerin köyü. Çok hoşuma gitti binaların hepsinin tepesinde kaç yılında yapıldığı yazıyor. En yenisi 1910. 😀 Köyün adını falan verdim fakat koordinatlarını valla hatırlamıyorum, not defterime yazmışım işte. Yahu bisiklet öyle alakasız öyle enteresan yerlere götürüyor ki beni bazen “Ula burayı yazsam ne olacak yazmasam ne olacak, kime neyi nasıl tarif edeyim..” dediğim anlar var.

Almanya’da dikkatimi çeken bir başka konu daha var. Mezarlıklar! Belki Finlandiya, İsveç, Norveç’de de benzer özelliklere sahiptiler fakat mevsimden dolayı fark etmek mümkün olmadı, üstleri hep karlarla örtülüydü. Mezarlık dediğimizde bir çok kişi huzursuzlanır, mezarlıkları sevmez. Bize öğretilen orada uyumak, yemek yemek, mezarlıkta bisiklete binmek, mezarlık içinde spor yapmak saygısızlık ve yasak. Kendi adıma bu yasağı ilk Güney Kore’de ihlal etmiştim. Mezarların yanında kamp atmıştım. Ee, ne yapayım düz alan yoktu. Sonra Almanya’da mezarları görünce ziyaret etmeye başladım. Bir iki defa oturup dinlendim. Bir gün o sessizliğin içinde yemek yedim.

Yazılarımı okuyup yurt dışına çıkan arkadaşlar vardır, gidin bir mezarlıklara bakın. Mezarlıktan çok çiçek tarlasını andırıyor hepsi. Düzenli, temiz, renk renk çiçekler. İnsan huzur buluyor. Bir bakıyorsun birileri içerde koşuyor. Evet evet spor yapıyorlar. Çocuklar bisiklete biniyor. Öğlen arasında işten çıkıp mezarlıktaki bankta oturup muhabbet ediyorlar. Bence doğrusu da budur. Neden mi? Bir gün o toprağın altına gireceğini unutmuyorsun. Bu da senin insan vasıflarına sahip olarak yaşayıp başkasının ve senin yaşamına saygı duymanı sağlıyor diye düşünüyorum. Mezarlıkların büyüklüklerine göre içerde çalışan sayısı da artıyor. 300 yıl önceki ölen adamın mezarında dahi çiçekler var. Sürekli düzenli, temiz ve bakımlı. Köyünden şehrine her mezarlık böyle. Özellikle köy mezarları çok çok daha güzel. Ölenleri unutturmadıkları gibi bu güzellikler karşısında benim gibi yabancı insanları da o mezarlıklara çekip onlar için dua etmemi bile sağlıyorlar. Hep aklıma Güney Kore’de mezarların yanı başında uyuduğum an gelir. Buradan da anlaşılacağı gibi mezarları sık sık ziyaret eden biriyim.

Yolculuğumda bazen geleceğe dair düşünceler oluşur kafamda, o zaman olasılıklar korkular da beraberinde gelir. O an gezdiğim mezarları düşünürüm. Gülümser yoluma devam ederim..

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!