Cezayir’de bisikletten gördüklerim

Gürkan Genç tarafından 5 sene önce yayımlandı
50 dakikada okuyabilirsiniz

 

Ve Sonunda Cezayir

Geminin terasına çıkıp şehrin ışıklarına bakıyorum. Bir kere daha Avrupa’dan ayrılma zamanı geldi. Avrupa’ya veda etmiyorum çünkü bu yolculukta rotam hiç belli olmuyor. Libya karışık, aşağıdaki ülkelere de inemiyorum. iç savaşlar devam ediyor ve Ebola virüsü tekrar can almaya başladı. Mısırı’ın güneyi de aynı şekilde güvenli değil. Şu durumda Libya ve Mısır ülkelerini dünya turunun son senesine bırakmam muhtemel. En iyi ihtimalle uçakla Ürdün.

( Rabat Büyük Elçimiz  Sayın Uğur Arıner ve tüm misyondaki arkadaşlarıma buradan teşekkür ederim )

Ne uğraştım, uğraştık şu Cezayir vizesi için vay be. Önce Fas’ın başkenti Rabat’ta 2 hafta bekledim. İki günde bir Cezayir elçiliğine uğradım, bir türlü onay gelmemişti.

“Yahu Cezayir vizesi niye bu kadar zor verildi?” diye çok soran oldu. Burada anlaşılmayan durum bisikletle seyahat eden biriyim ve başvuruyu ülkem dışından yapıyorum. Şimdi bizden vize isteyen bir ülkeye giderken ne yapıyoruz? Banka dökümleri, varsa tapu, çalıştığımıza dair belgeler. Ee, bunların hiç biri bende yok. Dünya kocaman bir köy ben de o köyün bir bireyi olarak köy köy dolanıyorum… “Selamün Aleyküm, ülkenize gireceydim.” dedim mi de tabii ki yetkililer “Sen kimsin kardeşim?” diyor. Haliyle Fas’da bu vizeyi alamadım. Fas’taki 3 aylık konaklama sürem de bitmek üzereydi. Hatta ve hatta vizem bittikten 3 gün sonra sınır kapısından geçtim.

O geçiş anı da ayrı bir macera. Ulan her sınır kapısında bir vukatım var ha. Neyse Madrid’e geçtim, orada da gene 2 haftaya yakın bekledim. Baktım olacak gibi değil, bisikletle ispanya’nın güneyine devam etme kararı aldım. Cezayir vizesini alabileceğim son bir nokta daha var. Alicante Cezayir konsolosluğu. Cezayir’deki Türk Büyükelçiliğimiz Cezayir Dışişleri’ne bir telefon açar: “Sporcumuz ülkenize gelip şu rotalarda gezecektir.” (Bu arada gideceğim rotayı öyle bir detaylı istediler ki gören de o rotanın dışına hiç çıkmayacağım sanır) Artık başka neler konuşulduysa. Alicante’ye vardığımda bir kırmızı halı sermedikleri kalmıştı.

Türkiye’de bir deyim vardır “Azimli sıçan dağları deler.” Yaşadığım durum budur. Cezayir vizesi için çok uğraştım ve şu an Alicante, Oran gemisindeyim. Bilet fiyatı 225 Euro. Hep birlikte 1… 2….3… OHAAA.. Ulan sanarsın uçağa biniyoruz. Arkadaş bu ne? Bilet üstüne yazmışlar:

–          Sefer Parası

–          Cezayir Vergisi

–          Şoför Parası? (ne şoförü len)

–          Yemek Parası (istemiyorum dememe rağmen zorla verdiler)

–          Bisiklet parası!

50 Euro Bisiklet parası mı? Manyak mısınız? Bu bisiklet, motosiklet değil.  “Tamam, o da bir ulaşım aracı ve gemide yer kaplıyor.”  Ee, de hadi Gürkan şimdi bir şey bakayım.  Senelerdir her platforma da bizi araçtan sayın diye bir taraflarımızı yırtarız dururuz. Aha saydılar işte! ☺

Bu gemi seyahatlerinde aklıma hep Oslo, Kopenhag seyahati gelir. Modern, temiz, güzel bir gemiydi. Lokantasından Duty Free’ye, marketinden büfesine kadar her şey vardı. İster istemez Avrupa-Afrika gemilerini karşılaştırıyorsun. Almeria – Nador (İspanya – Fas) Alicante – Oran (İspanya – Cezayir). Bu iki Afrika gemisi içerik olarak aynı. Hiçbir şey yok : ).

Ayrıca normal yolcu kapasitesinden fazla yolcu aldıklarını söyleyebilirim. Yetkililer hayır yok almıyoruz diyeceklerdir. Eğer öyleyse neden herkes koridorlarda ve geminin geniş alanlarında yerlerde uyuyor? Koltuklarda uyuyamadıkları için mi? : )  Ortamda çok ağır bir koku var. Ter desen ter değil, yemek kokusu desen o değil. Böyle karman çorman alışık olmadığım ağır bir koku. Bir süre sonra alışıyorsun.

 

 

Öyle 24 saat açık lokanta ve yemek olayı yok. Sabah kahvaltısı ve akşam yemeği gemi biletine dâhil. Akşam yemeği kuyruğunu görünce hiç o sıraya girip beklemedim. Sabah kahvaltısı için saat 5’de uyanıp restoran kapısının önüne dikildim. Acaba tek sıra halinde durmayı başarabilecekler mi? En önde ben varım. Kapının açılmasını bekliyorum. Bana en yakın kişi de 1 metre arkamda duruyor toplamda da 50 kişi varız. O kapının açılmasıyla kapıya doğru 50 kişi hücuma geçti. Sanarsın kıtlıktan çıkmışlar. 5 dakika once, o namaz kılan topluluk en önde bulunan beni en arka sıraya atmış durumda. Topluluğun tamamı önüme geçti. Aralarından bazıları bana bakmayı da ihmal etmediler.  Sarışın, mavi gözlü olunca zaten hemen yabancı olduğum anlaşılıyor. Bana baktıklarında aldıkları gülümsemeyi ömürleri boyunca unutmayacaklarından eminim. Belki bir dahaki sefere önde bekleyen kulun hakkını gasp etmezler he?

 

Akşam 19:00’da gemiye biniyorsun, geminin hareket saati 22.30. Cezayir limanında gemiden inişim 8:30. Sabah bisikletimi almaya gittiğimde bir bakıyorum hemen arkamda bir KTM duruyor. Ana bu bizim Tolga Başol’un dünya turunda şu an kullandığı KTM. Hahah herif arkasına bildiğin valiz koymuş arkadaş. Of ya süper görüntüydü. Fotoğrafını çekerken o da gülümsüyor.

Gemiden birlikte çıktık ve gümrük polisinin olduğu alana gittik. İlk o evraklarını verdi işlemlerini yaptı. Sonrasında ben pasaportumu çıkartıp verdim. Adam evraklar demeye devam ediyor. Hangi evrak?

–          Evraklar?

–          Evraklar derken işte pasaportum. Vize 26. sayfada.

–          Motosikletin evrakları yoksa ülkeye giremezsin.

–          İyi de bu motosiklet değil, bisiklet.

–          %&%+%????? Bisikletini bir kenara al! 

(hah şalterler indi gene)

Aha başlıyoruz. Demek ki bu olay her yerde geçerli. Arkadaş prosedür dışı bir halt oldu mu şalterler aşağı iniyor. Şöyle bir bisiklet inceleniyor. Motor var mı diye bakılıyor. Bisiklet bu yahu “Tour de demont” diyince kilometre merak edildi. 24.000 kilometreyi görünce de bütün ekip işi gücü bıraktı bisikleti incelemeye başladı. İnceleme işlemi bittikten sonra onay verildi. Bisikleti depo gibi geniş bir alanın içine sürdüm. Bu sefer de çanta kontrol işlemleri.

–          Silah var mı?

–          Hayır.

–          Uyuşturucu var mı?

–          Hayır.

–          Ne var bu çantaların içinde?

–          Kıyafetler ve bisiklet araç gereçleri.

–          Tamam geç.

Oh burayı atlattık. Geldim üçüncü kapıya, gene evraklar istendi. “Bu çantalar için yazılı belge almamışsın git onu al gel”. Tabi bunu fransızca dedi. Ne dediğini anladım fakat anlamazlığa geldim. Böylelikle o evrakları almak için kendi gitti. Fakat o tarafın amiri sal gitsin diyince pasaportumu verip kapılardan geçmeme izin verdiler.

Hadi hayırlısı ile bir şu limandan çıkayım yahu artık. Son kapılar da açıldı ve Cezayir’deyim yihaaaaa…

Önceki gün bilet alırken cebimde 230 Euro vardı. Parayı nakit istediler 5 Euro kaldı.  Gemide o parayı değiştirdim. 1 Euro 150 dinar onu öğrenmiş oldum. Adam 750 dinar verdi.   İyi, en azından cebimde az da olsa para var. Hemen bir bankamatik bulup para çekeyim sonra yoluma bakarım.

Limandan şehre doğru pedallarken daha 1km olmadı bir araç gelip önümde durdu.  Fransızca konuştu, sadece İngilizce ve Türkçe bildiğimi söyledim el işaretlerinden beni gemide gördüğünü anlattı:

–          Türk müsün?

–          Evet Türküm.

Cebinden para çıkartıp verdi.

–          Ülkeme hoş geldin.

Teşekkür ederim ihtiyacım yok desem de parayı zorla verdi ve gitti. 3000 dinar. Yaklaşık 30$ yapıyor. Daha önce de bazı ülkelerde böyle para veren insanlar olmuştu fakat ilk defa bir ülkeye girişte böyle bir para alıyorum. Şehrin içine giriyorum. Gördüğüm her bankanın bankamatiğine gidip kartımı deniyorum fakat bir türlü para çekemiyorum. Ulan acaba master kart olduğu için mi vermiyor?

Evet, bazı ülkeler hala master kartı kabul etmiyorlar, bu yüzden visa kartı da yanımda taşıyorum. Şehrin içinde 6 farklı bankada Visa, Master American Express tüm kartlarımı kullanıyorum. Ulan yoksa bizim kartlar burada çalışmıyor mu? Al başına bir iş daha. O halde şimdi wifi olan bir cafe bulmalıyım. Tam bu şekilde dolanırken yolda bir polis yanına çağırıyor. Selamlaşıyoruz, elimi sıkıp ülkesine hoş geldiğimi söylüyor ve ekliyor “Aç mısın? Kahvaltı yaptın mı?” “Henüz yapmadım fakat Fransızcam yok sizi anlamıyorum.” “Fransızca bilip bilmemen hiç önemli değil” diyip kahvaltıya götürüyor yediriyor içiriyor. Vay arkadaş yaa nereye geldim lan ben? Bu arada halka bankaları sorduğumda da bankanın önüne kadar götürdüler hep.

 

Wifi için bir başka kafe buldum. Kafede benle ilgili baya muhabbet yapıldı.

–          Türk Türk.

Şimdi cepte fazla para yok, internet bankacılığını kullanarak Western Union sayesinde pasaportuma para transfer edeceğim. Bankaların bazılarında Western Union işaretini gördüm, yani en azından bir şekilde elime para geçebiliyor. Bu işlemde alınan komisyon oldukça yüksek fakat başka da bir çarem yok. Wifi bulup internete girdiğimde Whatsapp’dan bir mesaj geliyor.

(Turgut ve Cumhur Abi motorsikletleri ile akdeniz turu yaptılar)

–          Gürkan selam. Ben Giray. Turgut’tan aldım numaranı (Turgut ve Cumhur abi İspanya’dan geçerlerken motosikletleri ile yanıma geldiler. Onlarda Cezayir’den geçerken Giray’a misafir olmuşlar)  Oran’da bizde kalabilirsin. Bil-Yap’ın Cami Şantiyesi. Şantiyenin koordinatlarını veriyorum. Rahatça gelirsin.

Adam sokak, cadde olayını geçmiş direkt koordinat atmış. Nokta atışı. “Nah biz buradayız” Halden anlayan biri belli. Ee, o halde şu banka işini sonraya bırakayım. Kafede interneti kullanırken bir bardakta meyve suyu içtim, parasını ödemek için kasaya gittim.

–           O bizden, ülkeye hoş geldin. İnşallah ülkemizi seversin.

Ülkeye gireli 4 saat olmadı. Alışık değilim büyük şehirlerde misafirperverliğe. Büyükşehirlerde böyle misafirperverlikleri en son Japonya’da görmüştüm. Ee bu insanlar büyükşehirlerde böyleyse köy ve kasabaları acaba nasıl?

 

Hiç vakit kaybetmeden Giray’ın verdiği koordinatlarda yer alan Türk Şantiyesine gittim. Bil-Yap Oran şehrinde cami inşaatı yapan bir firmamız. İnşaat sektöründe ülke içinde emin adımlarla yükselen bir firma.

Giray ve Gül de bu şirkette çalışan bir çift. Sağ olsunlar evlerinde 4 gün kadar misafir ettiler. Gül kendi elleri ile yemekler yaptı. Yemeğe götürdüler. Cezayir’in dünya kupası maçlarını birlikte seyrettik. Bu arada kendilerinin de BMW F800 motosikletleri var. Onlar da zaman buldukça etrafı motosikletleri ile geziyorlar. Hatta bir gün şirketin proje müdür Ercan abi ile birlikte (o da bir motosiklet tutkunu, Türkiye’den Cezayir’e işine motorsikletle gelmiş) gideceğim rota hakkında uzun uzun konuştuk. Kendisi güzel bir rota çıkardı. Zaten o rotanın yarısına kadar gitmeyi düşünüyordum. Cezayir’in en altına kadar inmek mi? Bunu biraz düşünmem gerekiyor. (Hedeflediğim noktaya kadar gittim. Hikayesi uzun.)

Sabah şantiyeden güzel bir uğurlamayla yola çıkıyorum.

Şimdi bu yazıyı ülkenin içinde 1872 km pedalladıktan sonra ulaştığım başkent Alger’den yazıyorum. Bu mesafeyi bu ülkede 16 günde almışım. Fakat başkente gelmem hemen hemen 1 ay aldı. Yolda dinlene dinlene geldiğimi söyleyebilirim. Neler gördüm öğrendim bu zaman zarfı içinde…

Öncelikle bu ülkeye girmek için beklediğim 2 aya deydi. Neden mi?

4 senedir dünyayı geziyorum çok uzun bir süre mi değil mi bilmiyorum, fakat bu ülkede tanık olduğum ve yaşadıklarımı daha önce başka hiç bir ülkede yaşamadım. Japonya da misafirperverlik konusunda çok iyi fakat bu ülkede farklı bir durum var.

–          Lan bizim ülkemizin de misafirperverliği çok iyi Gürkan.

–          Yahuuu oooooo. Evet, misafirperver bir milletiz fakat azınlıkta bu misafirperverlik. Bizim halkımız artık korkuyor!

Ülkede pedalladığım ilk günlerde Ramazan henüz başlamamıştı. Gezimin üçüncü gününde Ramazan başladı.

–          Aha işte Ramazandan dolayı misafirperverler abi, sonuçta İslam ülkesi. Müslümanlar.

Aklıma şu an anamın terliği geldi. Hani analar sinirlendiklerinde terliği fırlatırlar, o elden çıktı mı sese ve harekete duyarlı bir terlik halini alır ya! Tam hedefe kitlenir. Hah ağzının ortasına şöyle çaaaattt yapıştırasım geldi o terliklerden.

Bak yukarıdaki foto dünya turumun Türkiye ayağından. Ankara’dan İzmir’e oradan Çanakkale’ye doğru pedal çevirdim. Yanımda Onur, Enes, Özlem, Urim ABi vardı. Hadi benim artık hafızam eskisi gibi değil diyelim, soralım kendilerine bir kişi bize hele gelin iki soluklanıp bir çay için dedi mi.. : ) Pazarlık yaparak otel fiyatı düşürdüğümüzü hatırlarım, öğretmenler evinde kalmamıza da izin verilmemiştir falan filan. Ayrıca 2009 Ekim ayında Türkiye’de Amasra’dan İstanbul’a bisikletle gitmiştim.  O zaman da bizim ülkemizde Ramazan ayıydı, ülkemde Ramazan ayının misafirperverliğini gördüm arkadaş!! Bana bunlarla gelme. Gelme yerim. Cezayir’deki davet olayı çok farklı, bir iki kişi değil. Ülkedeki her bireyin evinde gider kalırsın!

 

Kasabanın birinde dinlenmek için bir kahvede durdum. Bildiğin Türkiye’deki köy kahvelerinin aynısı, çocuklar etrafımı sardı. Halk gelip demir atımı inceliyor, çok meraklılar. Hepsi karşıma gelip en aksanlısından fransızca patlatıyor. Bakın burası çok önemli. Cezayir’de aksanlı fransızca konuştuklarını yani tam bir Fransız gibi konuştuklarını göstermeye çalışan çok kişi var. (bu bilgiyi bir cebe atalım) Aghhhh keşke bilseydim fransızca konuşmayı, sohbet etmeyi çok isterdim fakat bilmiyorum. Hakikaten çok büyük bir eksiklik. Onlar da üzülüyor. Genç bir çocuk çıkıp ingilizce konuşmaya başlıyor. Neler yaptığımı, nereye gittiğimi anlatıyorum kendisi de kahvedeki herkese anlatıyor. Kahvede bir amca geliyor, 500 dinar veriyor. “Amca yok sağ ol.” Al al diye itekliyor, bir kaç kişi de 200 dinar veriyor, haydaa. Kahvede içtiklerimin parası da alınmıyor.

Yolda pedallarken aklıma şey takıldı neden aksanlı fransızca? Bu benim ingilizcemi aksanlı yani bir İngiliz gibi konuşmamla aynı şey. Ne gerek var ki derken pat bir araç yanıma yanaştı genç bir çocuk, yanında da babası. Muhabbet ingilizce. Yahu baya baya ingilizce bilen var köylerde, hayret vallahi:

–          Selamın Aleyküm.

–          Aleyküm Selam.

–          Ülkeme hoş geldin. Yanımdaki kişi de babam. Sanırım Türk’sün, bayrağından tanıdım. Akşam için kalacak bir yerin yoksa evimde misafir etmek isterim. 3 km sonra benim köyüme girmiş olacaksın.

Babası ile evine davet eden bu gencin davetini kabul ediyorum. Şehre giriyorum, kendisi şehrin girişinde bekleyeceğini söylemişti. Bakıyorum kimse yok. Ee o halde devam, hava kararmadan şehir çıkışında bir yerde kamp atarım diye düşünürken şehrin ortasında bir adam yanıma geldi.

STOP STOP!

Fransızca konuştu anlamadım. Bekle diye işaret yapıyor. Birini aradı kapadı telefonu 5 dakika içinde biri koşarak geldi. Ulan ne oluyor arkadaş anlamadım ki? Pat bir ingilizce konuşan daha. Hayda. Ulan bu ne ingilizce bilenler bana mı denk geliyorlar?

–          Amcam seni misafir etmek istiyor. Adın nedir?

–          Gürkan.

Amcasına adımı söylüyor,

–          Gukhan.

–          Yok Gürkan.

–          Khan

Bu isim olayına artık takılmıyorum. Çin’de Young, Japonya Takashi, Ukrayna’da Yurkan, Rusya’da Yuri, Cezayir’de de oldu Khan. İki aylık seyahatim boyunca tanıştığım herkes Khan olarak adımı belledi. Ayrıca halkın bu adı söylemesi oldukça kolayına geliyor ve akıllarında kalıyor. Ayrıca anlamını soran da oluyor. Arapçada Sultan, Türkçe de Khan. Ulan ben de çok sevdim ha. Bir Takashi, iki Khan. 😀

Ne şanslı adamım hayret valla. Tamam, teşekkür ederim. Evine götürdü yerleştirdi. Evine bir yabancı aldığını gören halk hemen polise haber verdi. 5 dakika sonra kapıda polis. Polis de şaşkın sen kimsin diyor. Miloud (ingilizce konuşan genç Abulkader’in kuzeni) bana soruyor neler yaptığımı, ben de anlatıyorum polisler de dinliyor. Bu sırada telefon çalıyor. O beni şehrin girişinde bekleyecek olacak vatandaş. Ulan şimdi polisle konuşuyorum açamam o telefonu. Adam ısrarla arka arkaya arıyor. Neyse polisler gitti telefonu açtım:

–          Şehrin girişindeyim sen geçmedin.

–          Ben geçtim sen yoktun. Neyse beni başka birileri davet etti. Davetin için teşekkür ederim.

–          Fakat ilk ben davet etmiştim. Bende kalmanı isterdim.

–          Özür dilerim artık bu eve yerleştim ve yarın da yola çıkacağım.

–          Bak ayrıca ben eşcinselim hani istersen eğer…

–          Haaaaa!  #$#$4????

–          Evet eşcinselim.

–          Arkadaşım ben eşcinsel değilim.

ÇAT telefon kapandı.

Ulan bak hele. Duruma gel hahaha!

Evine davet eden arkadaşın adı Abdülkader. Şimdi evin 2 kızı bir oğlu var. Küçük kız kendini bana gösterdi fakat 13 veya 14 yaşındaki kızı bana kendini göstermedi. Akşam yemeğini o kız hazırladı. Çünkü Abdulkader’in hanımı o gün evde yokmuş. O küçük kız gayet güzel 3 kişilik bir yemek hazırlamış. Şaşırmadım desem yalan olur. Her şeyin kıvamını o yaşta bu denli tutturmak olukça zor olmalıydı. Eve bir yabancı gelince civardaki eş dost akraba da eve geldi haliyle. Abdülkadir’in arkadaşı tarih öğretmeni Hamid de bunlardan biriydi. Haliyle ülkede nereleri gezeceksin sorusu da ondan geldi. Soruyor çünkü “Madem geldin adam gibi gez sonrasında başkalarına anlat ülkemi.” demeye getiriyor.

İlk gitmek istediğim nokta Tilemsen şehri. Hamid hemen programı yaptı. Bisikletin burada kalsın o şehre araba ile gideriz başka yerlere de götürürüz sıkıntı yok diyip mevzuyu kapadı. Bu şehre gitmek istememin en önemli sebebi Osmanlı’nın 400 yıl önce bölgeye yerleştirdiği halkın nasıl asimilasyona uğradıklarına gözlemlemekti.

Tilemsen’de gezinirken Arapların, Balkan ve Anadolu halkının bir arada yaşadığını açıkça görmek mümkün. Balkan halkı diyorum çünkü Osmanlı döneminde bu bölgeye sadece Anadolu’dan insan gelmemiş; Bosna, Kosova, Arnavutluk, Bulgaristan’da yaşayan halk da getirilmiş. 1533’den günümüze kadar gelen süreçte göç eden insanların torunlarını sokaklarda görmek hali hazırda olağan bir durum. Mavi gözler, sarı saçlar, beyaz tenler veya kızıl saçlar, yeşil gözler. Halk arasında bu insanlara zaten direkt “Türk” diyorlar. İnsanlara bu şekilde hitap edilmesi de hoşlarına gidiyor.

Şehirde ki ilk durağım 1082 yılında yapılan El- Kebir Cami oluyor. Caminin kapısında kocaman yazmışlar; içeride bakanlığın izni olmadan fotoğraf çekmek yasak! Fakat Türk olduğumu öğrendiklerinde o izni hemen verdiler. Hatta şunu söyleyebilirim caminin imamı elimi sıkarken çok mutluydu, yüzünde bir tebessüm ve hayranlık vardı. Yanlış anlama olmasın bisikletle yaptığım seyahat umurunda bile değildi. Onun gözünde Osmanlı’nın torunlarından biri camiye gelmişti. Dışarıdan bakıldığı zaman caminin minare kısmı Fas’dakilerle aynı. Bu kare minare olayı Amazith (Berber) mimarisinin bir ürünü. Fas, Cezayir, Tunus hatta Mısır’da bile görmek mümkün.

Bu ülkede sorulan bazı belli başlı sorular var. Bunlardan biri Müslüman mısın? 4 senedir dünyayı geziyorum bu soru bana Gürcistan’da Abo Anas kendisi Arabistanlı gezgin olur, Almanya ve Türkiye’de yaşayan vatandaşlarımız, Afrika’da Fas ve Cezayir’de gene halk tarafından soruldu. Sanırım tüm İslam dinine mensup toplumlarda da sorulmaya devam edilecek. Peki, Avrupa’da din yok muydu? Hz. İsa bizimde peygamberimiz değil mi? İtalya’da veya diğer Avrupa ülkelerinde neden bir kişi bana dinimi sormadı? Tanımadığınız birine dinini sormak, namaz kılıyor musun, oruç tutuyor musun demek doğru mu? Bu soruların yöneltildiğinde yorumlamam dinde fanatiklik olacaktır!. Bu soruları soran kişi insanlığını, yardım severliğini, misafirperverliğini inançlarım doğrultusunda gösterecek kişidir. Sorularına olumlu cevap verirsem olumlu, olumsuz cevap verirsem olumsuz geri dönüşler aldığım halklar olduğu için bu kadar kesin konuşuyorum!

Gelen ikinci soru çok ilginç “Recep Tayip Erdoğan Müslüman mı?”  Bu soru ülkenin belli bir bölgesine ait değil. Cezayir halkı Recep Tayip Erdoğan’ın müslüman olmadığına inanıyor. Hali hazırda Türk vatandaşlarının çoğununda müslüman olmadığına inanan kesim oldukça fazla. Özellikle Türkiye devletinin Suriye devleti ile olan ikili ilişkisi bu soruyu oldukça ayyuka çıkartmış. Türkiye’nin dini İslam olarak gözükse de televizyondan seyrettikleri veya tatile geldikleri Türkiye Arap dünyasından oldukça farklı. Yaşam tarzımızın ülkeleri ile hiç alakalı olmadıklarını açıkça görüyorlar. Bana bu soru ile gelen bir Cezayirliye “Peki sen ülkenin %100 müslüman olduğuna emin misin? “ diye bir soru yönelttim. %99 cevabı geldi. : ) Tekrar sordum, emin misin? Biraz düşündü %90 dedi. Tekrar sordum. Daha aşağısı olmaz dedi. Halbuki ülkenin güneyinde Niger ve Chad’dan gelen oldukça fazla orta Afrikalı var. Sahara’da sınır kapısı yok ki. Elini kolunu sallayan geçiyor. Cezayir’in Kuzeyin de yaşan halk Güney de ne oluyur bitiyor haberi yok.  Avrupa ve Arap kültürlerini 2 senedir yakından inceliyorum. 2010 da yaptığım Asya seyahati ile birlikte ülkem için tam arada kalmış bir ülke diyebilirim. Türkiye’de inanılmaz bir mozaik var

Tilemsen’de merkez Kayseri’nin (Kayseri=Pazar) kuzeyinde yer alan Abu El Hassen Camisine’de gittim. 1283 – 1303 yılları arasında Ebu Said Ottman döneminde inşa edilmiş. (Ottoman mı? Bu kim lan?) O dönemim büyük öğretmenlerinden Abu El – Hassan’ın adını almış. Caminin içine giriyorsun tek kattan oluşuyor. Sol tarafta göze çarpan ilk şey mihrap. Çok dikkatimi çekti, gidip yakından inceledim.

Müzenin yetkilisi hemen söyledi “Kuzey Afrika’da bundan daha iyi bir mihrap yoktur.” Zanaatkârın işçiliğine hayran kalmamak elde değil. Mihrabın hemen önünde oldukça eski olduğunu düşündüğüm el yazmaları ve Kuran-ı Kerim var. Arka tarafta yer alan odalar da derslik alanı. Bu cami aynı zamanda bir medreseymiş. 1846’da sadece Tilemsen civarında bulunan cami sayısı 46 iken Fransa’nın gazabından kurtulan sadece iki cami olmuş, geri kalanlar yıkılmış.

Peki, Fransa bu camileri neden yıkmış olabilir? İslam dinine olan düşmanlık mı? Halkına soruyorsun bu soruyu hemen “evet” diyorlar.  Adamlar ülke genelinde 600’den fazla cami yıkmışlar.  Hâlbuki olayın din ile alakası yok. Durumu şöyle izah edeyim: 1832 yılından önce Cezayir’de okur yazarlık %87 dolaylarında, 1962’de özgürlüklerini aldıklarında ülkedeki okur yazarlık %4 olmuş. 129 senede gelinen nokta inanılır gibi değil. Faslı – Cezayirliyi, Tunuslu-Faslıyı- Cezayirli-Tunusluyu Arapça konuştuklarında anlamaz. Arap dünyasının diğer ülkeleri de bu vatandaşların “fusha” ve “ammi” konuşma ve yazım dillerini anlamazlar. 

Cezayir halkı Cumhuriyetlerini kazandıklarında Mısır Kahire Üniversitesi’nden yardım istediler. Niye mi? Len, adamlar yazmayı unutmuşlar diyorum yazmayı! Mısır’in eğitimci gönderiyoruz diye kimleri gönderdiği başka bir araştırma konusu ki onuda araştırdım. 1908 kurulan Kahire Üniversitesi’nin de nasıl ve kimler tarafından kurulmuş, İslam(!) ve İslam düşüncesi derslerini kimler vermiş?  Kuzey Afrika ve Arap ülkelerinde İngiliz, Fransız, İtalyan, İspanyol sömürgeciliği döneminde camiler ve haliyle medreseler yıkılmış. Durum ve hal böyleyken 129 yılda Cezayir’de eğitim sistemi dibe vurmuş ve sömürgeci devletler tarafından yeniden inşa edilmiş.

Ee, her Cezayirli tabii ki de aksanlı Fransızca konuşmaya çalışır. 1990-2000 yılları arasında bir de iç savaş başladı. Özgürlüklerini aldıktan 28 sene sonra iç savaşın çıkması ve sonrasında yapılan ticari anlaşmalar ve günümüzde gelinen noktaları öğrenmek ve yorumlamak ve gerçekleri daha net görebilmek insanı sessizliğe sürüklediği kadar düşündürüyor. Çok ince detaylar var. Öyle Sarı çerçeveli Rabia işaretleri yaparak ne arap birliği olşur, ne islam birliği. Ne de kuş uçusu 3000km ötedeki halka yardım edersin. 

Bu noktada İlber hocamın yanımda bisiklet ile bir sure bana eşlik etmesini çok isterdim.  Kendisinin seyahatnameleri ile alakalı çıkardığı her iki kitabı da yakın geçmişte okuyup bitirdim. Hocam valla gelin katılın sohbet ede ede gideriz, söz veriyorum sizin hızınızda giderim. Tanıdık birileri varsa kendisine ulaştırırsa bu mesajımı çok sevinirim.  (seyahatimin 24 ayı geride kalmak üzereyken bu yolculukta bitirdiğim elektronik kitap sayısı da 24 oldu : ) Bu yıl  ayda iki kitap bitirmeye de başlarım)

Giray, Tilemsen yakınlarında bir mağaradan bahsetti. Hamid’e mağara diyince hop hemen aracı o alana çekti. Oldukça yüksek bir alanda. O sıcakta içeriye girdik. Oh be buz gibi obaaa bu ne yahu!

Mağaranın içi muhteşem sarkıtlarla dolu. 1957’den önce dünyada bu tarz sarkıtların bulunduğu en büyük mağaraymış. Uzunluğu 144 kilometre. Cezayir’den giriyorsun Fas’dan çıkıyorsun. Fakat Fransa ile yaptıkları savaş sırasında Fas tarafından ülkeye bu mağara sayesinde silah ve cephane geliyor diye 60 metrelik beton dökerek mağarayı kapatmış Fransızlar. Mağarada yapılacak bir kazı çalışması hem gezdiğimiz bölgedeki hem de kalan alandaki sarkıtları düşüreceğinden o betonu kaldıramıyorlar. Tilemsen tarafından bu mağaraya gelindiğinde ufak bir şelale de görmek mümkün. Yanıma havlu ve mayo almadığım için o alanda yüzememiştim.

Bu şehirden sonra uğradığım minik kasabanın adı Bou Hanifia. Mascara şehrine yaklaşık 20 km uzaklıkta termal dinlenme tesisleri olan bir nokta. Hamid’in üniversiteden arkadaşı Ferit evinde misafir edecek. Kasaba meydanına vardığımda evin oğlu Maruhan beni o meydandan alıp eve götürüyor.

Ferit kasabadaki lisenin müdürü. Olur da bir gün bu kasabaya uğrarsanız okul müdürü Ferit’e ulaşın, sizi kesinlikle misafir edecektir. Ayrıca bu ailenin bende özel bir yeri vardır.

Çünkü Cezayir’de aileden biri olarak kabul edip hem hanımı hem de kızları Esma ve Hint ile birlikte yemek yediğim, yanımda başlarını örtmeden oturan tek ailedir. Bunun dışında 2 ay boyunca evinde misafir olduğum onlarca Cezayirlinin evde hanımların ve kızların hiç yüzünü görmedim. Ben buradan hepsine bana hazırladıkları güzel yemekler için ve misafir ettikleri için tekrar teşekkür ediyorum.

Termal suların olduğu bir kasaba olduğunu söylemiştim. Fakat Ramazan ayında geldiğimden dolayı bütün oteller kapalıydı. Bu yüzden beni doğanın içinde yer alan hamama götürdüler. Vaha gibi bir alandı. Yerin altından kaynayan bir su çıkıyor, palmiye ağaçları, arka tarafta yüksek kayalar. Doğal havuzda yıkanmadan önce hep birlikte kayalara tırmanıp kasabaya yukardan baktık. Sonra da o sıcak suyun içine girdim. O kadar iyi geldi ki uzun zamandır bedenime bu kadar sıcak su değmemişti kendimi çok iyi hissettim. Bu alana giderken küçük bir evin önünden geçtik. Adam durdurdu misafir etti.

Muhabbet sırasında ne dese beğenirsin. “Buraya daha önce de Türkler gelmişti?” Yanımdakiler de şaşırdı. Çünkü dağın başında bir yer. Ne zaman geldiler sorusuna cevap daha bir ilginç oldu. 1965!  Deve ile gezmişlerdir. Kimlerdi merak ettim fakat mümkün değildir ulaşmak.


Ayrılık zamanı geldiğinde gene her zamanki gibi acele bir şekilde çıkarken (gözlerim dolduğundan dolayı kimse görmesin diye hızlı hızlı çıkarım) evin hanımı bana annemim yolculuğumda yanımda bulunması için verdiği kolyenin benzerinden verdi. Sarılıp teşekkür ettim ve kalbime dokunan bu ailenin yanından da ayrıldım. Ulan gene gözlerim oldu giderken. Çok sulu göz olduk ya, bu ne..

Sahraya inene kadar hemen her şehirde ve köyde evlere misafir oldum. Yolda durdurup, meyve ve su veren de oldu, para veren de. Bu para olayı bir noktadan sonra çığrından çıktı. Cezayir seyahatim boyunca yaklaşık 370$ para topladım. Bu para ile de Cezayir’de iki ay geçirdim. Bazen otellerde kaldım otel paraları alınmadı. Marketlere giriyorum su, ekmek, meyve alıyorum bunların parası alınmadı. Kafelerde oturuyorum halk içtiğimin parasını ödüyor veya sahibi para almıyor. Restoranda çöp şiş salata yiyorum para almıyorlar.  Bisikletimin üstünde kan ter içinde gören halk araba camlarından çıkıp bağırıyor, alkışlıyor, su veriyor. Dediğim gibi bu şekilde bir misafirperverliği bir ülkenin her noktasında ilk defa görüyorum.

Yol üstünde Tiaret’te İbni Haldun’un ve Mascara da Emir El Abulkader’in mezarları bulunmakta. Her ikisinin mezarının yanından da geçtim. Bilmiyorum dikkat edenleriniz var mı? Seyahatlerimde 4 senedir dünyanın dört bir tarafında mezarlıkların fotoğraflarını çekiyorum. Halkların ölüme ve ölüye olan bakış açılarını gözlemleyebildiğim bir arşiv oluşturdum. Belki bir gün bu gözlemlerimi de paylaşırım.

 

Ain Dehep kasabasına doğru ilerlerken Giray ve Gül’de Oran şehrinden motosikletleri ile çıkarak 250 km yol yapıp yanıma geldiler. Şehrin girişinde bezin istasyonun içinde yer alan çam ağaçlarının altında oturduk muhabbet ettik. Giray sağ olsun kendi elleriyle bir şeyler hazırlamış. Ha neden bir yere gidip oturmadık? Ramazan ayında Cezayir’de gündüz vakti açık olan tek yer benzinlik ve marketler. Benzinliklerin de öyle oturma yerleri falan yok. Benzini alıp gidiyorsun. Bir iki tanesinde market var o kadar. Servis ve hizmet alanında şu kadar yıl geriler diyeceğim fakat o da mümkün değil. Yıl aralığı M.Ö’ye gidebilir. Bu konuda şaka yapmıyorum. Hizmet sektöründe neyi nasıl yapacaklarını bilmiyorlar, sektörde bunlara örnek teşkil edecek bir nokta, bir girişim de olmadığı için gelişim göstermesi de mümkün değil. Yahu ülkede iki tane camping alanı gördüm, oralara da almadılar. Sebep aile kamp alanıymış, ben tek başımaymışım. Yuh size. Bu noktadan ayrıldıktan sonra Giray ve Gül evlerine dönerlerken bir kaza geçiriyorlar ve Gül kolunu kırıyor. Şu anda iyiler ve motosikletten de vazgeçmiyorlar. Gül de iyileşir iyileşmez kendi motoruna kavuşacak.

Kasabadan tam çıkacağım, seramik dükkânı olan bir vatandaş soluklanmam için çağırdı.  Önce nereli olduğumu sordu. Türküm dedim. Sen Müslümansındır ve seferisindir diyip hemen bir bardak su getirdi. Cezayir’de Ramazanda sokakta yemek veya su içmek yasak.  Sadece bir şehirde sokakta muz yerken biri yanıma geldi, “Ramazan’da yenmez” dedi. “Seferiyim” dedim hemen özür diledi ve yiyebileceğimi söyledi. Daha önce de dediğim gibi kimse kimseye karışmamalı. Nureddin; “Yolun geri kalanı çöl, bu akşam misafirim ol.” dedi ve evine misafir etti.

Bu arada Olcay Güzel’den telefona mesaj geldi. Abi “Valkhan vadisine giriyorum lastik basıncım kaç olsun”. Ulan hem gülüyorum hem de dalıp gidiyorum. Sonra aklıma Elif geliyor. Elime hediye ettiği buffı tutuşturup “Gürkan sence yapabilir miyim?” demişti. O zaman da gülümsemiştim şimdi ne zaman Eli file mesajlaşsam mutlu oluyorum. İbrahim; “abi arada bir konuşalım oldu mu? Kendimi yalnız hissettiğimde aklıma sen geliyorsun, o ne yaptı acaba diye.” Melih ikinci turunu da bitirdi daha şimdiden sıkıştırıyor; “Abi güney Amerika’ya ne zaman geçeceksin?” Melih kendi yoluna hadi canım. Erdinç mesaj atmış İsveç’de yolda bir adam durdurup çakı hediye etmiş. O adam beni de durdurup çakı hediye etmişti. Oğuz’da güney asya’da bir yerlerde. Dalıp gitmişim…..

–          Khan gelecek misin evime?

–          Tabii tabii memnun olurum.

Hepsinin yolu açık olsun ve rüzgâr hep arkalarından essin bu insanların.

Ramazan sofralarındaki yemek hemen hemen her evde aynıydı. Çorba, salata, etli ve patates kızartmalı bir yemek, puding, meyve ve çay. Fakat bu şehirde sahurda ilk defa kuskus verdiler. Zaten sonrasında da iftarlarda kuskus yemeye başladım. Yerel televizyon kanallarında gösterilen en çok reklam kuskus reklamları oluyor. Bunun yanında GSM hattı Oredo’nun da reklamları sürekli televizyonda. Messi ile bir anlaşma yapmışlar ülkenin her yerinde boy boy afişleri var. Bu ülkede bende bu hattı kullandım. Büyük şehirlerde 3g hızında çalışıyor. Çöle gitseniz dahi orada da internetin çalıştığını görmek mümkün. 750MB internet için 1000 Dinar yani yaklaşık 10$ istiyorlar.

Ülke genel olarak ucuz fakat sebze ve meyve aşağı taraflara inildikçe pahalılaşıyor. Ülkenin güneyine doğru ilerlerken yanımdan sebze ve meyve taşıyan kamyonlar gün boyunca aralıksız geçip durdu. Dikkat ettiğim bir başka konu ise ülkede herkesin altında mutlaka bir araba var. Hatta bunların çoğunluğu da ya pikap veya kamyon. Sorup soruşturunca neden bu kadar fazla araç var dediğimde ucuz olduğu ortaya çıkıyor. Ayrıca devlet ticaret yapmak isteyenlere inanılmaz teşvik kredileri veriyor. Bu kredilerin geri ödemesini yapamayanların sayısı oldukça fazla. Adam ülkenin güneyine mal taşıyacağım diyor, iki üç evrak götürüyor pat sıfır kamyon altında.

İşler iyi gitmiyor krediyi ödeyemiyor. Hop devlet af çıkartıyor. Evet, yanlış duymadınız ülkede bu ve benzeri af olayları belli aralıklarla yapılıyormuş.  2000 yılında yönetimi tam anlamı ele geçiren devlet ülkede tekrardan ayaklanmalar çıkmaması için oldukça cömert davranıp çaba sarf ediyor gibi gözüküyor. Her yıl 8 milyar dolar bütçe fazlası veren bir ülke için çaba sarf ediyor demem de oldukça komik. Evet, yukarıdaki rakam doğrudur. Cezayir sanırım Afrika kıtasının en zengin ülkelerinden biri. Bu zenginlik ülkenin güneyindeki petrol yataklarından geliyor. Ayrıca gaz ve altın madenleri de var.  Ekonomik verileri iyi gözüken bu ülkenin refah seviyesi hiç o kadar da iyi değil. Anlam veremediğim bir olay ise halk o kahvelerde oturmaya bayılıyor arkadaş. Fas’da da böyleydi burada da böyle. Sizler nasıl para kazanıyorsunuz? Bi bunu bana diyin yahu lütfen. Halkın bir kısmına devlet yardım yapıyor onu biliyorum. Fakat miktar fazla değil. Ev kiralarını bir duysanız. Sanarsın Fransa’da deniz kıyısından ev kiralıyorsun. 2 aydır ülkede geziyorum ben bu kadar boşta gezen başka bir millet vatandaşı daha görmedim. Zaten iş yapmaya veya üretmeye meyilli bir halk değil. 1 ekmek 15 kuruş, domatesin kilosu 2,5 lira. Sahra çölünün büyük bölümüne sahip olan ülkede 1,5 litre su (-ki dağlarda dolumu yapılıyor) 80 Kuruş. Bu arada ülke nüfusu 35 milyon. Ülke yüzölçümü Türkiye’nin 3 katı. Herkes tok gözüküyor. Aç yok açıkta kimse yok. Açıkta kimse yok çünkü devlet Türk firmalarına Toki gibi binalar yaptırıp onları da halkına veriyor, dağıtıyor nerdeyse bedava. Bu arada Petrol ve yeraltı madenlerinden gelen zenginlikten dolayı ve devletin 14 senelik bir mazisi olunca tünel, yol, üst ve alt yapı inşaatlarının tamamı yabancı firmalara ait. Çünkü şu anda bu yapıları yapacak deneyim ve mühendis kendilerinde yok. Uzun yıllar boyunca olacağını da düşünmüyorum.

Evlerine misafir olduğum Titi ailesinin de şehrin hemen dışında bir çiftlikleri var.  Hayvancılıkla ve tarımla uğraşıyorlar. Üretilen ürünler de aile içinde veya en fazla kasaba halkına satılıp tüketiliyordur. Al bu da başka bir mevzu.

İnanılmaz geniş ve verimli toprakları var, tarımcılık gelişmemiş.

Büyükbaş hayvan sayısı Türkiye’den fazla fakat ülkede süt yok. Her şeyi süt tozu ile yapıyorlar. Tabi bunun ticari sebepleri var. Süt tozu pazarını elinde bulunduran Cezayir’in büyük firmaları süt üretimine şimdilik izin vermiyorlar. Dışarıdan birilerinin gelip ülkede bu pazarı kapmasını da istemedikleri için yatırım yapmaya gelen firmanın gözünü korkutup kaçırıyorlar. Belki ilerde kendileri yaparlar belli mi olur? 

Kuzey bölgesinde alabildiğince zeytin ağacı var, zeytin işleyecek fabrika yok ve ihracat yok. 

Akdeniz sahillerinde 2000 km kıyısı var. Bir tane adam akıllı turizm tesisi yok. Turizme yatırım yapmıyorlar. 2 aydır ülkeyi bisikletle geziyorum bir tane turist görmedim. Ama kendilerine sorsan ülkeye turist geliyor. Bejaia turistlik bölge diyorlar. İyi de arkadaş yerli turist orada, yabancı turist ülkede yok ki.

Belki de Akdeniz’de yiyebileceğiniz en güzel kefal, çupra, kılıçbalığı, karides bu ülkede. Fakat balık ihracatı Sıfır. Balıkçılar “Akdeniz’de balıkların eceliyle öldüğü tek ülkedir Cezayir” der.  Yahu ta Türkiye’den iki tane balıkçı teknesi gelmiş iş yapmaya bu bölgede avlanıp ücretini firmaya vermişler. Gideceklerken devlet teknelere el koymuş çekmiş kıyıya. Benzer durum her alanda var. Sütaş gelmiş süt üretmeye, anlaşamamışlar. Yörükoğlu gelmiş olmamış.  Kaldı ki bu ülkede faaliyet gösteren Türk firmalarının bile yönetimle ilgili büyük sıkıntıları var. Sosyalist kafa bir enteresan işliyor.

Cezayir’de en güneye indiğim bölge Gardaya şehri oldu. Bu bölgeye kadar gelişim ve sonrasında yukarı çıkışım 4 senelik tur hayatımda yaşadığım en zorlu serüvendi.

Ne o sıcaktan ne o sıcakta yaptığım irtifa tırmanışından ne de çölün ortasındaki köyün meydanına yığılıp kaldığım ve yardıma koşan onca köylüyü unutmayacağım. Bölgede yaşayan köy halkının günlük yaşamlarını izlemek eşsiz bir tecrübe ve birikimdi. Cezayir anılarımda bu bölüm not defterimin arasında öğrendiklerim ve gözlemlerimle beraber tozlanıp gidecek. O bölgede evinde misafir edip dinlenmeme olanak sağlayan Titi ailesinin ferdi olan Ahmed’e teşekkürler ederim.

Titi ailesinin tüm aile fertleri ile tanışmıştım. Bir gün Ahmed’in evinde oturuyorum, annesi aradı. Biraz konuştuktan sonra telefonu kapadı:

–          Khan annem seni soruyor.

–          Selam söyleseydin.

–          Annem senin için ne dedi biliyor musun?

–          ?

–          “Bu çocuk özel bir çocuk. Bu ülkeden çıkıncaya kadar onu her zaman arayın sorun kollayın başı derde girerse, hastalanırsa, bir şeye ihtiyacı olursa hemen yanına gidin.” demiş.

Cezayir’den çıkıncaya kadar hemen her gün arayıp hal hatır sordular ve bir şeye ihtiyacım var mı yok mu hep sordular. Biliyordum eğer evet desem ta çölün ortasından çıkıp gelecekler. Bir şey diyim mi.. Sanırım civar ülkelerde bile olsam gelirler yanıma. Bunu bir çok arkadaşım yapmaz ha valla.

Gardaya’dan sonra kuzeye başkent Alger’e pedalladım. Yolda ilerlerken tabii gene onlarca insan durdu, fotoğraf çektirdi, sohbetti falan. Bir tanesi çok ilginçti. Yolun kenarında yer alan ağaçların gölgesinde soluklanmak için durdum. Ülkenin kuzeyine çıktıkça hava sıcaklığı 45 dereceye kadar düştü, artık daha rahat nefes alıp vermeye başladım. Arkamda duran araçtan:

–          Dostum bir şeye ihtiyacın var mı? Su verebilirim.

–          Teşekkür ederim her şey var.

–          Arabada sıcak ekmek var, açsan onlardan vereyim.

1 saat önce yemek yemiştim yol kenarında, erzak durumum ve su durumum iyi. Fazladan ağırlık yapmak istemiyorum.

–          Çok teşekkür ederim her şeyim var.

–          Ülkeme hoş geldin, umarım severek ayrılırsın.

–          Teşekkürler. Çok güzel ülken var, çok sevdim.

Bunlar son sözlerim oldu. Eller kalktı ve arabası ile yoluna devam etti. Arkamı döndüm tam oturacağım, geri vitese taktı yanıma geri geldi.

–          Su, ekmek ister misin dedim kabul etmedin. Ülkemi gelip geziyorsun. Böyle bırakıp gidemem. Lütfen şu parayı al bir otelde kalıp bir akşam yemeğini benden ye.

Dedikten sonra 5000 dinar uzattı yani yaklaşık 50$ kabul etmek istemedim, onu da arabadan inip verdi. 

Media şehrinde bir gün kaldım. Bu şehirde de gene Arap ırkı arasında asimilasyona uğramış Osmanlı halkını görmek mümkün. Bu şehirden sonra başkent Alger istikametine doğru yaklaşık 21 kilometrelik bir iniş var. Yol üstünde çıkacak olan ilk tünelin sol tarafındaki ara yolu, sakın atlamayın. Hem güzel bir şelale var hem de etrafta maymunlar dolanıyor. Hayatımda ilk defa maymunları doğal ortamlarında görmüş oldum böylelikle. Hayvan hemen çantalarıma doğru yöneldi. Yani açık olsa hop hemen bir şeyleri alıp gidecek ha. : )

Başkentte Alger’de Büyükelçimiz Adnan Keçeci evinde misafir ediyor. İlk günün sabahı Seyran abla’dan sucuklu yumurta ve pastırma yiyorum of of of… 3 ay boyunca sürekli iletişimde kaldığım Aylin Hanım, Suad Hanım ve İlkay Hanım’la da bu vesileyle de tanışmış oluyorum. Gülçay Bey ve Barbaros Beyin de başkentte bulunduğum süre içinde bana çok yardımları oldu, hepsine teşekkür ederim.

 

Aslına bakarsanız aramızda hiçbir zaman resmiyet yoktu. Tanıştığım dış misyon çalışanları benim için birer abi, abla, dost, kardeş olmuşlardır. Bu vesileyle de Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığında tanıştığım ve benim için büyük bir aile anlamına gelen herkese Cezayir’den sevgi ve selamlarımı yolluyorum her nerdeyseniz. : )  (Şu an Tunus’dayım buradan da yolluyorum)

Elçilikte bu yazıları yazarken bir gün  Gülden Hanım yardıma çağırdı. Kendise çok hoş sohbet biri keşke daha uzun süre sohbet etme imkanım olsaydı. Gece 21:30’da vize bölümünde çalışan tüm arkadaşlar geliyor. Neden? Çünkü bayram öncesi teslim edilmesi gereken binlerce pasaport var. Ben de dâhil olmak üzere içeride 8 kişiyiz.

Aldığım görev şu: pasaportların içine Türk vizesini yerleştireceğim. Sayfanın atına görevli Kâtibin kaşesi, sol tarafına Dışişleri Bakanlığının kaşesi ve en sonunda da soğuk damgayı basacağım. Öncelikle Türkiye vizesini ilk defa gördüm. Allah aşkına o nasıl bir vizedir öyle. Okul defterlerinin ön yüzüne yapıştırılan etiketlerin aynısını. Hakikaten aynısı, hatta öğreniyorum ki o vizelerin zamanla yapışkanı bitiyormuş ve kendiliğinden düşüyormuş. Toplamda 34 millet gördüm, en kötü vize bizimkidir. Neyse ki değiştireceklermiş yeni yıldan sonra, geç bile kalmışlar. Zaten prosedürü de çok uzun, o kadar kaşe soğuk damga falan memurun canı çıkar. Binayı sabah üç sularında terk ettim. İşler 4 gibi bitmiş. Bitmiş derken ertesi gün de devam edildi. Yani anlayacağınız Cezayir büyükelçiliği personeli gece, gündüz, tatil demeden çalışıyor. Cezayir’den 6 ayda ülkemize 80.000 turist giriş yapmış. Bunların büyük bir çoğunluğu da bavul ticareti için ülkemizi tercih ediyor. Türkiye’nin ülkelerle olan ticaret ilişkileri gelişiyor, Türkiye’yi görmek isteyen turist sayısı her yıl artıyor. Bazı dış misyonlarda bu talebi karşılayacak ne yeterli personel var ne de yeni gelecek personele elçilik binası içinde yer var. 1950 veya 1960’da alınan elçilik binalarında hala hizmet vermeye çalışılıyoruz. Bu yıllarda alınmış ve hali hazırda hizmet veren elçiliklerimizin yenilenmesini gerektiğini düşünmekteyim.

Barbaros Bey sayesinde ülkede faaliyet gösteren iş adamlarımızla da tanışma fırsatı oldum. Ülkede yaşadıkları sorunlar komik olaylar, hangi alanlarda faaliyet gösteriyorlar hepsini öğrendim. Bu firmalardan Özgüven’in Jijel yakınlarındaki şantiyesinde bir gün kaldım.

 

Adil ve Kenan Abi sağolsunlar şantiyede çok güzel ağırladılar. Firma ülkede kara ve tren yollarının tünel açma ihalelerini alıyor. 3 gün kadar da Arslan İnşaat’ın şantiyesinde kaldım.  Şirketin sahiplerinden Azat şantiye şefi olan Timuçin Abiyi arıyor, bir dostum gelecek diyor. Şimdi ben de bu şantiyeyi Constantin şehrinin içinde sanıyorum, akşama doğru şehre varmışım bitik durumdayım. Şehir öncesinde sağlam bir tırmanış vardı. Neyse telefonum çalıyor:

–          Gürkan Bey merhabalar Constantin’e hoş geldiniz. Ben Arslan Yapı’nın Constantin Şantiye şefiyim Adım Timuçin. Şu an nerdesiniz?

–          Merhabalar Timuçin Bey. Hoşbulduk. Şu an Constantin merkezdeyim.

–          Şantiyemiz şehrin 20km dışında, arabanızla güney yönüne doğru gelirseniz şantiyemizi göreceksiniz. Aracınız var di mi?

–          Araç olarak bisikletim var Timuçin Bey ve 20 kilometre daha gelemem, çok yorgunum.

Kısa bir sessizlik oldu…

–          Anladım sizi birazdan arayacağım.

Şimdi öbür taraftaki konuşmayı şantiyedeki ikinci günümde bana anlatıyorlar:

–          Ahmet bir gel hele. Azat Bey’in arkadaşı gelmiş. Taşak mı geçti anlamadım aracınız var mı diyorum. Yok, bisikletim var diyor. Entel biri galiba. Şunu gidip şehirden bir alın araçla.

–          Tamam abi adı nedir?

–          Gürkan sanırım adı.

–          Tamam abi, entel Gürkan olarak telefona kaydettim, hemen gidiyoruz.

Gelip beni alıyorlar. Bu arada onlar gelene kadar şehirde iki genç ile tanıştım. Başıma bir şey gelmesin diye hemen de sahiplendiler şehir meydanında benimle bu arkadaşları beklediler. Pikapla birlikte Ahmet geldi. Eşyaları araca yükledik şantiyeye gittik. Timuçin Bey:

–          Lan adam harbiden bisikletle gelmiş. Hoş geldiniz Gürkan Bey!

–          Abi sen bana Gürkan desen, beylik bir durumum yok.

3 gün kadar şantiyelerinde dinledim. Proje müdürü Mürsel Bey, Ahmet, Kerem, Timuçin Abi tanıştığım herkese teşekkürler. Bir akşam da Kerem’in evine misafir oldum.

“Annem burada Gürkan ne yemek istersin?” diyince ağzımdan ilk dolma çıktı. : ) Sağolsunlar hemen yaptılar. Bu arada Arslan Yapı da Cezayir’de 8500 konut yapıyor. Konutları görme imkanım da oldu.

Fatih Abi ve Gökkadir ile de tanıştım. Fatih Abi’nin hikayesini önümüzdeki aylarda anlatmaya başlarım. Fatih abi ülkeden çıkıncaya kadar hemen her gün telefonla arayıp bir isteğim arzum olup olmadığını sordu ve yol boyunca da elinden geldiğince yardımcı olup dostlarında arkadaşlarında hep konaklamama yardımcı oldu. Gökkadir’de cezayir’e in yeni yerlilerinden kendisi zaten benim turu da takip ediyormuş güzel tesadüf oldu karşılaşmamız. Başkentte kaldığım bir gün beni şehrin 50 kilometre dışında yer alan Tipaza’daki Roma Kalıntılarına da götürdük. Yahu bu kadar güzel antik kentler var, koruma ve tanıtım sıfır. Adama soruyorum bu antik kentin adı ne? Roma Kenti diyor. Ulan onu biliyoruz adı ne, işte Roma! İçeriye giriş kişi başı 10 kuruş. Hal böyleyken mozaikler üstünde topta oynarsın, sahilinde piknikte yapar denize girersin.

 

Başkentte gidilecek yerler eski şehir dedikleri Kasbah, Kabir-i Şerif, Osmanlı Camileri ve Botanik Bahçesi ve ulusal müze. Bu gezilerin bir kısmına eşlik eden genç kardeşim Muhammed’e de teşekkür ederim. Camiler restore ediliyor, botanik bahçesi bakımsızlıktan perişan halde. Kabir-i Şerif’in altındaki müze gezilmeli. 

Şimdi bu Kasbah konusunu kendimce yorumlamak istiyorum.
Kasbah Ne demek?

Fas – Quarzazate’ın Güneyi

Kasbah’ın Türkçe’de kelimeye yakın olan Kasaba ile alakası yok. Bu kelime Türkçe’den gelmediği gibi arapçadan da gelmiyor!. Amazith dilinde Kasbah var! Bizden birileri duymuş kelimeyi “Aaa Kasbah, bak kasabadan almışlar.” He la he, babayı Kasaba’dan almışlar! Tamam, kardeşim her yerdeyiz de, iki durun da dünyayı Türkler yaratmadı. Ayrıca anlamı tabi ki de “eski şehir demek” değil! Kasbah; tek bir yapıdan oluşur. Bu yapının içinde ortak kullanım alanları vardır. Yaklaşık olarak içerde 10 aile yaşar. Dışarıdan bakıldığında kaleye benzer. Genellikle şehrin yüksek noktasında yer alır 4 veya 6 çıkış kapısı var.

(Fas – Quarzazate’ın Kuzeyi)

Her gece farklı bir kapı açık tutulur diğerleri kapatılır. İçerdeki aileler hangi kapı açık bunu bilir. Geçmişte farklı bir kapı denenirse deneyen kişi öldürülürmüş. Kasbahların dış yapısında yer alan motifler içerde yaşayanların bölgedeki güçlerini belli ettiği gibi, eve misafir kabul edip etmeyeceklerini belli eder. Günümüzde bu yapıların en büyüklerini Fas’da Quarzazat şehrinin 200 km güneyinde bulursunuz. Hali hazırda hala aileler bu binalarda yaşamaktadır. Gittim gezdim gördüm, yapıların motiflerini ve içlerini inceledim, bölge halkı ile konuştum, tarih öğretmeni ve müze müdürü ile görüştüm. Öğrendiğim bilgiler ve yorumlamam bu şekilde olacaktır. 

Biliyorsunuz ki köy kahvelerine oturmaya bayılırım. Türkiye’de yaptığım seyahatlerde de atlamazdım yurt dışında da fırsat buldukça gider otururum. Gene böyle kahveye oturmuşum yanıma bir adam geldi oturdu. Önce Fransızca sonra da İngilizce konuşmaya başladı. Amcamın adı Aziz Çavuş. Anadolu’dan gelip bölgeye yerleşen Osmanlı ailelerinden birinin torunu. Arap dili edebiyatı öğretmeni, 60 yaşında. İlber Hoca sürekli der “biz daha kendi tarihimizi bilmiyoruz”.  Yahu Gürkan köy kahvesinde amcanın anlattığına mı inanacaksın? (Bunu diyen de dışişleri bakanlığında bir arkadaş) Amcanın anlattıkları hiç tanımadığı bir büyükelçimizin anlattıkları ile örtüşüyor. Belgeler olmadığı için anlatılanlar kanıtlanamıyorsa, kilometrelerce uzaklıktaki bir köyde daha benzer bir hikâye anlatılıyorsa işte orada duracaksın. Evet, inanıyorum. Ula kes gevezeliği de hikâyeyi anlat dediniz. Bu hikayeyi anlatmam ülke tarihine bir şey katmayacak fakat bu yazının sonunda yüzlerce yorum yazılmasına sebep olacağından paylaşmıyorum, gelecekte sohbet ortamlarında anlatacağım bir konu olacak.

Ülkede Akdeniz sahil yolu inanılmaz keyifliydi. Özellikle motosikletleri ile bu ülkeye gelecek olan iki teker sevdalılarına Cezayir sahil yolunu öneririm. İrtifa 50 metrede çoğunlukla falezler üstünde olan yolda gün içinde toplam 1200 metrelik tırmanış yaptığım alanlar oldu. Fakat her seferinde hep 50 veya 60 metreye geri döndüm. Yol hem inişli çıkışlı hem de S olayı çok fazla. Bir taraf deniz diğer taraf çam ormanı. Plajlar insan dolu fakat önceden dediğim gibi tesis hiç yok. Denizden çıktıktan sonra duş almak istiyorsan yanında tatlı suyu taşımak zorundasın.

 

Kaldığım en güzel Otel Bijaia’da oldu onuda sağolsun Murat abi Ayarladı . Shibinin adı da Murat ve bir Berberiydi.  Otelde şunu da öğrenmiş oldum. Berberi halkı berberice konuşmasını biliyor fakat sembollerle yazmasını bilmiyorlarmış belli başlı işaretlendirmeler hariç. 

Deniz nispeten soğuk. Yer altı suları bazı bölgelerde denize karışıyor. Temmuz ayında sıcaklık 40-50 derece olduğundan arada bir o denize girmek oldukça iyi geliyor. Yaklaşık her 10 kilometrede bir kontrol noktası mevcut. Gazetelerde ve televizyonlarda çıktığımdan dolayı polis ve jandarma gülerek selam veriyor. Bazen de durdurup fotoğraf çekiyorlar. Ben bu arkadaşların fotoğraflarını çekemedim. Onların beni çekmesi normal, benim onları çekmem yasak. 😀

Sahil kenarında Bejaia, Jijel ve Annabaya oldukça hareketli. Hepsinin plajları dolu. Fakat Bejaia bölgesi hepsinden farklı, Kybel=Berberilerin bölgesi. Şimdi Araplar bu vatandaşlardan pek haz etmezler. Aynı şekilde Kybeller de Araplardan. Peki, ülkenin her bölgesinde yer alan Araplar neden özellikle bu şehre gitmemi istediler. Tarihi turistlik bir şehir olduğundan mı? Tabii ki de hayır. Fakat tarihi bir İspanyol kalesi ve Osmanlı döneminden kalma bir konağı mevcut. Bölgeye tatile giden bir Arap aile “O bölgenin insanı daha rahat ve özgür” dedi. Gözlerimle de gördüm. Ülkenin hiçbir noktasında içki dükkanı bulamazsın fakat Bejaia’da her 300 metrede bir var. Kadınlar kıyafet konusunda özgür.  Bir çok bölgede kadınlar akşamları dışarı çıkamazken bu şehirde öyle değil. Restoranlar, kafeler geç saatlere kadar açık, canlı bir şehir. Ayrıca şehirde pavyonlar ve genelevler var. Eskiden çok daha fazlaymış fakat halk ayaklanmış “Şehrin kerhanelerle anılmasını istemiyoruz “ diyip iki tanesi haricinde geri kalan kapatılmış. Eğer bu otelleri bana göstermeselerdi ben gene gider tesadüf eseri bir tanesinde kalırdım ha. Malum biliyorsunuz yolculuğumda kerhanelerde kalma konusunda oldukça deneyim kazandım.

Annabaya sahil şehri de oldukça kalabalıktı. Bu şehirde Şenol Abi misafir etti. Kendisi 9 senedir bölgede hurdacılık yapıyor. Hem plastik hem de demir hurdaları Türkiye’ye gönderiyor. Bir günlük şehir konaklamamda şehri gezdirdi, ailesi ile tanıştırdı evinde yemek yedirdi. Üstelik bir caminin Osmanlı camisi olup olmadığını da beraber araştırdık. Halk tarafından Osmanlı camisi olarak biliniyor. Cami restorasyon için kapatılmış. Acaba bizimkiler mi yapıyor demeye kalmadan caminin içine girdik. Cezayirliler tarafından restorasyon çalışması başlamış. Yapının sanatsal anlamda bir değeri vardı ise o restorasyon çalışması ile kalmadığı belli. Hele bir de caminin 13. yüzyılda yapıldığını duvardaki yazıtlardan öğrenince yazık etmişler dedim. Osmanlı o dönemlerde bu bölgede olmadığından camiye Osmanlı camisi demek olmaz. Ayrıca 400 sene Osmanlı’nın hüküm sürdüğü bölgede her eski esere halkın Osmanlı eseri denmesi gayet doğal.

Sonraki gün şehirden ayrılırken Şenol Abi uğurlamaya yanıma geldi, tam ayrılırken “Gürkan biliyor musun bir günde hayat değiştirdin.” Aslında diyecek başka sözleri de vardı fakat daha fazla durmadım bastım pedala. Her zaman olduğu gibi arkaya bakmadım. Sadece sağ elim havaya kalktı. Elçilikten Adnan Abi’nin ve diğer arkadaşların yanından gidiş anım, Bejaia’da Fatih ve Gökadir, Jijel’de Kenan ve Adil Abi , Gardaya’da Ahmed, Ain-Dehep’de Titi ailesi, Tilemsen’de Abulkader, Oran’da Ercan abi ve bu ülkedeki ilk göz ağrılarım Giray ve Gül için o el hep havaya kalktı. ilk defa Türkmenistan’da havaya kalkmıştı o el… Her  defasında bir ah çekip bastım pedala. Kocaman bir ailem var aslında. Biliyor musunuz ben bu insanlara gelecekti hayallerimi anlatıyorum. Tıpkı Japonya’ya gitmeden önce gideceğim dediğim, Japonya’ya gittikten sonra yüzlerce okulda verdiğim sunumlarda dünya turuna çıkacağım dediğim, dünya turunu gerçekleştirirken yapacağım dediğim projeler gibi henüz gerçekleşmemiş ama bir gün gerçekleştireceğime inandığım hayallerimi anlatıyorum. Bir gün hepsini gerçekleştireceğim.

(Bu bir bisiklet sorusudur ve Belirtilen süre içinde 2420 kişi bu yazıyı okudu. Soruya 28 kişi cevap verebildi. Bu cevaplardan 7 tanesi doğru.  ( Berk Özer, Mert Op, Samet Gokay, Emre Işık, Kadir korkmaz, Burak Alparslan, Yetkin Tozlu) 28 kişiye sorunun doğru cevabını gönderdim. Zaman ayırdığınız için teşekkürler. Yağtığım çekilişte bisiklet kazan arkadaşlar Burak Alparslan ve Emre Işık oldu. Kendilerini tebrik ederim

Gürkan Genç’in yaptığı seyahatlerde geçtiği ülkelerin hangilerinde eyalet sistemi vardır? Bu eyaletlerin bayrakları var mıdır?  Varsa bu eyaletlerin adları ve dilleri yazınız? 20.8.2014 tarihinde sorduğum bu soruya 19:00 –  24:00 saatleri arasında gönderilecek cevapları kabul edeceğim. Sonrasında gönderilecek cevapları kabul etmiyorum. cevapları “gürkan Genc bisiklet veriyor” sayfasındaki adres dışında sitenin iletşim sayfasına gönderirsenizde geri dönüş alamazsınız)

 

Enes yanımda olaydı bu yazıyı okuduktan sonra “Ula, gene hiçbir halt anlatmamışın ki.” derdi. 😉

Öpeyrum Tunus’a geçeyrum.. : )

 

Cezayir Fotoğrafları

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!