Bulgaristan’da Çöle Girdim

Gürkan Genç tarafından 7 sene önce yayımlandı
27 dakikada okuyabilirsiniz

BULGARİSTAN ROTASI

Dalga mı geçiyon len? Ne çölü? Üstelik Bulgaristan’da, yanı başımızda? Yazının ilerleyen bölümlerinde olay netlik kazanır. : )

Bu sınır geçişlerinde her zaman gergin olmuşumdur. Edirne’de evlerinde misafir eden Melih, Furkan ve Sercan benle birlikte kapıya kadar geldiler. TRT ve Cihan Haber Ajansı’ndan iki muhabir de geldi. Haber yapacaklar. “Abi şurada dur. Şuraya geçsene. Hah bu pozisyon iyi.“ Lan acıktım. Yemek yiyip öyle geçeyim şu sınırı.  Ayça gelene kadar yemek işini de bitirelim. Ayça da bu turun Bulgaristan ayağında 15 gün kadar bana eşlik edecek. İyi de Ayça kim?

Dostum Emre bir gün telefon açtı; ”Gürkan bizim çalıştığımız firmalardan birinin yetkilisi Bozacaada’da kendisine koşuda eşlik edecek takım arkadaşı arıyor.” Ben de Eymir Gölü’nde bisiklete bineceğime hadi bu hafta gidip Bozcaada’da koşayım dedim. Ayça ile adada tanıştık. Yarış sırasında benim dalağım şişti (o zamanlar 88 kiloyum, kilo vermeye çalışıyorum) son kilometrelerde tempoyu yavaşlatalım diyorum, hiç oralı değil. Yok yavaşlamıyor. Yarış esnasında yanımıza bir kadın geldi tam bizi geçiyor, Ayça depara kalktı. Ben de peşlerinden koşturayım dedim baktım olacak gibi değil, ”Aman sıçarım len yarışına!” sanki sonunda madalya verecekler. Sporumuzu yaptık mı? Yaptık. Ayrıca yarışı bitirdim.

(Ölmüşüm bitmişim 10 km yetti hehe ama başardım. Sonraki dönemlerde zayıflayınca. 10 km 42 dakikaya kadar indi)

Anlayacağınız arkadaşın kondisyonu iyi. Ertesi gün Bozcaada’da bisiklet kiraladık. Benim Japonya seyahatini de duymuş. “Hani böyle şeyler yapmak mümkün mü? Gelsek birkaç gün pedallasak olur mu? Eh kondisyonun yeterse gel tabii.” dedim. Bisikletleri aldıktan sonra yarışta beni geçti ya kendisi “Bak, ben bisiklete de iyi binerim.” demesin mi?  Ulan şimdi hakket daha iyi olmasın? Dilim damağımda dönmeyeyim şehre? Haha. Bozcaada’da ne kadar bayır tepe patika varsa, yolun gittiği gitmediği arazi varsa tüm adayı bisikletle gezdirdim. Tırmanış yaparken arkamda kalıyor, arazi inişlerinde arkamda kalıyor. Yani anlayacağın perti çıktı. Fakat arkalardan bağırıyor, “Biliyorum bilerek beni buralara sokuyorsun ama ben vazgeçmem yaparım!”  Ula yük olaydı şaftın kaymıştı, nereye yapıyorsun? Demiyorum tabii. : )

Neyse bizim arkadaşlığımız böyle başladı. Gelme konusunda ciddi olunca hangi ekipmanları ve nasıl bir bisiklet alması gerektiğini söyledim, 2 ay içinde tüm eşyaları aldı. Antremanlara da başladı. Türkiye’yi terkedeceğim gün, teyzesi ve eniştesi tarafından sınıra bırakıldı. Bu arada kendisi uluslararası bir firmada çalışıyor. Firmadan da izinlerini aldı. Bulgaristan’da birlikte pedallayacağız.

Sınır kapısına doğru pedallarken kalp atışlarımın ritmi değişti.  Kapının önünde son bir kez durup şöyle bir bayrağa baktım. Pedalı hazırlayıp derin bir nefes çektim içime. Hadi Allah utandırmasın beni! Bunu yapacağım! Kendime inanıyorum bu güç bende var yapabilirim! Evet evet ve pedal döner.

Kapı işlemleri rahat geçti. Yetkililer nereye gittiğimi öğrendiklerinde şaşırıyorlar. En son Bulgaristan sınır kapısındaki görevlilere geldik. Görevli kadın benim pasaportu inceledi “Tamam geç.” dedi. Ayça’nın pasaporta bakıp “Otel rezervasyon kayıtları göster!“ deyince ikimiz de biraz şaşırdık. Benden bir şey istemeyen kadın Ayça’dan bu bilgileri istedi. Bu tarz evrakların mutlaka yanınızda bir adet fotokopisi bulunsun. Pasaport fotokopisi, fazladan 20 adet fotoğraf, otel rezervasyon belgeleri. Bizim gibi gezginler için bu belgelerin çıktıları gerekli çünkü nerede ne zaman yetkililer tarafından durdurulacağımız belli değil. Görevliler, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun, nerede konaklıyorsun bunları görmek istiyorlar.

Tabi Ayça’nın yanında bunlar bulunmadığından telefonundaki e-postadan davetiyeyi göstermek için telefonunu açmaya çalıştı. Telefon dakikalarca açılmadı. Ulan bu iphone niye bu kadar yavaş açılıyor? Bu ne? Son güncellemelerden sonra telefon beter olmuş. Neyse bu süre içinde ben kadına bir gülücük attım, biraz oradan biraz buradan muhabbet derken tamam geçin dedi. Oh be bu işlemi de bitirdik.

Ve artık sınırlarımızı terk ettim. Kalbim güm güm çarpıyor. “Allah’ım, bir önceki turda beni gözledin kolladın, benle birlikteydin. Nerelerde karşıma çıktın! Tek bir sözümle bana neler yaşattın hepsini hatırlıyorum. Biliyorum ki hep yanımdasın fakat gene söylemek istiyorum. Yanımda ol, benle birlikte seyahat et. Yarattığın bu dünyayı bana göster, seçtiğim yollarda mucizelerine tanık eyle. Acıyı, sevgiyi, mutluluğu, gözyaşlarını, kederi, korkuyu her şeyi yaşat ve sonunda pedallayarak yurduma dönmemi sağla. Dileğim ve arzum budur.”

Sınır kapısını geçtikten sonra bir iki sakin pedal… Pedal çevirmediğim sırada arka rubleden gelen sesi…tırrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr dinliyorum…

–          Gürkan hadi sınırı geçtin turun başladı.

Aslında bu tur bitti : )

–          Evet, Ayça başladı artık önümde kocaman bir dünya var. Ve ben bu turu bitireceğim 7 sene olur 8 sene olur ama ben dünyanın tamamını gezmeden bir daha ülkeye geri dönmeyeceğim.

–          Bunu yapacağına inanıyorum.

Sınır kapısını geçtikten sonraki ilk şehir Svilengrad. Bulgaristan’da otel konaklamalarım çok az seviyede olacaktı. Avrupa etabı bir sene sürecek. Ekonomik olarak pahalı iki kıtadan biri. Hazır havalar sıcakken bu ülkede otel konaklaması yapmama gerek yok demiştim. Fakat Ayça pedallamak için bu güzergahta bana eşlik edince durum değişti. Hayatında hiç kamp yapmamış. Hatta bu tarz bir tura çıkmamış birine ilk günden açık arazide kamp hayatı yaşatmak biraz zor olur.

Svilengrad şehrine girdiğimizde şehrin hemen girişindeki bir dükkanda adamlarla Türkçe konuştum. En yakın otelin yerini öğrendikten sonra şehrin merkezine doğru pedalladık. Şehir küçük. Dikkatimi çeken ilk olay şehirde herkesin bisiklete binmesiydi. Sınırı geçeli 20 kilometre oldu. Bu kadar mı çabuk değişir bir anlayış? Edirne’de her yer birbirine o kadar yakın ve düz bir şehir diyebilirim. Bisiklet kullanan sayısı bu şehre göre oldukça az. Edirne’de bisiklet kullanmış biri olarak, şehir merkezinde oturup bisikleti kullanmayan, o şehre bisiklet yolu yapmayan kafaları anlamak inanın zor.

Şehir merkezinde karşımıza çıkan otel Metropolitan Princess oldu. Oda fiyatı 90Leva. Kahvaltı dahil değil. Türk lirası olarak 108TL’ye denk geliyor. Bu rakam bu ülkede Sofya dışında görebileceğiniz en yüksek otel fiyatlarından biri. Türkiye’den kumarhaneler için çok gidip gelen olduğundan fiyatta bu şekilde yüksek. İlk baştan biraz lüks takıldık ama bu zamanla aşağı inecek. 🙂 Otel müdürü İstanbullu çıktı. O bize biz de ona şaşırdık. ”Genellikle yabancılar gelip bu şekilde konaklıyordu. Ilk defa Türklerin de böyle bisikletle gezdiğini görüyorum.” dedi. Umarım bundan sonraki yıllarda sayı daha da artar.

Kumarhane sayısı bu küçük şehre göre fazla. Türkiye’den her hafta sonu turlar oluyor. Kumar turizmi şehrin biraz olsun canlı olmasını sağlamış. Fakat sınır boyunca şehre kadar olan alanda yerleşim yerleri tamamen boşalmış durumda. Köyler terk edilmiş. Avrupa Birliği’ne girdikten sonra bölgede yaşayan insanların çoğu daha iyi iş olanakları için büyük şehirlere göçmüş veya başka ülkelere gitmiş.

Yemek fiyatları oldukça ucuz. Aynı şekilde içecek fiyatları da ucuz. Bu oldukça hoşuma gitti. Bir dondurma yedim. Öyle böyle değil. Külah külah değil. Leğen içine bir kilo dondurma aldı. Şehir merkezinde turlanacak pek bir yer yok. İyisi mi yatıp sabah erkenden pedallamak. Şimdi ben bu tur rotasını belirleme işini biliyorsunuz bir önceki turda Özbekistan Samarkand’da Nathan sayesinde bırakmıştım. Yanıma gelip “Gürkan Japonya hangi istikamette?” ”Doğu.” dememle birlikte “İyi o halde bisikleti o yöne doğru sür, yolun keyfini çıkart.” demişti. Tur yazılarıma bakacak olursanız o noktadan sonra çok daha keyifli yazmaya başladım. Bu yüzden bu turda da sadece geçeceğim sınır kapılarını hedeflerim yaptım. O kapılara doğru pedallarken nerden geçmişim nereye gidiyorum hiçbir fikrim yok. 🙂 Bisiklet beni gitmem gereken yerlere nasıl olsa götürecek.

Ayça şuraya da gideriz buraya da gideriz diyip google’dan tur programı yaptı. Mezek’de kale varmış, işte şurada şarap testi yapılıyormuş. Hatta iki rota yapmış birinci rota Dikaia’dan geçiyor gideceğimiz yere yolu 20km kısaltıyor. Eh, yani kız haklı, yükle gezmek öyle kolay değil. Tamam dedim bana rota falan söyleme ben bu dediğin yerleri bulurum bisikletle.

Şehir çıkışında hemen Osmanlı mimarisinin örneklerinden bir köprü var. Tüm heybeti ile hala dimdik ayakta. Kim tarafından yapıldığı çevresinde yazmıyor. Fakat yapıdan gayet net bir şekilde anlaşılıyor. (Köprünün Mustafa Paşa tarafından yapıldığını öğrendik)

Yol ayrımına geldiğimizde biraz yavaşladım. Tabelalar var. Kiril harfleri ile yazılmış tabelaları anlamak hakikaten zor. Çin’de de benzer durumu defalarca yaşamıştım. Ayça’nın hazırladığı rotada adı geçen şehir Dikaia sol tarafta fakat orası aynı zamanda Yunanistan sınırına da gidiyor. Hım, demek ki bu Dikaia şehri sınırın hemen yanında bulunan bir şehir ve öyle sınır yanında bir yol var. Ee peki Mezek nerede? Aman neyse yol kısa olsun, şu Dikaia’ya gidelim.

5 kilometre sonra pat Mezek tabelası çıktı karşımıza. 🙂 Biz daha Dikaia’ya gelmeden sapak var üstelik 13 km. Eğer diğer taraftan bir çıkış yoksa sonra 13 kilometre gene bu kavşağa geri geleceğiz. Ayça’nın keyfi yerinde. Eh sapalım bakalım bu yol bizi nereye götürecek.. Hakikaten yol süperdi, tamamen ağaçlarla kaplanmış aracın az geçtiği bir yol.

Mezek kasabasının içine girdik. Ayça’ya kaleyi gösterdim:

–          Şaka yapıyorsun Gürkan!

–          Ee, Ayça kale çoğu zaman tepede olur ki. 🙂

Tırmanmaya geçtiğimde gps ekranına bir baktım eğim % 17 gösteriyor. Ama nerden bilebilirdi ki Mezek kalesine çıkan bu yolun bu kadar eğimli olduğunu. 2km kadar tırmandıktan sonra ağaçların arasında hemen ara yolu gördüm, hah burası gidiyor olmalı kaleye fakat yol taşlık engebeli falan. Hop oradan da içeri dalarsın. Pat, kale karşımda. Kalenin önünde birkaç insan bana bakıyor. Hemen yanlarına gidip bu kaleye nereden girebileceğimi sordum, onlar da gösterdi. De Ayça yok! : )

Tam o araziden aşağıya inmeden önce yanımdaydı.

–          AYÇAAAAAAAAAAAAA!

–          Efendim?

–          Ee, Hadi da seni bekliyorum.

–          Bisikletle gelmesem?

Ayça’da yukarıda kendine bisikleti saklayacak yer arıyormuş.

–          Bisikleti alıp geliyorsun hadi bekliyorum.

Yanıma geldiğinde o yokuşu bir daha çıkmamak için bisikletle gelmek istemediğini söyledi. Yahu öyle şey olur mu? Keşfe çıkan, cenge çıkan kim atını geride bırakmıştır. : )

Mezek kalesi Bulgaristan’da ayakta kalan sayılı kalelerden biri. Mezek sınır anlamına geliyormuş. Bu kale 11.yy Bizans İmparatorluğu’nun sınırlarını korumak amacı ile yapılmış. Kalenin içinde ikinci dünya savaşı sırasında Almanlar tarafından yapılan makinalı tüfek yuvalarından bir tanesi de mevcut. Görünce çok şaşırdım.  Öyle bir yere kurmuşlar ki hakikaten tüm ovayı o alan içinden görebiliyorsun.

Mezek Kalesi’nin batı tarafına baktığımda; hadi canım! Bulgaristan’da da mı başladır?! Bu projelerin yapısına hayran oldum. Güneş enerji panellerinden oluşan bir tarla!

Almanya geliştiriği güneş enerji paneli teknolojisi sayesinde 18 güneş enerji tarlası ile ülkesinde yıllık 18000- Gw üretmeyi başarıyor ve ülkenin elektirik tüketiminin %3 kadarını bunlardan sağlıyor. Aynı durum Türkiye’de yapılmış olsa, bu ülkenin elektirik giderinin ‘una denk geliyor. Bu arada bir Nükleer enerji santrali de sadece 6000 GW enerji üretiyor. Güneşin eksik olmadığı ülkemizde bu teknolojinin kullanılmamasının hiç bir açıklaması devlet tarafından olamaz. Bunun az gelişmişlikle çok gelişmişlikle alakası olmadığını Bulgaristan’da Mezek yakınlarındaki kasaba gördüğüm bu manzara ile net bir şekilde anlamış oldum.

Mezek şehri sadece bu kale ile değil, tüm Bulgaristan’da şarapları ile ünlü bir şehir. Biz şarap falan içmedik. Gerçi Ayça’nın öyle bir hayali vardı fakat ben o noktayı kaçırmışım.

Kale gezisi bittikten sonra 13 kilometre geri dönüp Dikaia’ya doğru yöneldik. Daha bir kilometre gitmedik, Yunanistan sınır kapısı çıktı karşımıza.

–          Kardeş bakacak mısın?

–          Biz Dikaia’ya gidecektik. Bu alan Yunanistan tarafında mı?

–          Evet, sınırın öbür tarafı.

–          Ayça sen rotayı Yunanistan tarafından mı geçirdin? : )

Birkaç saniye içinde ikimiz de gülmeye başladık.

–          Ama bu tamamen google’ın hatası. Bana oradan 20 kilometre yolu kısaltmıştı.

–          Neyse, bende Yunanistan vizesi yok, sanırım sende de yok. Daha önce ara bölgede bir kere kalmışlığım var, bir daha o duyguları yaşamanın hiç alemi yok. Yolu kısaltan bu rotayı yapman iyi oldu. Yoksa buraya gelmez, Mezek Kalesi’ni göremezdik. Fakat bundan sonra rota yapma işini bana bırak tamam mı? : )

–          Haha tamam tamam.

Alo ben Yunanistan, Bulgaristan ara bölgesinde kaldım demek için çok erken. Yolun başındayım yahu. Yol boyunca hızı 20kmye sabitledim, Ayça’yı da arkaya aldım. Karşıdan gelen rüzgarı yemeden bir seyahat yapıyor. Aa karşıdan iki bisikletli geliyor. Klasik tur muhabbetlerinden sonra ayrıldık.

Harmanlı şehrine varmayı başardık. Bir gece konaklama iki kişi 30 Leva. Kişi başı 18TL oldu. Vay bu gayet iyi bir rakam. Gene o akşam tıka basa yemek yedik ve 16 Leva tuttu yani 19 TL. Bir Bardak Jack Daniels 6 TL. Fiyatlar oldukça iyi. Harmanlı şehrine vardığımızda 56km geride kalmıştı ve Ayça çok yoruldu. Şu rota olayını ele alma zamanı geldi. Enes hemen 2gb boyutunda bir gps haritasını internete yükledi. Fakat indirmesi eziyet oldu. Başka bir dolu program daha yükleyip sabaha kadar onla uğraştım. Çünkü program yarıda kesilip bağlantı hatası veriyordu. Bir saatlik uyku ile Bulgaristan’ın detaylı yol bilgilerini gps’e yüklemeyi başardım. Fakat uyuyamadım. Pehhh!

Hedef Kırcaali. Fakat yol sürekli iniş ve çıkışlarla dolu. Otuzuncu kilometreden sonra Ayça isyanlarda.

–          Gürkan ben bittim. Biraz duralım!

–          Duralım peki.

–          Senin bacakların yanmıyor mu?

–          Hayır?

–          Neden benimkiler bu kadar yanıyor? İstanbul’da günde 60 km bisiklete biniyorum. Ne oldu bana anlamadım.

–          Rampa çıkıyorsun ve bunu yüklerinle yapıyorsun. Sebep bu olsa gerek. İstanbul’da sahilde pedallamaya pek benzemez.

Tabi ben böyle deyiverince biraz kızıyor. Tekrar ayaklanıp pedallamaya başlıyor. Bu arada yolda kamp atma fikrine sıcak bakmıyor çünkü Kırcaali’de otelde konaklamayı istiyor. Onun öncesindeki yerleşim alanlarında otel bulunmadığından bu şehre gitmek zorundayız. Camide, köy evinde, çadırda kalınabilir, fakat istemiyor. Biraz daha pedalladık ve 40. Kilometre olayın bittiği an. Hafif rengi de attı.

–          Kamp atalım yeter.

–          Kaç kilometre kaldı?

–          25 kilometre.

–          Ya ben 25 kilometre nasıl yapamıyorum. Kendime sinirleniyorum. Düzenli spor yapan biriyim, aylardır bisikletle tırmanışlar yapıyorum. Nasıl yaa nasıl? Ben niye bitiremiyorum. Gürkan bak Strava verilerini sana göstereceğim. Ben hakikaten iyi sürüyordum anlamadım ne oldu?

–          Ayça takma kafana önemli değil. Kamp atarız.

Aslında kendisi hakikaten spor yapan, koşan, bisiklete binen biri ve bunu da hayatı boyunca düzenli olarak yapmış biri. Bu tura katılmadan 2 ay öncesinden düzenli bisiklete sürmeye de başlamıştı. Fakat bir şeyi atlamış. Bisikletin arka bagajına ve ön bagajlara yük bağladığında ne o düz yol eskisi gibi olur, ne de çıktığın o rampa. Gün sonunda ancak Karagözler Köyü’ne kadar gidebildik. 56 kilometre bittiğinde toplamda 700 metrelik tırmanışı da bitirmişti. Aslında yeni başlayan biri için bu kadar yükle yapılacak kolay bir parkur değil.

–          Senin bacakların o yükle yanmıyor mu?

–          Hayır.

Karagözler Köyü’nün yakınlarındaki benzin istasyonunda durdum. Selam diye içeri girince hemen karşılık Türkçe geldi. Genç bir çocuk. İleride atacağımız kamp için su aldım. Yolda bir daha su alacak yer bulamayabilirim. Bu arada benzin istasyonun hemen arka tarafı kamp için gayet müsait. ”Ayça’cım tamam çadır yerini buldum. Burası iyi.” O da, ben de rahatladık. Artık gidecek gücü kalmamıştı.

Ayça’yı da yanıma alıp nasıl kamp çadırı kurulacağını, ocak sistemin çalıştırıp yemek hazırlayacağını gösterdim. Sıra petrol şirketinde çalışanlarla sohbet etmekte. Bu tarz turlarda benzin istasyonlarının yakınında durmak her zaman avantajlı. Su, market, tuvalet, bazen internet bulmak mümkün. Ayrıca 24 saat açıklar.

Vardiyalı çalıştıklarından dolayı o genç çocuk gitmiş yerine Necati Abi gelmiş. Markette içeceklerimizi ve birkaç abur cubur aldıktan sonra dışarıdaki masaya sohbet için oturduk.

Civar tamamı ile Türk köyleri ile dolu. Buralarda kimse sıkıntı çıkarmazmış. ”İşler nasıl, istediğin gibi mi?” sorusuna. “Yok değil” cevabı hemen geldi. Gelir çok düşük harcama çok yüksek. İkinci evliliğini yapmış, iki çocuğu var. Avrupa Birliği’nin Bulgaristan’a adaletsiz davrandığını söylüyor. Almanya’da bir çalışanın devletten euro bazında fazla maaş aldığını fakat Bulgaristan’da bu maaşı alamadıklarını buna karşın Alman bir vatandaşla hemen hemen aynı miktarda vergi ödediğini söylemesi durumu netleştirdi. Benzin fiyatı Almanya’dan daha pahalı. Benzinin litre fiyatı 2.70kuruşa denk geliyor. Kendi ülkemin emekçisi, çalışanı aklıma geldi. Diyecek söz yok.

–          Kominist rejim daha iyiydi. Tamam, belli bir disiplin, baskı vardı fakat insanlar mutluydu. Eskiden tarlada traktörün anahtarını üstünde bırakır çeker eve giderdik. Benzin varil varil tarlada dururdu. Emeğimiz dışında kullanmazdık. Köylerde kimse kalmadı herkes şehirlere göçtü. Tarlaları sürecek hiç kimse yok. Eskiden bu karşı taraflar hep ekindi, şimdi bomboş. Hastalandık mı? Devlet en iyi şekilde ilgilenirdi. Şimdi hasta olduk mu resmen hastaneler cebimizde ne var ne yok alıyorlar. Gücümüz yetmiyor. Eskiden halka önem verilirdi. Tamam, şimdi daha hürüz, demokrasi var fakat mutlu değiliz.

Şimdi o dönemleri ve sistemi yaşamadığım için karşılaştırma yapamıyorum, sadece kitaplardan okuduk.

–          Bak buralarda çok define avcılığı yapılır. Şu ilerideki köy civarı Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa seferleri’nin yapıldığı güzergah. Askerlerin maaşları eskiden bu yol üzerinden götürülürdü. Tabi tonlarca altından bahsediyoruz. Dönemin defterdarı gene böyle yüklü bir maaşı buraya kadar getirmiş. Fakat bir sebepten ötürü maaşı saklamaları gerekmiş. Ve civarda bulunan tepelerden birindeki mağaraya bu maaşı saklamışlar. Sonra da mağaranın ağzını havaya uçurmuşlar o zaman bu zamandır çok define avcılığı yapılmıştır. Hatta 1940’lı yıllarda komşu köyden biri İstanbul’a gitmiş. Bir kahvede nerden geldiğini söylediğinde kahvedeki yaşlı bir amca yanına oturup Kırcaali yakınlarındaki bir mezarlıkta bir çocuk mezarını tarif etmiş. Babası eskiden Osmanlı’nın defterdarlarından biriymiş. Ve maaşının bir bölümünü bu civarda yaşarken o alana gömmüş. Adam da tabi pek iplememiş çünkü yıllardır bu bölgede herkes Kanuni döneminde kaybolan Osmanlı imparatorluğunun altınlarını arıyormuş fakat hiç kimse bulamamış. Adam köyüne geri dönmüş bir gün hayvanları otlatırken bu adamın dediği mezarlığa gelmiş. Hatta adamın anlattığı mezar taşını da bulmuş. Çevresini bir kazmış sandık içinde onlarca altın. Karısını ve çocuklarını alıp İngiltere’ye yerleşmişler. Torunları falan hayatta ve hala İngiltere’de refah içinde yaşıyorlarmış.

Ulan ne hikayeler var. Benzin istasyonunda kamp atalım dedik hale bak. Yorgunum bir önceki gece uyumamışım, hava soğuk. Ayça’da hikayelere kendini kaptırmış gitmiş. Gideceğimiz rota hakkında birkaç soru yönelttim. Kırcaali’ye gidersek sonrasında Velingrad’a gidebilmek için çok ciddi tırmanışlar yapacağımızı söyleyince Ayça hemen o rotadan vazgeçti. Kırcaali’ye varmamıza 15 km vardı ve yol tırmanıştı. Asenovgrad üzerinden Velingrad’a gitmek yolu kısaltıyor fakat gene Kırcaaliye’ye gidemiyoruz. Gitmek istediğim bir yere gidememek kötü oldu. Yapacak bir şey yok. Bu arada adam yarın 25 km tırmanış yapacaksınız 900 metreye kadar çıkıyorsunuz diyince Ayça ”Kıracaali’ye gider, otobüse binerim.” demesin mi? Uykum var. Necati Abiye anlattıklarından dolayı teşekkür ettim. Çadıra döndük ve yol olayına yarın karar veririz.

Ayça kendine bir mat almış, benimkinden büyük ve geniş. Şişirdim bir iki saniye içinde geri indi. Hayda mat patlak. Yok yani! Yolculuk çöldeki bedevi muhabbetine döndü. Al sen benim matı kullan ben seninkinde yatarım nasıl olsa alışığım. Moğolistan’da Gobi Çölü’nde de patlatmış, birkaç gün taşlık zeminin üzerinde uyumuştum. Bir önceki gece de uykusuz olduğumdan matın altında bulunan girinti ve çıkıntıları hiç hissetmeden mışıl mışıl uyudum.

Sabah uyandığımızda havanın soğukluğu gayet anlaşılır şekildeydi. Oh lan sonunda soğuk havalar geldi. Bendeniz soğuk havada pedallamayı seviyorum. Bu sefer ekipman olarak daha iyiyim, bakalım eksi kaç derecelere kadar dayanabileceğim..

Sabah kahvaltısını yaptıktan sonra çantaları yüklendik tırmanışa geçtik. Bir iki kilometre sonra baktım Ayça konuşmaya sızlanmaya başladı. Bisikletinin üzerinde ne kadar çanta varsa çıkardım kendi bisikletime taktım. Fazladan 25 kilo…

Şimdi ben bu ekstra ağırlığı çöl geçişlerinde taşırım diye düşünmüştüm. Bu bisiklet de zaten bunlar göz önünde buldurularak tasarlandı ve güçlendirildi. Fakat çölde tırmanış hiç yok. Bu ağırlıkla ayağı kaldırmamın imkanı yok. Edirne’den çıkmadan önce bisikleti kantarda tarttık 65 kilo çekti. Bendeniz 80 kilo. Eh Ayça’nın 25 kilo da bisiklete eklenince olduk mu 170 kilo. 170 kilo bisikletle, 120 metreden 900 metreye tırmanmak düşünülünce zor gibi gelebilir. Ayça bir daha hiç konuşmadı. Mahçup gözlerle bana bakıp duruyor. Konuşurken gözleri doluyor. Yahu yok birşey. Gayet olası bir durum. Yani hayatında ilk defa tur yapan birini yanına alırsan bunlar olacak. Gün sonunda 68 kilometre yapıp toplamda da 1270 metre tırmanıp hala enerjiniz yerinde ve gülebiliyorsanız gelen tepki;

–    Sen insan değilsin!

Oluyor. Aslında olay kafada bitiyor. Pedallamak için yeryüzündeki en zorlu alanları kendine hedef koyan biri için 25 kg ekstra yük hatta tırmanış hiçbir anlam ifade etmiyor. Bireysel motivasyon işte budur. Koyduğum hedefler daha büyük. Tabii ki de günün sonunda gülerim. Çünkü olumsuz olan her şeyi bu yolculukta olumlu hale getirmek ZORUNDAYIM! Ve bundan da keyif almalıyım.

Gün sonunda Asenovgrad’da kendimize güzel bir otel buluyoruz. Hatta oteli şehrin girişinde yanıma gelen ufaklıklar gösteriyor. Ayça ile türkçe konuşunca çocuklar da “Biz Türküz.” diye konuşmamıza eşlik ediyorlar. Anlaşıldı Bulgaristan’da her şehirde Türk görmek mümkün. Bir gün fazladan konaklıyor dileniyoruz. Şehri geziyoruz. Güney çıkışında yapılmış Assen Kalesi’ni de gezme imkanımız oluyor. Kale, Bizans döneminde yapılmış ve şu an Avrupa Birliği tarafından restore ediliyor. Osmanlı döneminde kale yıkılmak istenmiş fakat sonrasında karakol olarak Osmanlı birlikleri tarafından da kullanılmış. Kalenin surları dışında iç tarafında kilisesi ayakta kalmayı başarmış. Kalenin manzarası ve kaleye gelen yol muhteşem. Sonrasında rotamız Pazarcik.

Pazarcik şehrinde büyük buluşma gerçekleşiyor. Sunumlarıma gelen veya denk gelip beni dinleyenler Nathan ile olan dostluğumuzu iyi bilirler. Angelina ve Nathan’ın aşkından bahsetmişimdir. Bilmeyeler için Türkiye-Japonya yol anılarımı okumalarını tavsiye ederim. Angelina ve Nathan ile 66 km mesafedeki Pazarcik şehrinde buluşacağız. Ayça’nın yüklerini kendisine tekrar verdim. Çünkü bugün gideceğimiz yol tamamı ile düz ve sabah erkenden yola çıktık.

Yol boyunca fazla mola vermedik. Asenovgrad-Pazarcık yolunun ilk 20 kilometresi oldukça sıkıntılı. Yol boyunca bisikletin gidebileceği bir emniyet şeridi yok. Yoldan geçen kamyon ve tır sayısı oldukça fazla. Son 30 kilometrelerde gps’in yardımı ile köy yollarına girerek biraz yolu uzattım fakat bu araç trafiğinden kurtulmayı başardım. Ve Angelina’nın bize buluşma noktası olarak verdiği Pazarcik meydanındaki buluşma noktasına öğlen 14:00 gibi varmayı başarmıştık. Vay üstelik 66 km de geride kalmış. Helal Ayça!

Nathan ve Angelina’yı en son 2.5 sene önce görmüştüm. Nathan’ın elektronik eşyalarla ve sosyal medya ile pek arası olmadığından bu süre içinde Angelina ile iletişimimizi hiç koparmadık. Benim neler yaptığımı ay ay takip edip neler başardığımı çok iyi biliyordu. O meydanda birbirimizi gördüğümüzde dakikalarca sarıldık. Nathan her zamanki gibi cool ama mutlu. Dakikalarca son görüşmemizden sonra neler yaptık onları konuşuyoruz. Sonrasında Angelina’nın Pazarcik’da bulunan evine gidip eşyalarımızı bırakıyor ve akşam yemeğine çıkıyoruz.

Bir ara muhabbetimiz politik bile oluyor. Tabii ki bizim gibi gezginler ülkelerin toplumların içinde bulundukları durumlara kafalarını çevirip görmemezlikten gelmiyorlar. Nathan, Angelina, Ayça ve ben kendi doğrularımızı anlatıp daha iyi ve yaşanabilir toplumlara nasıl sahip oluruz neler yapılmalı veya yapılmamalı, yönetimler nasıl olmalı ve gezginler bu sistemin içinde yer almalı mı almamalı mı bunları da konuşuyoruz.

Bir sonraki gün hep birlikte Velingrad’a doğru pedalladık. Angelina lise hayatı boyunca kullandığı şimdilerde yol çalışmasından dolayı araç trafiğine kapalı muhteşem bir yoldan bizi Velingrad’a götürdü. Bir tarafımızda nehir, diğer tarafta dağların ve ormanın arasında kalmış ıssız bir yol. Hemen hemen bütün yol boyunca tırmanmamıza rağmen yolun altımızdan nasıl akıp gittiğini anlamadık bile. Velingrad’a vardığımızda şu ana kadar Bulgaristan’da gördüğüm en güzel şehir olduğuna da karar verdim. Şehir, dağların eteklerine kurulmuş ormanların arasında kalmış.

Velingrad, Bulgaristan’ın kaplıca bölgesi olarak geçiyor. Her köşe başında butik oteller görmek mümkün. Angelina’da bize kuzeninin sahibi olduğu otelde yer ayarlamış. Kadın, kırklı yaşların sonuna gelmiş hayat dolu bir insan. Adı Tzveta (türkçesi Çiçek’miş) Oteli de Devi. Sohbet sırasında bir şeyleri zevkle anlatırken eller memelere kadar çıkıp çıkıp geri iniyor haha, kadın ne anlatırsa anlatsın yaşayarak anlatıyor. Yorgunuz diye önümüze bir yemekler koydu. Yemeklerin lezzetinden tabakları resmen yaladım yuttum. Baktı ki çok beğendim getirdikçe getiriyor. Yemin ediyorum akşam uyuyamadım. Domates reçeli, acı biber reçeli bunları hafif sıcak beyaz peynir üstünde getirdi ki (yemin ediyorum canım çekti ha şimdi aşağı inip bakacağım daha kaldı mı diye). Sonrasında kendimizi termal sulara attık. Akşam da Nathan ve Agelina yanımıza geldi ve önümüzdeki hafta yapacağımız programı konuştuk. (Bu sayfayı okuyan  okuyucular arasında Ankara’da ikamet eden bir genç arkadaşıma yapacağım çekiliş sonunda yabancı dil eğitim bursu veriyorum. Sorunun cevabını yazının yayınlandığı 22 Ekim 16:30 – 22:30 tarihleri arasında göndericek olan talihli Ankara Keçiören Türk Amerikan Derneği şubesinde bir senelik ingilizce yabancı dil eğitim programı kazanacaktır. Detayları Gürkan Genç Eğitim bursu veriyor bölümünde görebilirsiniz. Göndereceğiniz cevabı orada bulunan adrese göndermeniz gerekmektedir. Soru: Nathan neden günlerce çok hızlı pedal çevirdi? Kimle hangi ülkede hangi mekanın önünde buluştu ve bu mekan hakkında bilgi.)

Angelina haftaya Sofya’da bu tarz aktivitelerle veya başka sporlarla ilgilenenlerin de bir araya geleceği bir organizasyon ayarlayıp benim sunum yapmam için güzel bir ortam oluşturdu ve bu sunuma Bulgaristan ve Türkiye’nin medya kuruluşlarının temsilcilerini de davet ettik. Hafta içi hep birlikte civardaki en yüksek dağa tırmanışa gidiyoruz. Cuma günü 130 km Sofya etabını da tamamlayıp Ayça’yı Türkiye’ye uğurlarım. Sonrasında 5 Kasım’da Romanya’ya geçmiş olurum.

Ha bu arada Nathan bir süre bana eşlik edecek. Romanya’ya kadar : )

–          Nathan, hayat nasıl gidiyor yerleşik hayata geçmişin..

–          Sence?

–          Bilmem sıkıcı mı? Dünyayı gezip geldikten sonra sıkıcı olsa gerek.

–          Alışmaya çalışıyorum. Ne yapacağıma henüz karar veremedim. Ama şu an mutluyum eski günlerdeki gibi birlikte pedallıyoruz.

–          Ben de dostum…

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!