Bisikletle Isveç macerası unutulacak gibi değil…

Gürkan Genç tarafından 7 sene önce yayımlandı
13 dakikada okuyabilirsiniz

İSVEÇ ROTASI


View Sweden in a larger map

 

İsveç’in kuzeydoğusunda bulunan Övertornea’a şehrine Finlandiya’dan geçtim. Böylelikle ilk defa Schengen ülkeleri arasında da geçiş yapmış oldum. Şehir öyle fazla büyük değil. Fakat temel ihtiyaçları karşılayacak küçük bir yerleşim alanı. Önce bir bankaya gitmem lazım. İsveç euro kullanmıyor. Bu arada bankalardan öyle fazla para çekmiyorum. Yanımda en fazla 30€ taşıyorum. Şehre öğleden önce girdiğim için yanıma erzak alıp veya termosları doldurup gitmenin alemi yok. Nasıl olsa ilerde bir yerde kesin market bulur alırım. Hadi bakalım Stockholme doğru pedallayalım.

Isveç’in kuzeydoğusu Finlandiya sınırından aşağı Haparanda’ya doğru ilerliyorum. 60 km geride bıraktım, ne bir market ne bir restoran sadece ufak köyler. Kendimi hiç İsveç’te gibi hissetmiyorum. Moldova’nın köylerini kasabalarını geçiyorum gibi hissediyorum. Yapılar da çok benziyor. Hava kararıncaya kadar ne su alacak ne de bir şeyler atıştıracak bir alan çıktı.Tamam bundan sonraki ilk köyde bir kapıyı çalar su isterim. Köye girdim tam birilerinden su isteyeceğim.

Çocukları ile yolun kenarında yürüyen bir kadın gördüm. Durup su doldurabileceğim bir alan olup olmadığını soruyorum. Hemen evinin yakında olduğunu söyleyip termoslarıma sıcak su koydu ve evde bulunan kurabiyelerden verdi. Eğer o akşam evinin bahçesinde veya yakınlarında çadır atabilir miyim diye sorsaydım Jenny’e kesinlikle evet derdi. Fakat bu su istedikten sonra üstüne bir de buralarda çadır atabilir miyim demek istemedim. Biraz sohbet ettikten sonra yanlarından ayrıldım. 5-6 kilometre sonra bir kepçenin temizlediği alanda da kamp attım. Kamp atma konusunda çektiğim tek sıkıntı ormanın içine pek girememem. Beline kadar kara batıyorsun.

Bir sonraki gün öğlen saatlerinde Haparanda’ya vardım. İsveç’in bu sınır şehri Haparanda’da aslında bizlerin bilmediği veya Türkiye’de çok az kişinin bildiği iki Türk askerinin şehitliğinin bulunmasıdır.

“Tekrar görebilme ümidi besledikleri vatanlarından çok uzakta hayatlarını feda eden 205 Avusturya-Macaristan,

11 Alman, ve iki Türk askerinin şeref ve anısına,

Huzur içinde yatsınlar”

Osmanlı – Rus savaşları sırasında Sibirya kamplarında esir düşen Osmanlı askerleri esir değişimi sırasında bu bölgeye getirilirler. Rusya savaştan çekildikten sonra iç savaşla uğraşmak zorunda kalmış ve esirlerle uzun bir süre ilgilenmemiş. Düzeni tekrar sağladığında da yabancı ülkelerin esirlerini iade etmeye başlamış. Fakat Türkiye’de o dönem Kurtuluş savaşı mücadelesi verildiğinden esirleri almaya kimse gönderilmemiş. Rusya’nın İsveç sınırına gönderdiği bu esirlerin bir kısmı sağlık nedenlerinden dolayı o zamanki Kızılhaç hastanesinin bahçesine yani şimdi ki Haparanda mezarlığına defnedilmişler. Huzur içinde uyusunlar. Ve İsveçlilere de teşekkürler. Bu fotoğraflar İsveç arşivlerindendir. Bu site aracılığı ile de ilk defa ülkemizde yayınlanma fırsatı oluyor. Bana bu bilgileri verip paylaşımları yapan elçiliğimizden Erkan Bey’e teşekkür ederim.

Helsinki’den çıktığımdan beri bir iki günlük dinlenmelerle hem geziyor hem pedallıyorum. Akşam yemeği için bir restoranda durdum. Elimi ayağımı kaldıracak halim yok. Yemeği yerken couchsurfing’den evlerinde beni misafir edecek birilerini ayarlamaya çabası içindeyim. İçeriye gençler geliyor ve karşı masaya oturuyor. 2 saat sonra da mekanın sahibi çocuğu ile gelip kasaya geçiyor ve o gençlerle bir şey konuşuyor. Bu sırada çocuğuna “Ali oğlum yapma!” diye seslenince:

–          Selam.

–          Yahu sen Türk müsün ?

–          Evet.

–          Bu çocuklar senin bisiklette Türk bayrağı taşıdığını söylediler de inanmadım ben. Nereden geliyorsun?

–          Ankara’dan.

–          Ciddi misin?

O kadar yorgun olmalıyım ki Ramazan bile bunu duruşumdan, halimden anladı. “Abi çok yorgun gözüküyorsun” diyip duruyor. Hemen yan tarafta bir camping vardı. Gitti benim için onlarla konuştu. Dükkanından atıştırmalık bir şeyler verdi. O gün çadır atmadım, iyi geldi. Kısa süre de olsa iyi geldi. Sabah uyandığımda couchsurfing sitesinden mesajı telefonumda gördüm. 100 km ileride bulunan Lulea’da oturan arkadaş beni evinde ağırlayabileceğini söylemiş, güzel. 3 gün evinde misafir olmak için kendisine mesaj atmıştım. Hemen toparlandım yola çıkacağım. Len, hava kaç derece bugün? Du bakim.. Oha -28 mi? Haydaaa. Ben resmen yazlıkları çıkarmıştım. Rusya’da giydiğim pantolon ve termalleri geri çıkartıyorum. Ulan kutup çizgisi daha sıcaktı. Dışarı çıkıp pedallamaya başladıktan 20 dk sonra tipi başlıyor. Kar gözlüğünü takarız sıkıntı değil. Sis de çıkıyor. Arkaya 3 tane yanıp sönen kırmızı ışıkları da takıyorum, devam. Sabah bir noktaya gitmeye karar verdiysem o noktaya giderim. Şu zamana kadar karşıdan şiddetli rüzgar esiyor, gidemedim diye hiç söylenmemiştim. Artık öyle bir yoruldum ki. Gördüğüm ilk otobüs durağına soluklanmak için girdim.

200 km ileride de olsa hiç fark etmez. Fakat ben böyle dar bir şehirlerarası yol daha görmedim.. Ee yan taraflar da boş, yolu geniş tutaydınız. Bir gidiş bir geliş ana yol yaptığın yetmemiş yolun ortasına da bariyer koymuşun. Sağında solunda da bariyer var. Bisiklet yolların kardan buzdan kapanmış. Karın kabasını alsa gene giderim. Rusya’da bile tırlar bu kadar yakınımdan geçmiyordu, off. Hayatımın en kötü bisiklet sürüşünü ilk olarak burada yapacağım hiç aklıma gelmezdi. Ben böyle yol görmedim, üstüne böyle sis görmedim. Baktım ki sis yoğunlaştı. Işıklardaki pillerin tamamını yeniledim. Bazı arabalar korna çalıyor. He manyağım!! Biri dursa da bir şey dese, “Bisiklet yolu var orada gitsene!” Hava karardığında ancak Lule’ya varıyorum. Adamın adresini telefonun gps sistemine giriyorum. Şehrin 10 km batısında çıkıyor. Yeter yoruldum, kamp falan atamam bitmiş durumdayım. 10 km daha pedallayamam. Hemen bir hostel bulup orada kalıyorum.

6 kişilik ortak duş ve tuvaletli odanın gecelik fiyatı 60 euro’ya denk geliyor. Bu kış fiyatı, yazı düşünemiyorum. Kışın seyahat eden başka bir deli olmadığından odada tek başımayım. Lulea’dan sonra Euro Velo yolunu sonunda açık buluyorum. Kabasını almayı başardıkları bir yol çıktı karşıma. Ana yolda gitmek zulüm. Ben tek gidiş tek geliş otobanı bir Tacikistan’da gördüm bir de Finlandiya ve İsveç’de. Finlandiya’da alternatif köy yolları vardı da oralardan giriyordum. Burada o da yok.  Bisikletle 5 km kadar gittim, yol kapandı.

Sağ tarafta bisiklet yolu işareti var. Euro Velo tamamen kar. Gitiğim şehirler arası yol!!!

Hayır ya hayır, kavşak 5 km geride! Buradan yola çıkmamın imkanı yok. Hum dur bakim şu 1 km ileriden çıkabilirim belki, hadi bakalım itekleme zamanı. Bisikletten indim iteklemeye başladım. Yani bisiklet yolu ile övünen ülkelerden birinde bisiklet iteceğim aklıma gelmezdi. Aslında adamlara da hak vermek lazım. Şu mevsimde ülkenin kuzeyinde şehirlerarası kim gezi yapar ki? Tabii ben böyle düşüne düşüne giderken sol ayağım bir anda belime kadar kara girdi, dengemi kaybettim o bol karın içine yüz üstü kapaklanırken 60 kiloluk bisikletin pedalı baldırıma gelecek şekilde üstüme düştü. Ulan ulan geberecem.. Kayak yapanlar, board yapanlar bilir bol karın içine düştüğünüzde debelenir durursunuz. Tüm bisiklet sağ baldırımın üstünde o pedal sayesinde, ben böyle bir acıyı uzun zamandır yaşamamıştım. 10 saniye kadar baldırın üstünde ya kaldı ya kalmadı ama ne bağırttı. Öyle bir noktaya denk geldi ki.. O panikle sanırım ben de yanlış hareket yaptım, iyi acıdı. Yok gidilecek gibi değil, geri dönmem şart. Off bacağımdaki ağrı inanılmaz. Neyse Petia şehrine 10 km kala benzin istasyonu buluyorum, oturuyorum soluklanmak için. Yemekti falan ulan bacak soğumaya başladı. Ayağa bir kalktım bacağımın üstüne basamıyorum. Haydaaaaa tuvalete gidip pantlonu, içliği indirip bakıyorum az bir morarma ama baldırım şişmiş davul olmuş. Hemen takımdaki doktor Leman’a telefon. Durumu anlatım. Bisiklete binmeyi bırakıyorsun, iç kanama olmuş, belki baldırdaki kası yırttın!! Demeee. Sakın bisiklete binme, en yakındaki hastaneye göster o bacağı. Hum durum kritik yani. “Len manyak mısın binme dediysek binme” Peki peki. Normal bir ağrı değil belli. Dur bakim istasyonda bir pedal çevirelim. Oh oh oh bitmiş olay. İçeri geri girip Tur Assist’e projemle ilgilenen Nilüfer’e durumu anlattım. “Hastaneye gidiliyor” dedi, bacaktaki sorun büyük belli, o halde kalacak yerin olduğu tek nokta var Stockholm. İyi de ben oraya bu noktadan nasıl gideceğim? Çantaları aç, ağrı kesicileri çıkar, 3 tanesini birden iç. (ailem, arkadaşlarım iyi bilir ilaç kullanan hele hele ağrı kesici kullanan biri hiç değilim) 9.40 km spd ile Pitea şehrine tek bacak pedal çevirdim. Oradan 10 km ilerideki tren istasyonuna da otobüsle gittim. Artık bacağımı ne bükebiliyorum ne de üstüne adam akıllı basabiliyorum. Yok, böyle bir şansızlık. Neyse vardır her şeyde bir hayır ne diyim ki? Trenim saat 20:30’da geliyor.

Küçük bir tren istasyonu, hiç kimse yok. Sessiz sakin bir yerleşim alanı gibi. 30 dk sonra içeri 4 tane adam giriyor. Tiplerine bakıyorum İsveçli değiller. Neyse ilgilenmiyorum, gözlerim kapatıp dinlenmeye çalışıyorum. Bu arada telefonum hemen yandaki prizde sarjda. Bu 4 adamdan biri yanıma gelip isveçce bir şey diyor ben de İngilizce cevap veriyorum. Kendi telefonunu prize takmak istiyor. Tabii diyorum. Telefonlarını taktıktan sonra üçü dışarı çıkıyor. Bisikletim de tam girişte duruyor. Bisiklete bakıp konuştuklarını görüyorum. Bana da bakıyorlar. Tam gözlerimi kapatıyorum. İçimden bir ses bisiklete bir daha bak diyor. Kafamı tekrar çevirdiğimde bisikletin arkasındaki Türk Bayrağı yok!!

Saniyesinde ayağa kalkıp dışarı çıktım.

–          Nereli olduğunuzu bilmiyorum fakat beni anladığınızdan eminim. Şimdi bisikletimin üzerinden aldığın bayrağı geri ver.

Kısa bir sessizlik oldu,

–          Tekrar söyletme işte bayrağı geri ver. Rica ediyorum!

–          Sana bayrağını geri vereceğim.

–          Teşekkürler.

–          Ama neden aldığımı da söylemek istiyorum.

–          Önce bayrağı ver, sonra söylersin.

Bayrağı geri veriyor,

–          Ermeniyim. Geçen Türkler köyde bayrağımızı yaktılar. Türk bayrağı görünce ben de yakmak istedim.

–          Bayrağını yakan kişi ben değilim! Çok millet gördüm, çok şey yaşadım. Milletinin bayrağını taşayan biri için, her milletin bayrağı önemlidir.

–          Haklısın kusura bakma. Özür dilerim. İzin verirsen bayrağını yerine kendim takmak isterim.

Bu arada tren rötar yapınca bana olayları anlattılar. (ülkesini seven birinin o bayrağı yaktığına inanmıyorum. benim görüşüm böyle.) Benim neden topalladığımı, ne yaptığımı da öğrendiler. Tren geldiğinde görevliler bisikletim olduğu için beni trene almak istemedi (evet İsveç’de trene, otobüse, metroya bisikletle binmek yasak. Üstelik ülkenin en kalabalık nüfusunun olduğu şehir de 2 milyon) Dördü birden orada yüksek sesle isveçce benim sakatlandığımı, kesinlikle hastaneye gitmem gerektiğini sert ve ısrarlı bir şekilde dile getirdiler. Bisikletin çantalarını taşıdılar. Bisikleti taşıdılar ve trene binmeme yardımcı oldular. Kendisi bu sayfaları okuyup yorum yapar mı bilmem. Fakat o gün orada konuştuklarımızı hiç unutmayacağım.

Şu an Stockholm’de Mike ve Maggy’nin evinde kalıyorum. Kendilerini de bir sonraki yazımda tanıtacağım. Tur Assist ile görüştüğümüz gibi hemen en yakındaki şehir hastanesine gittim.

Koluma bir bileklik takıldı, İsveç hastanelerinde kullanabileceğim sağlık numaram çıkartıldı. 2300 Kron (630TL) faturayı da hemen iliştirdiler. Ben de anında faturanın fotoğrafını çekip sigorta şirketime yolladım. 2 dk içinde mesaj geldi, en kısa zamanda hesabınıza parayı geçiriyoruz. Bu kadar. Hastene gibi kokmuyor, çok iyi. 30 dakika kadar bekledikten sonra bir kadın gelip,

–          Yerdeki mavi çizgiyi takip edin ortopedi bölümüne gideceksiniz.

Aa çok iyi, her bölüme adamlar hat yapmışlar. Neyse bir kaç oda geçtikten sonra bölüme geldik. Hop hemen evraklar alındı. Bir odaya yatırıldım. Doktorlarım da geldi.

Olayı anlattım. Şaşkınlık içinde beni dinledikten sonra uzun süre doku ve kas bölgesi ellediler. Bacak üzerinde belli hareketleri yapmamı istediler. Sonuç; bisiklete binmeyerek kasın yırtılmasını önlemişim. İç kanama olmuş, bunun sonucunda da ödem. “Eee, ne zaman pedallıyoruz?” 15 gün kadar bisiklete binmiyoruz. Höhh! 15 gün müü? Yukarıda ilaçlarınızı alacağınız yer var. Geçmiş olsun. Sitenizden sizi takip edeceğiz. Yolculuğunuzda başarılar dileriz. Bu arada hastaneye gitmeden ve kontrolden geçmeden bu ülkede adama ilaç falan vermiyorlar. Doktor onay verecek ondan sonra! Kafana göre gidip alamıyorsun.

Puff 15 gün uzun bir süre………. Hum ben ne yapacağım yahu bu süre içinde.. Stockholm’u gezeceğim, başka ne yapcağım. Hastane içinde yürürken sağ tarafta içecek dolapları gördüm. Yok artık!! Hepsinin ortasında bir kredi kartı makinası ve barkot okutma sistemi. Dolaptan ürünü alıyorsun, barkotu okutuyorsun, ücretini kredi kartından ödeyip gidiyorsun. Benzer bir olayla ile Güney Kore’de karşılaşmıştım. Halk tarafından suistimal edilmediği sürece çok güzel bir uygulama. Buralarda edilmiyor ki bu şekilde duruyor. Vay be.

Kara şimşek ve ben başımıza böyle bir durum geldiği için üzgünüz. Yolculuğun 7. ayında bacağımın kalıcı bir sorun yaşamasını sonrasında da bana problemler çıkarması, isteyeceğim en son durumdur. 4 Mart tarihinde başlayan dinlenme ve tedavi sürecim bacağımı iyi hissedene kadar devam edecek. Biliyorsunuz daha öncesinde de Stockholm’e gelmiştim hatta Kiruna’ya gitmiştim. O zaman neler yaptık neler oldu ve ben kuzeyde hangi kasabaları gezdim bir sonraki yazıda paylaşacağım. Topallamam dışında gayet iyiyim, en kısa zamanda toparlanır kaldığım yerden devam ederim. Önümde uzun mu uzun bir yolculuk var ve acelem yok. : )

Sevgiler.

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!