Bir müzeyi gezmek için de Stockholm’e gidilir.

Gürkan Genç tarafından 6 sene önce yayımlandı
16 dakikada okuyabilirsiniz

İSVEÇ ROTASI


View Sweden in a larger map

 

Helsink,- Stockholm Feribotunun içi

Aslında İsveç macerası Rusya’dan hemen ayrıldıktan sonra başlamıştı. St.Petersburg’dan trenle Helsinki sonrasında feribotla İsveç Stockholm’e geldim. Arkadaşlarım Emre, Meyzi ve Ayça da bir sonraki gün Stockholm’e geleceklerdi. Bisikletimi Helsinki’de bırakıp geçebilirdim fakat bu sefer de İsveç’de basın önüne çıktığımda “Ee, bisiklet nerede?” denecekti. Bu yüzden bisikletimle gittim.

Tabi ben iki gün kadar erken geliyorum ve kalacak yer sorunu oluyor. Ayça’nın eski iş arkadası Maggy beni evine davet ediyor. Büyük bir memnuniyetle kabul edip evlerine gidiyorum. İsveç içinde pedallamak oldukça rahat, adamlar her yere bisiklet yolu yolu yapmışlar, yetmemiş fantaziye kaçıp bisiklet yolunun yanına at yolu da yapmışlar.

Canın mı sıkıldı? Atını alıp şehrin en işlek caddesinde gezebiliyorsun. Sıçtı mı, mühim değil! Orada kalıyor. At yolu işte. Gidip bisiklete orada binmeyecen.. 😀 Neyse şehrin içinde alt geçitlerden üst geçitlerden dolana dolana Maggy ve Michale (Mike)’in evine kadar gidiyorum. Bu arada Finlandiya ve İsveç’de google haritasında tüm bisiklet yollarını da görmek mümkün hatta şu noktadan şuraya bisikletimle gitmek istiyorum dediğinde seni en güvenli yollardan istediğin yere götürmeye çalışıyor. Ben de gideceğim eve o şekilde vardım.

Maggy hemen aşağı indi. Kapı önünde tanıştık. Hatta birbirimize sarıldık (Maggy aslen İrlandalı, bayılıyorum ingilizce aksanlarına). Tam çantaları çıkarıyorum. “Gürkan gel gel sıkıntı yok kapıdan geçer”. Kapıdan geçer de ikinci kata bisikleti bu şekilde çıkartamam ki. Kapıdan geçtik. Asansörü çağırdı. Hah şimdi çıkartmam lazım. ”Yok yok çıkartma!” Hayda ulan bu bisikleti hangi apartmanın asansörü alır ki? Eveet, kapıyı açınca olay anlaşıldı. Oha bu ne lan?

Ülkede bisiklete binen sayısı çok olunca apartman inşasında bu durumu göz önünde bulundurmuşlar. Ayrıca tekerlekli sandalye kullanan kişiler için de gayet rahat bir asansör. Tuşları diklemesine değil yanlamasına koymuşlar. Eve gireceğiz kapının genişliğini falan hep bunlar düşünülerek yapılmış. Mike ile sohbetlerimiz sırasında bana çok ilginç detaylar söyledi.. Mesela İsveç’de tur bisikletçiliği 1970-1980 sonları çok popülermiş. Şu anda bisiklet dükkanlarında tur bisikleti malzemeleri bulmak çok zor. Ayrıca artık dünyanın bu şekilde gezilecek kadar güvenli olmadığına inanıyorlar (haklılar da). Şimdi o dönemde gezen dolanan insanlar tabi görmüş geçirmişler. Kardeşim ülkede bisiklet yolu var. Kimisi bisikletini evine çıkartmak istiyor. O halde böyle asansör şart, her anlamda kolaylık olur denmiş ve yapılmış. Binayı yapanın ellerine sağlık. Yatak odasına kadar bisikletin çantalarını çıkarmadan götürdüm.

O akşam hatta kaldığım her gün Mike muhteşem yemekler yapıyor. Tabi ilk iki veya 3 gün misafir olduğun bu tarz ortamlarda 15 gün kalırsan o halde evin mutfağına destek çıkman, temizliğe ve bulaşığa yardım etmen şart. Hatta evde sputnik gibi bir dost varsa onu da arada bir gezdireceksin.

Hazır temizlik demişken şu detayı vermekte güzel olur. Blok şeklinde yapılan bu apartmanlarda 8 daire bulunuyor. Her dairenin en alt katta bir deposu, 8 daire için yapılan sığnaklar mevcut. 200 yıldır savaş yapmayan bir ülkenin sığnaklarının da hali hazırda tam olması ilginç. Bir adette çamaşırhane var. Duvarda da çizelge. Maggy ben geliyorum diye önceden yarım günü kapatmış. Sabah 9 öğlen 13:30 çamaşırhane benim. Millet evinde çamaşır makinası bulundurmuyor. Sanayi tipi kurutma makinaları çamaşır makinaları her blok altında varmış. Tüketimde tasaruf.

Uyku tulumunu bile yıkadım, 1 saat içinde de kuruttum. : )

 

Ayça, Emre ve Meyzi gelince de beraber gezmeye başlıyoruz. Meyzi Türkiye’den istediğim simitleri getiriyor. Valla tadını özlemişim. Türkiye’den beni takip eden Emrah, kendi elleri ile hazırlayıp Moskova’ya pekmez yollamıştı. Soğuk havalarda tam enerjimin bittiği noktalarda iki yudum alıyordum, devam. Bir keresinde şişeyi yarıladım. Sonrasında alev alev yandım. Selam olsun buradan Emrah’a da.. Onları da bitirmiştim, Ayça’da bana yenilerini getirmiş.

Kendi çektiğim Stockholme fotoları yanında bu şehirde yaşayan Mike’ın makinasından da görüntüler bu adreste

Dördümüzün de Stockholm hakkındaki ilk düşüncesi “ne pahalı şehir len burası” oldu.  Buraya gelmeden Helsinki sokaklarında gezen biri olduğumdan o şehrin ne kadar boş ve sessiz oldğunu da görmüştüm. İstanbul’dan bu noktaya gelince ve şehir içinde kış ayı gezince sokakta insan görmesi biraz zor oluyor. İskandinav ülkeleri arasında yapılan bir araştırmaya göre Stockholm bu bölgede en fazla turist çeken başkent. Eski şehir Gamla-Stan, Wasa müzesi, şehrin civarındaki ufak adaları birbirine bağlayan köprüleri, uzun yürüyüşler yapıp dükkan dükkan gezebileceğiniz sokak mağazaları, yorulduğunuzda oturup bir bardak sıcak kahve içebileceğiniz güzel kafeleri ile oldukça meşhur bir başkent. Eski şehir denilen alana girildiğinde evet yapılar eski kabul ediyorum fakat her tarafın restoran ve hediyelik eşya satan dükkanlarla dolu olması o alanın büyüsünü bozuyor.

Eski şehir dendi mi aklıma Çin’de Kashgar (Kaşi), Özbekistan’da Samarkand ve Buhara gelir. Eski şehir tanımına uyan şehirler burdadır. Buralarda eski şehir dendi mi korkacaksın. Eski şehir içinde bardan bozma bir yere 4 kişi yemeğe gittik. Yediğimiz hamburger patates kızartması falan. Hesap 300 TL geldi. Avrupa’nın en pahalı ülkeleri. 1- Norveç, 2- İsveç, 3- Finlandiya, Danimarka. Kuzeyin Venediği, İsveç imparatorluğunun başkenti de olsa rotamın üstünde olmasa sanırım gelmezdim. Peki Stockholm’e iyi ki geldim ve gittim diyebileceğim bir olay bir durum var mı? Var. Hatta hatta bu şehre sırf onun için bile gelinir.

Wasa müzesi. Şimdi bu müzeyi nasıl anlatsam bilemiyorum. Gezilerim boyunca antik kentlere, eski  şehirlere, müzelere hep gitmeye çalışırım. Her gittiğim mekanda saatlerce kalır araştırır okur bakar çokça zaman geçiririm. Bu müzeye girişim saat 12:30’da gerçekleşti. Çıkışım 17:00. Bir anons geldi; “Hadi kardeşim kapatıyoruz!” Bu anons gelmese sanırım ben gece yarısına kadar bu müzede kalabilirdim. Müzecilikte son noktadır denilebilir.

Işığın gemiye zarar vermemesi için içerisi oldukça karanlık bu yüzden profesyonel fotoğraf makinaları ve lenslerle buraya gitmek şart. Eh burda da gene Mike yardıma yetişiyor ve fotoğraflarını paylaşıyor. : )

Wasa Gemisi İsveç kralının savaşlarda kullanması için özel olarak o zamana kadar İsveç’de yaptırılan en iyi silahlarla donatılmış, en görkemli kraliyet savaş gemisidir. Gemi yapım atölyesinden çıktıktan 450 metre sonra yavaş yavaş sol tarafa yatmış  sonrasında da sulara gömülmüştür. Dönemin en iyi mühendislerinin çalıştığı bu projede kralın gemide top sayısını arttırmak istemesi ve bunlar yerleştirirken hesaplamalarda hata yapılması, geminin alt kısmısmının da dar olması batmasına sebep olmuş. Yüksek maaliyeti ve harcanan zaman da göz önünde bulundurularak geminin batması İsveç donanmasının ve kraliyetinin utanç duyduğu bir konu halini almış. 1627 yılında batan bu gemi hakkında bir daha hiç konuşulmamış ve zaman içinde olay unutulmuş. 327 yıl sonra bölgede balık tutan birinin oltasına gemiden kopan bazı parçalar takılmış sonrasında da  bölgede araştırmalar yapılmaya başlanmış (şansa bak). 1952’de bulunan gemi 1960 yılında su yüzeyine çıkartılıp şu anda adının da geçtiği Wasa müzesine kaldırılmıştır. Adamlar gemiyi koydukları yerin üstüne yapı inşa edip tam anlamı ile bir korumaya almışlar. 333 yıllık bu savaş gemisi dünyada tek parça halinde deniz içinden çıkartılıp sergilenen en büyük gemidir. Peki bu tuzlu su neden bu gemiyi parçalamamış? Baltık Denizi 300 kadar nehirle beslenen bir deniz. Bu yüzden denize kıyısı olan tüm ülkelerin kıyı şeridi kışın buzlar altında kalır. Bu buz tabakası 50 santime kadar çıkar. Tatlı suyla beslenen bu deniz Atlas Okyanusu’nun üçte biri kadar tuz oranına sahiptir. 327 yıl içinde alttaki akıntılarla kumlara gömülen gemi tuz oranın düşüklüğü, bakteri sayısının az ve suyun soğuk olmasıyla da tam anlamı ile doğal olarak korunmuş.

1960 yılında yerleştirildiği yerden tam 53 yıl geçmiş. Adamlar bir kronolojik sıralama yapmışlar ağzım açık kaldı. ”Bu müze yaşıyor ya” dedim. Geminin kopan parçaları birleştirilmiş. İçinden çıkan malzemeler ayrı bir alanda sergilenmeye başlanmış, çıkan iskelet kalıntılarını ayrı bir bölüme almışlar. Kafatasları üzerinde 3 boyutlu araştırmalar yapıp o iskeletlere ait yüzler ortaya çıkartılmış. Sonra da son teknolojiler kullanılarak mumyaları oraya konmuş (yüzlerdeki terleme bile var, pes). Elde edilen kitaplardan ve yazıtlardan 1627 yılında konuşulan iskandinav dilnin nasıl olduğuna dair minik bir oda oluşturmuşlar (şu anda o dili anlamıyor ve konuşmuıyorlar). Orada o an sahil şehrindeki konuşmaları dinleyebileceğin bir ortam oluşturmuşlar. Geminin içine giremiyorsun fakat müzenin bir kısmını geminin içi gibi yapıp senin de içini gezmene, o gemide bulunmanın nasıl bir duygu olduğunu anlaman için ortam hazırlanmışlar. Geminin batış hikayesini anlatan minik bir sinema salonu yapılmış. Işık efektleri ve sanki geminin içindeymişin hissi veren ses sistemi yerleştirmişler. Şimdi bundan sonrası bomba; gemi bu alana yerleştirildikten sonra yıllar içinde kendi kendini yok etmeye başlamış. Müzenin ışıklandırma ve havalandırma sistemini değiştirmişler. Baktılar önüne geçemiyorlar yazları ortamı nemlendirmeye başlamışlar. Gene önüne geçilememiş. Wasa’nın yapımında kullanılan ağaç üzerinde yapılan deneyler günümüzdeki ağaç endüstrisi, kimyasal korumalar ve daha bir çok alanda bilim dünyasında yeni kapılar açmış (araştırmalar hala devam etmekte!). İşte bu müzeyi görmek için Stockholm’e gelinir! Sabah 10:30’da girin akşama ancak çıkarsınız. Müze girişi 150Kro (42TL)

Biliyorsunuz imkan buldukça ülkelerde üniversitelerde ve kolejlerde sunumlar veriyorum. Stockholm’de de bu sunumlardan verdim, fakat sunum sonrasında fotoğraf çektiren gençlerden fotoğraf istemeyi unuttum hehe. Bu yüzden öğrencilerle olan fotoğraflarım yok. Ayrıca Stockholm Büyükelçiliğimiz yabancı basın ve Türk Basın mensupları ile spor müzesinde bana bir görüşme ayarladılar. Buradan da yardımları için kendilerine ve sayın elçimiz Zergün Korutürk’e teşekkürler. Sakatlandıktan  6 gün sonra Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’de İsveç’e çeşitli ziyaretlerde bulunmak üzere gelmiş. Kendisi ile kaldığı otelinin kapısının önünde 19 saniyelik görüşme de gerçekleştirdim. Olayın detaylarını vermem gerekirse şu şekilde ceryan etti:

–          Gezmek için soğuk bir dönemde yola çıkmışın?

–          Bisikletle 7 senelik dünya turu her hava koşulunda illa ki bulunacağım sayın Cumhurbaşkanım.

–          Bir isteğin var mı?

–          Yok Teşekkür ederim.

–          İyi seyahatler.

Spor müzesi de bu ülkede gezilecek bir başka nokta. İsveç sporunun tarihini anlatan müzede geçmişten günümüze İsveç’in spor tarihini görmek mümkün. Bunun yanında çocuklara sporu sevdirmek, özellikle bireysel sporları sevdirmek için müzenin içine atletizm, dağcılık, bisiklet sporları ile uğraşmaları için onların boyuna göre antreman aletleri yapılmış. Ben de koşu alanında ve tırmanma bölümünde biraz çalışma yaptım. : )

Geçen Ntv Haber’de seyrettim başlık atmışlar: “Cumhurbaşkanımızın İsveç seyahati sırasında gençlik marşımızla aynı melodiye sahip olan şarkıyı isveçli gençler söyledi”. Haberde başka bir detay da yok. Ee bir yazaydınız da bu adamlarda neden bu marşın melodisi var. Veya bizde neden var? Efendim, 1910 yılların başında  Selim Sırrı Tarcan buralara geliyor. Bireysel dallarda Türk sporunun gelişmesi için bu ülkedeki sporun temel taşlarını oluşturan eğitim ve saha çalışmalarını bizzat yerinde görüyor. Bu arada adamların bir gösterisi sırasında çaldıkları şarkının melodisini çok seviyor. Alıyor onu Türkiye’ye getiriyor üstüne biraz tempo katıyorlar o dönemde oluyor sana Gençlik Marşı. Hikayesi budur. Bu arada Türkiye’de doktora tezi yazan bir öğretim görevlisinin bu spor salonunun müdürü ile ortaklaşa yürüttükleri çalışmadan da haberdar oluyorum. Bu çalışma içinde Selim Sırrı Tarcan’ın İsveç’de yaşlı bir kadının evinde bulunan 12 adet mektubuna da ulaşılıyor. Acaba mektuplarda ne yazıyor.. Rahmetli o zamanlardan bireysel sporlar konusunda ne gibi çalışmalar yapmış? Ve bu bilgilere ulaşan bir öğretim görevlilimiz de var. Bu müzeyi gezerken 1912 yılı Stockholm fotoğraflarına baktığımda Türk bayrağını da görüyorum. 3 Sporcu ile olimpiyatlara o dönemde katılmışız.

Bu görüntüler de 1912 Stockholm olimpiyatlarından

 

Stockholm’de geçirdiğimiz birkaç günden sonra hep beraber İsveç’in kuzeydeki en meşhur şehri Kiruna’ya gidiyoruz. SAS havayolları ile gerçekleştirdiğimiz bu uçuşta dikkatimi çeken iki olay vardı. İlki hemen göze çarpıyor; +40 hostesler. Kaptanınız konuşuyor dediğinde de Boing 737’yi uçuranın bir kadın olduğuydu. Hatta sonrasında kokpitte 2 kadın pilot ve bir erkek pilot görmem oldu. Şahane çok hoşuma gitmişti. Hiç denk gelmemiştim.

Kiruna’ya gelmemizin asıl amacı kuzey ışıklarını görebilmek. Ha bide ünlü buzdan yapılan oteli görmek. Gündüz uçaktan indiğimiz gibi önce buz otelin yolunu tutuyoruz. Şimdi bu otelin geceliği 800TL, bu yüzden Kiruna’da bu otelde kalmayı tercih etmedik. (hehe) Otelin olduğu alana gittiğimizde şunu da öğreniyorum; otelin içini gezmek 85TL. Üç ayını karlı buzlu ortamda geçirmiş, sürekli çadırda yatan ben için o 85 lira fazla. Bu yüzden otel için bu parayı vermedim. İçeride kaçırdığım manzara; buzdan odanın içinde derilerin üstüne atılmış uyku tulumlu bir oda, içki servisi yapılan bar, ve bir kaç kolidor. Buzdan sanat eserleri. Peki parayı vermedim dışarda neler var. Buzdan klise, toplantı odası, buz üstünde yapılan işlemelerden sonra ortaya çıkan sanatsal çalışmalar. Başka bir bar ve buz otelin yapımında kullanılan yedek buz kalıplarının durduğu depo ve kesme işleminin yapıldığı oda.

Bu alana gelmem şu olayı da açıklığa kavuşturmuş oldu: Finlandiya’dan kutup çizgisine çok rahatlıkla bisikletle gidebilirdim. Hava Rusya’da olduğu kadar soğuk değil. Ayrıca yollar da bisiklet kullanacak kadar açık.

Otelden çıktıktan sonra da havanın kararmasını bekleyip kuzey ışıklarını görme umuduyla tur şirketinin önüne gittik. Olaya fantazi katıyoruz. Madem kuzey ışıklarını göreceğiz o halde bunu kurtların çektiği kızaklar üstünde görelim. Hani geldik bu olayı da yapmadık demeyelim. Fakat bu kuzey ışıklarını görmek hakikaten bir şans işi. Bak şimdi burada göremedik onu geçtim. Ee, ben Finlandiya’nın kuzey bölgesinde de oldukça fazla pedalladım tek bir gün bile denk gelmedi. Yani oradaki insanlara soruyorum “Burada gözükür mü” diye. “Evet geçen senelerde çok sık gözükürdü bu sene gözükmedi fazla” dendi. Ne Finlandiya’da ne de İsveç’de ben bu ışıkları görebildim. Bir dahaki görme şansımın olduğu nokta Alaska. Zaten görene kadar da gitmem o noktadan. : ) Bu arada Kiruna’da bu kurtlarla, motorsikletle veya dünyanın 2. büyük demir madenini görmek isterseniz öncesinden turist merkezine gidip adınızı yazdırmanız lazım. Ya yer bulamazsınız veya araçların dolmasını beklerler.

Bu arada kuzey kutup dairesinin üstünde bulunan Kiruna’da bir adet de Konyalı pizzacı var. Pizzaları gayet güzel, uğramışken kesin bir tadına bakın. Ha bi de geri dönüş yolunda Türklerle karşılaşmak ayrı bir süpriz oldu. Kendileri ile Stockholm’de görüşemedim çünkü telefonları yok. 😀 Belki bu yazıyı okuyup mesaj atarlar.

Arkadaşlarım Türkiye’ye, ben Finlandiya’ya geri döndüm. Sonrasında İsveç Pitea’ya kadar pedal çevirdim. Geri kalanı zaten bir önceki yazımda yazıyor. Şimdi gayet iyiyim. Dinlendim, bir ekipmanımda değişiklik yaptım. Gelecek hafta içi Norveç’in başkenti Oslo’ya ordan da feribortla Kopenhag’a geçmek üzere yola çıkıyorum. O noktadan sonra ne tarafa gideceğimi açıkçası bilmiyorum. : ) Kara şimşeğe sorarım;

“Deh hadi bakam nereye gidiyoruz?

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!