Baklavayı Türkiye’den Norveç’e çantada nasıl getirdin?

Gürkan Genç tarafından 7 sene önce yayımlandı
22 dakikada okuyabilirsiniz


View Norway in a larger map

En son ne zaman yazmıştım?? Haaa, hatırladım. Jimmy, onunla konuşuyorduk. Yazmaya neden ara verdiğimi yazının ilerleyen bölümlerinde anlatırım.

Sabah Jimmy’nin Afrika yolculuğunun başladığı noktaya geri gittim. Tam şu nokta demişti, pencerenin yanı. Derin bir nefes çektim içime. Böyle durumlarda ilk pedal anı çok enteresan olur. Önce pedalın yerini ayarlarsın. Tam gücü vereceğin noktada durursun ve bir anda tüm gücün pedala gider. O an aklınızdan o kadar çok şey geçer ki…. Hadi Gürkan Afrika’ya gidiyorsun. Jimmy’nin hayallerini de alıp Afrika’ya gidiyorsun.

–          Gürkan benim kuzen Hamit’in evi yolunun üstünde. Bir gece orada konaklayabilirsin.

–          Tabi ki Ramazan, çok memnun olurum.

Yolculuk sırasında insanların hayatlarına girmek, onlardan bir şeyler öğrenmek hoşuma gidiyor. Söyledikleri, anlattıkları, yaşadıkları. Doğru veya yanlış hiç önemli değil. Yaşadıkları ülkedeki olaylara karşı bakış açılarını anlıyor ve kendimce yorumluyorum. Vesteras’da İbrahim abi, Mine abla Kazak Türküydü, onların İsveç’deki hayatlarını, zorlukları ve kolaylıkları kendilerinden dinledim.

Aynı şekilde Tatar Türkü olan Hamit de bana bu ülkede yaşamanın iyi ve kötü yanlarını anlattı. Nasıl bir kimlik kaybına uğradığını, neye tutunduğunu dile getirdi. Tanıştığım her insanla yaşadıkları ülke, insan ilişkileri, dışardan Türkiye’nin nasıl gözüktüğü hakkında çok şey öğreniyorum. Bazen not almayı unutuyorum. O kadar çok olaya konuya tanık oluyorum ki ne nerdeydi, nasıldı karışıyor. Bu yüzden yanımdaki minik kırmızı defterler benim için oldukça önemli. Tek bir kelime bana olayın tamamını hatırlatıyor. Hamit’in evinden sabah ayrılırken:

–          Gürkan ne iyi ettin de geldin… Teşekkürler dostum.

Aslında bu cümlde o kadar çok şeyi anlatıyordu ki! Bir dost daha kazandım. Bilmiyorum bunca insanla bir daha ne zaman karşılaşırım veya karşılaşır mıyım ama hep bu yolculukla birlikte anacağım kişiler oluyorlar.

İsveç’den Norveç’e giden karayolu oldukça dar bir yol. Arabalar şıkıştırmasa da gelen geçen korna çalıp kızıyor. Onlar bana el hareketi yapıyor ben de onlara. İyi de kardeşim güzergahta bisiklet yolu yok ben ne yapayım. Sınır geçisinden önce Arjang diye küçük bir şehir var. Yolunuz düşerse Karl XII’ın hostelinde de kalın derim. Adam hakkaten Kral’ın yandan yemişi modunda. Bir tacı eksik. Kahvaltı ve oda 80 TL. (oha pahalı demeyin, İsveç’de hosteller böyle demiştim)

Ertesi gün sınırdan geçmek üzere tekrar yola düştüm. Bir anda irtifa artmaya başladı. Aha adam akıllı bir tırmanış çıktı sonunda. Haydi bakalım.

DAATTTTTT DATTTTTTTTT!

Ulan ne basıyon işte kornaya. Yoluna tecavüz etmiyorum ki. Neyse yokuş bitti. Aha bana korna çalan araç durmuş, içindekiler de yolda. Bakalım ne diyecekler..

–          Abi selamün aleyküm.

Açık konuşmak gerekirse beklediğim cümle bu değildi. Haha!

–          Ve Aleyküm selam.

–          Bizim arkadaş seni İsveç televizyonunda görmüş. Durup tanışmak istedik. Fotoğraf çeksek olur di mi?

–          Neden olmasın tamam.

Arkadaşlar İsvec hayatlarını noktalandırmışlar ve Oslo’ya taşınıyorlarmış. Televizyonda seyret sonra yolda bu sınır kapısında denk gel.

Bu ülkeden ülkeye geçiş noktalarında ne bir güvenlik ne bir kontrol hiç birşey yok. Aklıma gelmiyor değil ha? Acaba vize almadan nereye kadar ilerleyebilirim. Bir bakalım vize tarihlerini ne zaman kontrol edecekler.

Norveç tarafına geçtiğin anda, 10 metre, sonra değil ha, geçmenle bisiklet yolu başlıyor. Aha farklı bir memlekete geldim. Adam yolun yanına bisiklet yolunu yapıştırmış. Temiz mis gibi asfalt. Yahu hakikaten temiz ha. Ben geliyorum diye mi yeni asfalt attılar. 😛 Bak aklıma ne geldi; Türkmenistan’da asfaltın en iyi atıldığı noktalar Başbakanın geçtiği yerlerdi. Bayramali şehri ise Aşkabat’dan kilometrelerce uzaktaydı. Fakat şehre bir girdim. Temiz bir asfalt ile karşılaşınca çok şaşırmıştım. Orada tanıştığım arkadaşa sordum “Neden bu şehire böyle yeni kaliteli asfalt attılar?” Ülkenin tamamında asfalt namına bir şey bulmanız, benim geçtiğim dönemlerde çok zordu. Geçen hafta şehre Başbakan gelmiş o yüzden asfaltı çakmışlar. Norveç’de de benim için attılar galiba hehe. Yanar dönerli levha koymuş. “Nah bu yol Oslo bisiklet yoludur kaptır git arkadaş!”

Oh be hava da biraz ısındı. Hah işte en çok bisiklete binmeyi sevdiğim hava. Ne çok soğuk ne çok sıcak. Rolantide gittin mi hararet de yapmıyor bünye, süper.

Oslo’ya İsveç tarafından gidildiğinde yaklaşık denizden 500 metre yükseklikteki arka taraflarına varılıyor. İskandinav ülkelerinde gördüğüm 3. Başkent Oslo. 2 Katlı evleri, fazla yüksek olmayan binaları ile şehir ve şehir merkezi hemen dikkati çekiyor. Aylardır karların ve buzların içinde pedalladıktan sonra artık güneş de kendini göstermeye başladı. Oslo’ya vardığımda muhteşem bir hava ve o eşsiz manzara hafızamda yerini aldı.

Oslo’de beni Ankara’dan arkadaşım olan Gül’ün kardeşi Nilüfer ve kocası Aage misafir edecekler. Nilüfer ile daha önce hiç tanışmadık. Fakat Japonya’ya giderken ablasından benim seyahati duymuş ve yolculuk boyunca da yazılarıma yorumlar yazıp destek vermişti. Dünya turu rotasını açıkladığım gün “Norveç’te bendesin” mesajını da hemen o yorumların arasına şak diye yapıştırdı. Üstelik yeni taşındıkları ev tam da benim Danimarka gemisinin kalktığı limanın hemen karşısı. : ) İlk karşılaştığımız andan sonra sanki yıllardır arkadaşmışız da uzun süredir birbirimizi görmemişiz havası vardı. Türkiye’den tatile Norveç Osla ‘ya mı gideceksiniz kendisine ulaşın ( Oslo Gezi) Aage de sigortacı. Bu arada Oslo ya vardığım tarih tam da onların 1 haftalık tatil dönemlerine denk geliyor.

–          Gürkan şehir bomboş olacak bu bir hafta boyunca haberin olsun.

Zaten alışmış durumdayım. Finlandiya, İsveç sonrasında Norveç bu 3 ülkede insan yok. Toplasan üçünün nüfusunu 20 milyonu geçmiyor. 3 ülke Türkiye’nin 2-3 katı ediyor fakat nüfus sadece İstanbul kadar.

Tabi tatil dönemine gelince Nilüfer ve Aage de beni şehirde rahatlıkla gezdiriyorlar. Hatta bir Akşam Nilüfer evinde yakın arkadaşları ile beni tanıştırdığı bir parti bile düzenliyor. Birbirinden hoş sohbeti olan değişik hikayeleri olan insanlarla tanışıyorum. Avrupa’nın bir çok noktasında Türk lokantalarına rastlamak mümkün. Fakat bu sayı İskandinav ülkelerinde o kadar fazla değil. Ortam oldukça soğuk. Kaldı ki lokanta yokken baklava yapacak bir yer bulmak hemen hemen imkansız. Hani şehirde bunu yapan bir yer varsa bile pek bileni de olmuyor. O akşam gelen misafirlerden biri de baklava getirdi. Şehirde yapan bir yer yeni açılmış. Sonrasında diğer misafirler geldiğinde de yemeğe geçilip benim yol hikayem dinlendi. Tabi şimdi hikayeler ilginç olunca ve bir çok olay başarınca beklentiler de yüksek oluyor. Arkadaşlardan biri tabi bu kadar sohbet üstüne “Yahu her şeyi anladım, baklavayı Türkiye’den Norveç’e çantada nasıl getirdin?” dediği anda ortamda kayış koptu, konu dağıldı gitti. Bir ara Türkiye’de kıtadan kıtaya nasıl geçtiğimi sormuşlardı, hani deniz var ya. “Bir su firması bisikletin yanlarına damacana bağlıyor, özel üretim, okyanus bisikleti dalgalarda falan devrilmiyor onla geçiyorum.” dediğim anda baba yürü be helal olsun sana da o firmaya da cevabı gelince artık insanların kesinlikle bana manyak modunda baktığına inanmaya başladım. Bu herif yapar.. Haha! “Manyak mısın kardeşim gemiye binip geçecez.” dediğimde hayal kırıklığı yaşamıştı..

Burası meclis binasının önü : )

Kralın sarayı. Kapının önüne kadar gidip zili çalman mümkün.

İlk gün Nilüfer bana Oslo’yu şöyle yürüyerek bir gezdiriyor. En azından merkezi görüyorum, sonraki günlerde Aage ve ben ayrıca sonrasında hep birlikte Oslo’nun çeşitli güzel noktalarına gidiyoruz. Oslo hakkında eminim çok yazılıp çizilmiş, her noktası ile ilgili bir çok bilgi bulmak mümkündür nette. Gezdiğim yerler hakkında ufak ufak dikkatimi çeken konulara değinmek istiyorum.

Şimdi bu dünya turunu en soğuk dönemlerde yapmamla alakalı olarak zaten kışı ve soğuk havayı ne kadar çok sevdiğim artık alenen belli oldu. Mümkünse hava soğuk olsun. Güneş olabilir bir sıkıntı yok. Fakat soğuk olsun. Norveç’e girdiğim günden beri hava güneşli ve soğuk, ayrıca her taraf hala beyaz. : ) Bisikletle o yokuştan aşağı inerken kahkalar atıyordum.

“İşte budur be, budur. Yaptım ulan bunu, yaptım. Kışın en soğuk olduğu dönemde bisikletimle kuzey yarım kürenin tepesindeydim. Yaptım yaptım………”

Bunları söylerken hem gülüyorsun hem de…… Yapabileceğimi biliyordum çünkü örnekleri vardı. Yapmak istediğimi yapan (çölleri ve soğuk alanları bisikletle geçen) yabancılar vardı. Hikayelerini okuyup kendileri ile tanıştım sohbet ettim. Onlar yaptıysa ben de yaparım! Bu olay önemli işte.. Örnek alınan kişiler. Bisikletle 4 sene önce tanıştım, o günden beri de hiç durmadan geziyorum. Bisikletle gezi olayına yıllarını vermiş vatandaşlarımız var. İnternette aratıldığında hepsinin adı çıkar. Yolculuklara başlamadan önce hepsi ile tek tek konuşup mesajlaşmıştım. Yani birinin veya birilerinin örnek olması lazım. Peki bu neden önemli?

Oslo’da Holmenkollen’e Nilüfer ve Aage ile beraber gittik. Norveçliler 1800’lü yıllardan günümüze kadar bu bölgeyi kayak merkezi olarak kullanmışlar. Şehrin batısında orman ve göllerden oluşan bir alan. Şehrin yüksek bir noktasına çıkın, kayakla atmalama merkezini göreceksiniz aha orası. Araba ile giderken kayaklı atlama rampasını bir gösterdiler. Yuh! O ne lan! Arkadaş bu nasıl bir mimari çalışmadır nedir? İnsan tepesine çıkıp bakmak için heyecanlanıyor. Dakikalar sonra o atlama alanına geldim. Tepesinden şehre baktım. Bu spordan oldum olası ürkmüşümdür.

Yokuş aşağı kayarak 40 veya 50 km hıza geliyorsun (belki de daha fazla) sonra da kendini boşluğa bırakarak kuşlar gibi bir süre havada süzülüp yere iniyorsun. Atlama rampasını öyle bir konumlandırmışlar ki… Hani korksan bile atlayasın geliyor. Bu şekilde şehre bakmak bile muhteşem. Ben böyle heyecanlanırken yanımdaki ufaklıklar nasıl kıpır kıpır. Keşke gezilecek başka alanlar da olsa burada derken Aage aşağıda müze var dedi. Kış sporları ile ilgili müze. Adamlar kış sporları için oluşturdukları alanı müzeye çevirmişler. Sadece bir spor kompleksi değil.

Platformu terk edip aşağıdaki müzeye indik. Geçmişten günümüze o bölgede kullanılan kayak malzemeleri, ekipmanları muhteşem bir sunumla halka arz edilmiş durumda. Çocuklar kendi boylarına göre olan kayak takımlarını inceliyor. Yaşıtlarının nasıl atlamayı öğrendiklerini duvarlarda yansıtılan videolarla seyrediyorlar. Başka bir odaya geçtim, kızağın zaman içinde nasıl evrimleştiğini gösteren görselle karşılaştım.

Sonra yan tarafa baktım. Bir kızak ama bu nasıl bir kızak derken deynekleri ile bir çocuk geldi. Bu kızak takımını incelemeye başladı. Sonra da yan tarafta bulunan videodan görüntüleri birlikte seyrettik. İşte budur. Artık o deyneklerle yürüyen çoçuk bu sporu yapabileceğini, o kızak takımı ile görüntüde seyrettiği sporcu gibi kendisi de kayabilecekti. Babasını çağırdı. Bak bak!! Ben de yaparım!! (Bunu anlamak için o dili bilmenize gerek yok!)

Bir başka gün Aage ile birlikte Kon Tiki müzesine gittik.. Belki bazılarınız film afişlerini veya filmin kendisini görmüşünüzdür. Olay gerçek. Nedir bu Kon Tiki? Norveçli bilimadamı Thor Heyerdahl inandıktan sonra nelerin başarılabileceğini gösteren, geçmiş yüzyıllarda aynı inanca sahip insanların olduğunu kanıtlayan, muhteşem serüveninde inşa ettikleri salın adıdır. Eski çağlarda Amerika’da yaşayan insanların Polonezya adasında kolineler kurmuş olabileceğini savunmuştur. Fakat dönemin önde gelen bilim adamlarının hepsi buna karşı çıkmış o adada bulunan insanların Asya’dan göçtüğünü dile getirmişler. Polenezya adasına o dönemin şartları ile salla gitmenin imkansız olacağını söylenmiş. (Hoopp Japonya turu, hooop dünya turu). Bizim Thor ”Halt etmişiniz siz, bunu size ispatlayacağım!” diyerek o dönemin şartlarında bulunabilecek malzemelerden bir sal inşa etmiş ve salın adına da İnka halkının güneş tanrısı olan Kon Tiki adını vermiş.

Sal orjinaldır. Burası iki katlı bir alan. Salın altına inip tuzlu suyun sal üstünde bıraktığı etkiyi görmek de mümkün.

Bu sal balsa aacından yapılmış. Salın yapımında çivi veya tel kullanılmayıp, kenevir ve iplerle eklem yerleri birbirine geçirilmiştir. Yapımında bambu, muz yaprakları ve çam plakaları da kullanılmış. Thor bu projeye inanan takım arkadaşları ile birlikte 28 Nisan 1947’de Peru’nun Lima kentinden yola çıkıyor. Hesaplamalarına göre bu teknenin 100. günde Polonezya adasına varması gerekiyor… Tuzun etkisi ile parçalanmaya başlayan teknede gergin günler de atlatılıyor. Fakat herkesin imkansız dediği bu projeyi tam 101 günde gerçekleştiriyor. Teknede çektiği görüntülerden 1951 yılında bir belgesel oluşturuyor ve en iyi belgesel oscar ödülünü alıyor. Tekne şu an da Oslo’da Kon Tiki müzesinde kullanılan ekipmanlarla birlikte sergilenmekte. Ve Thor’un yaptığı diğer projeler de aynı şekilde bu müze içinde bulunmakta. Müzeyi ziyaret edenlere baktığımda çocukların sayısı oldukça fazlaydı. Adamın diğer maceralarını araştırıp okuyun! : ) (bilgiler içinde Nilüfer’e ayrıca teşekkürler)

Hemen karşı binada başka bir müze daha var. Kuzey kutbunda yapılan araştırmalar için üretilmiş ilk tekne Fram gemisi. Müzeden kapanmasına yakın çıkabildik. Her bir hikayeyi, her bir detayı okumaya anlamaya çalıştım. O an o geminin üstünde yürümek inanılmazdı. O kadar kuzeye çıkmama rağmen kuzey ışıklarını görememiştim fakat adamlar müzecilikte o kadar ileri seviyedeler ki. Bir anda geminin bulunduğu alanın yukarısında kuzey ışıkları görünmeye başladı. Muhteşem muhteşem.

Hemen yan tarafta güney kutbuna giden Kaptan Scott’ın ekibinin anıları ve trajik sonlarını anlatan filmler, malzemeler. Ekibe günler sonra ulaştıklarında yaşamlarını yitirenlerinin günlüklerini okudum. Son günlerin son sayfalarına bakamadım. Gözlerim doldu.

İnsanların insanlık için yaşamlarından vazgeçtiklerini okumak, kullandıkları her bir ekipmana dokunmak, yakın geçmişin bu kaşifleri ile tanışmak ve o zamanın koşullarında neleri başardıkları görmek o alan içinde saatlerce durmama sebep oldu. Çıkmak istemedim. İşte şimdi kendime cevap vermem gerekiyor. Senelerdir herkesin sıkılmadan usanmadan bana veya benim adımı vererek birbirlerine sordukları o boş, manasız boktan soruyu ilk defa kendime sordum. “Gürkan sen ne yapmaya çalışıyorsun?“ Bu soruyu kendime sormamla cevaplamam arasında sanırım 1 saniye geçti. : ) Gülümsedim çünkü bu cevabı bana hem kendi ülkemde hem de yurt dışındaki ilkokul ve ortaokul, lise öğrencileri vermişti.

Evet, ben dünya tarihini değiştiren, bu uğurda hayatlarını veren kaşifler gibi biri olamam fakat bir öğrencinin bana sarılıp “Hayallerimi gerçekleştirebileceğime dair bana inanç verip örnek olduğun için teşekkür ederim!” demesini uzun bir süre bana sarılmasını sağlayabilirim. Görünürde 7 yılda 7 kıta 84 ülke 115.000 km. Dünya turumun veya Japonya’ya bisikletle gitmemin arkasında aslında çok büyük gerçeklerin yattığını görenlerin olması beni mutlu ediyor. Yaptığım olay 21.yüzyılda imkansız değil. Bir çok kişi yapıyor. Asıl olan bunun arkasını görebilmek. Görenler görmeyenlere anlatsın….. Bi dakika, yanlış anladınız. Beni anlatın demedim!! Kendi hayallerinizi gerçekleştirebileceğinizi, iyi bir şeyler başarabileceğinizi anlatın!!! Aynen bana sarılan ufaklık gibi..

Ee İskandinav ülkelerindeyim o halde viking müzesine de gidilir. İsveç, Norveç ve Danimarka üç milletin insanına soracak olursanız gerçek viking biziz derler. Vikinglerle gurur duyarlarmış fakat ingilizcede viking haydut olarak kullanıldığından zamanla toplum içinde viking denmesi gurur duyulacak bir durumdan çıkmış.  Vikingler ta kuzey denizinden; Hazar denizine, Karadenize, Akdenize gidip Amerika’yı keşfetmişlerdir.

Vikingler ahşap malzemeleri çok kullandığından gemilerinin ve malzemelerin çoğu günümüze kadar pek fazla dayanmamış. Hatta adamların kendilerini koruyacakları kaleler bile yok. Bir tane varmış o da Danimarka‘da, gidip göreceğiz. : )

Senelerce snowboard yapan biriyimdir fakat bu kadar kuzeylere çıkıp snowboard yapmadım. Hatta bu tura başlamadan önce arkaya bir tane römork alıp snowboard malzemelerini içine mi atsam diye düşünmedim de değil. Yolda karlı bir tepe buldum mu kayarım demiştim. Fakat sonrasında römorkun uluslararası turlarda ne kadar can sıkıcı bir ek parça olduğu aklıma geldi. Dağa çıkıp orada kiralayıp kaymak daha mantıklı. Çok fazla soğuk havaya maruz kaldığımdan dolayı ve aktivite sonrasında otelde kalamayacağımdan da bu kaymak işinin biraz zor olduğuna kanaat getirdim. Hasta olmama konusuna çok dikkat ediyorum. Neticede snowboard yapamadık. Fakat Norveç’de nisan ayı olmasına rağmen hala her tarafta kar vardı ve insanlar her ormanlık alanda cross country ski (kayaklı koşu) yapıyorlardı.

Hayatında hiç kayak yapmayan biri olarak Nilüfer’in arkadaşı Şirin ve sevgilisi bana yapmak ister misin dediler. Tabi ki neden olmasın. Haftasonu kendimizi Frogner Parken’de bulduk. Burası eskiden 3 kadının sahibi olduğu büyük bir çiftlikmiş. Muhteşem bir ev, çevresinde verimli tarım alanları ve ormanlar. Hatta kadınların bahçede anıtları vardı. O şekilde bile gayet iyi giyimli gözüküyorlardı.

Alan içinde bulunan evleren iki tanesi

3 bekar kadın, koca bir çiftlik, iyi yaşam tarzı. O zamanın sex and the city hatunları demek ki böyle oluyormuş. Neyse bu 3 kadın vefat ettikten sonra devlet araziye el koymuş ve halka açmış. Halk kışının donan gölü kayak merkezi olarak kullanırken geriye kalan kapalı alanları da müzeye çevirmişler. Dikkat ederseniz ülkede özellikle bir müze aramanıza gerek yok. Gittiğiniz her eski yapı veya alan zaten müzeye çevrilmiş durumda.

Kayak takımlarını taktım ve gölün üzerine indim. Hum gayet keyifli gibi. Hadi bakalım. Yaklaşık 2 saat boyunca gölün çevresinde turladık. İlk bir kaç düşüş sonrasında olaya alıştım. Gayet keyifliymiş. Çok hoşuma gitti. Bu arada arkaya bir bakıyorum iki teyze geliyor. Dur ya mesafeyi açayım rahatsız etmim onları. Biraz hızlandım. Arkaya baktım teyzeler daha da yaklaşmış. Bak ya, hızlı biniyorlarmış. Teyzeler yanıma geldi. Len gayet hızlı gidiyorum. Teyzeler beni geçerken bir rüzgar akımı oluştu ve ben yere kapaklandım tekrar.. Norveç’de eğer kayak veya snowboard yaparken düşerseniz sizin hemen yabancı olduğunuz anlaşıyor. Türkiye’de sık söylenen Norveç deyimi “Atatürk gibi düşün” aslında kocaman bir yalan, onların böyle bir deyimi yok, hatta İsveç’de de böyle bir deyim veya özlü söz hiç söylenmemiş. Fakat Norveç’de öğrendiğim ve bizzat şahit olduğum bir deyim var. “Norveçli kayakla doğar.”

O gün turumuzu bitirdiğimizde minik bir kız ailesi ile kayak yapmaya geldi. Kendilerine yardım ettim. Sonra da ailece kaymaya başladılar. Her ülkenin belli başlı kültürel olayları vardır. Mesela Hollanda, Danimarka, Almanya bisiklet kültürü olan ülkeler. Japonların yaşam tarzları apayrı bir kültürdür. Bizim misafirperverliğimiz sınırları aşmıştır. Ha işte Norveç halkının da spor kültürü var. Ülke içinde yapılan aktiviteler, Oslo’da imkan ve olanaklardan halkın nasıl faydalandığı. Bunları görmek lazım. O müzeleri gezmek lazım. Halkı nasıl özendiriyorlar spora keşfe, doğa dostu olmaya. Hayran kalırsınız. Norveç’de sporun vakti yok. Sporu ve hareketli yaşamın bir parçası yapmışlar, hani nasıl yemek ve su içiyorsan spor da yapmalısın.

Avrupa’da gezmek için schengen adında bir vizenin pasaportta yer alması gerekiyor. Bu vizenin bir kaç varyasyonu var. Şimdi ben turistlik vizesi için konuşacağım, sınıfı da C olur. Diplomatik, hizmet, yeşil, ve normal pasaportunuz olduğunda schengen kuralları der ki; arkadaş turist olarak giriyorsan en fazla 1 sene içinde 90 gün geçirebilirsin. Adam sana vizeyi veriyor, sen toplamda 90 günü tamamlayıncaya kadar o bir sene içinde kafana göre takıl. 90. günü doldurduğunda schengen ülkelerine bir sonraki vizeyi 90 gün sonra alabiliyorsun. Öyle bitti, hemen al falan yok. Adamların kuralı 90 gün gezdiysen 90 gün uğrama. Şimdi ben 90 günü Finlandiya, Isveç, Norveç’de doldurdum. Eee şimdi ne olacak? Danimarka’dan başlayıp, Almanya, Çek Cumhuriyeti, Avusturya, İsviçre, İtalya, Fransa, Irlanda, İspanya, Portekiz schengen ülkesi olan bu ülkeleri ben nasıl geçeceğim ?

Avrupa’da schengen vizesi çıkmadan her ülkenin ulusal vizesi bulunmaktaydı. Bu adamlar ulusal vizeleri iptal etmediler. Sadece rafların derin köşelerine kaldırdılar. O halde ulusal vizelerle pasaportu doldurma vakti geldi. Schengen ülkesi bir devlet yabancıya neden çeşitli alternatifleri olan schengen vizeleri varken ulusal vize versin? Öncelikle şunu söylim ulusal vizeleri almak schengen vizesi almaktan çok daha zor, ayrıca istenen evrakların hepsini sıradan bir turistin tamamlaması mümkün değil. Mümkün değil çünkü kendi ülkesinin Dışişleri Bakanlığından bir nota istiyor. Bu demek oluyor ki devletin senin gezini desteklemeli. Ardından yapılan projenin sponsorundan maddi konu hakkında teminat istiyor. Arka arkaya yapılan gezilerde her ülkede yapılan harcamanın banka dökümü. : ) Geçmişte benzer girişimlerde bulunduysan bunları belgelemeni de istiyor (bisikletle Türkiye Japonya turu her manada bir emsaldir).

Bunların hepsini yapsan da genede ulusal vizeyi vermeyen ülkeler oluyor! (şu ana kadar 1 ülke vermedi) ve senin ülkeye girmene elçilikler değil, başvuru yaptığın ülkenin Dışişleri Bakanlığı karar veriyor. Çünkü dosyan ve bilgiler gideceğin ülkenin Dışişleri bakanlığına gönderiliyor. Peki o halde geriye ne kalıyor? Adamların müsteşarları ile oturup çay içececeksin, Elçinin yardımcısına yol anılarını anlatıp bazı konularda yardımcı olacaksın. Kendini ifade edebilme. İlk alınması gereken ve emsal niteliğinde olacak vize Danimarka vizesiydi. : ) Sonuç Elçinin yardımcısı ile bir bardak çay. Güzel bir muhabbet ve projeye tam destek. Keyifli pedallamalar. Ha bu arada ben şu zamana kadar aldığım herhangi bir vizeye de ücret ödemedim. Dünyayı normal pasaportla vize ücreti ödemeden geziyorum. Evet bu anlattıklarımda aslında bütünün ince detaylarla uzun süreli bir çalışma ile emek verilerek tasarlandığının da bir kanıtıdır. Ortada başarılan bir şey varsa sadece benim pedallamam, yaşadıklarımı anlatmam değildir. Bu sürece hayal ortağı olan kurumların, her sıkıştığımda yardım eden takım arkadaşlarımın ve siz değerli okuyucuların başarısıdır.

Oslo’dan Cophenagen‘e nasıl gidiyorum; gemi  kullanarak. Hala şu vapurla bir ülkeden diğer ülkeye geçişlerde “La sen bisikletle gezmiyon ki, araç kullanıyon!” deyip mesaj atan ufaklıklar var. Hata bende, turun rotasını çocuğun gözüne sokacak şekilde siteye koymadım ki. Neyse bunu düzeltmek için çalışmalar yaptım.

: ) Gemi bileti bisikletle beraber 1150 kron yani 358 TL. Norveç aslında pedallanacak çok güzel bir ülkeydi fakat kuzey bölgelerin güneyine kadar indikten sonra tekrar kutuplara çıkmak istemedim. Neyse aklımda farklı rotasyonlar mevcut, benim sağım solum belli olmaz. Hello Norveç der, kuzeyini de gezerim ilerleyen aylarda.

Du bakalım bisiklet şehri Danimarka nasılmış….

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!