2 gün dedik, oldu mu 8 gün : )

Gürkan Genç tarafından 6 sene önce yayımlandı
18 dakikada okuyabilirsiniz

MOLDOVA ROTASI

 

Yaklaşık bir hafta Kişinev Büyükelçimiz Selim Kartal ve ailesi ile birlikte yaşadım. Öncelikle kendilerine buradan konukseverliklerinden dolayı teşekkür ederim. Dışarıdan bakıldığında ülke temsil etmek çok kolay gözükebilir. Aslında her iş öyle gözükmez mi? Restoran varken arkadaşlar gelir “len ne kebap işiniz var” derlerdi, ben de, “hee aynen öyle” derdim. Ülke temsilinde değdiniz bir söz iki ülke ilişkilerini kopma noktasına da getirebilir veya öyle bir elçi olursunuz ki bulunduğunuz ülkenin halkı ve yetkilileri sizinle buluşmak veya Türkiye ile ilgili çalışmalar yapmaya gayret gösterirler. Selim Bey burada sadece çalışanlarının değil ülkenin ileri gelenlerinin gönlünde de yer etmiş bir elçimiz olmuş. Bir önceki yolculuğumda Moğolistan elçimiz Asım Abide de aynı özellikleri görmüştüm. Aslında gördüğünüz gibi bir süre sonra ilişkilerimizde resmiyetten çıkıp abi kardeş ilişkisine dönüyor. Eşi Banu Abla yolda olduğumdan neleri özleyebileceğimi o kadar iyi biliyor ki. En güzel yemekleri yaptırıyor. Şehir içinde tarihi ve turistlik yerlere gidebilmem için elçilik görevlilerinden Sefa’yı da yanıma veriyorlar. Banu Abla tam anaç modda. “Sefa; Gürkan’ı sabahın köründe eve getirme, üsturuplu saatte gelin”. “Gürkan hemen anneni arıyorsun çabuk çabuk. Annen burada olduğunu bilsin.” Daha birkaç gün önce Karpatlar’da dağlarda toz toprak içinde dağ adamı formunda gezerken, bir anda ortam değişti. Bu adaptasyon işi de zor arkadaş.

Selim Abi hemen tüm basına haber verilmesini sağladı. Kişinev’de bulunan dünyanın en büyük şarap mahsenlerinde bisiklete binebilmem için izin aldı. Bu olay hakikaten süper oldu. Vakti zamanında Türkiye’deki bazı kurumlardan şarap üzerine eğitimler almışlığım var. Şarap içmesini de seven biriyim. Açık ve net söylüyorum hayatımda içtiğim en muhteşem şaraplar Moldova’da üretilmektedir. Üstelik öyle dükkanlara gidip şişe şişe almanıza veya restorandaki en kaliteli şarabı almanıza da gerek yok. Arkadaş insanın içtikçe içesi mi gelir, bunlar nasıl ev şarabıdır böyle. Her köyevinde mutlaka şarap üretiliyor, böyle bir şey ne gördüm ne duydum. Sovyetler Birliği döneminde biliyorsunuz yönetim her bölgeye bir görev vermiş. İşte Azerbaycan sen petrolü çıkartacaksın, Türkmenistan sen sadece doğalgaz, Kazakistan ve Moğolistan kömür sizden, Romanya marangozculuk sende, Moldovya (bağlıyken adı Moldovya bağımsız olduğunda Moldova olmuş) şarap sektörü sendedir. Neyse bu konuya birazdan değinirim.

Şehre girerken ceviz ağaçları dikkatimi çekmişti. Bir önceki yazımda söylemiştim. Şehrin hemen hemen her yerinde görmeniz mümkün bu ağaçları. Şehirdeki havayı temizlediği için her yere ceviz ağacı dikmişler. Geleceğe yönelik ekonomik bir yatırım da olmuş. Hatta şu an buradan Türkiye’ye ceviz ihraç eden Türk iş adamamız bile var. Cevizin fiyatı sudan ucuz diyebilirim. Bana da yolluk 2 kilo ceviz yollamışlar sağolsunlar.

İlk gün hemen tarih müzesine gidiyorum. Bulgaristan, Romanya ve Moldova’da tarih müzelerini gezdim ve dikkatimi çeken konu ise her 3 tarih müzesinde de Hıristiyanlığın ön plana çıkarılmasıydı. Meryem ana, Hz. Isa, çeşitli resimler falan filan. Yahu acaba kiliseye bağlı çalışan kurumlar mı bu tarih müzeleri diye düşünmeden edemiyorsun. Niye her üç müzede de kendimi kilisedeymiş gibi hissettim? Türkiye’de tarih müzelerini gezdiğinizde kendinizi camide hissettiğiniz oldu mu?

İkinci el eşya satan dükkanlar bu ülkede de revaçta. Her köşebaşında bulmanız mümkün, ayrıca sokaklarda da gene ikinci el incik boncuk satan insanlar hatta resim yapanlar bile var. O soğukta o fırçayı kullanmak hakikaten hüner ister. Çok kaliteli eserleri çok çok ucuz fiyatlara bu pazarlardan alabilirsiniz.

Puşkin’in evi de buradaymış. 10 sene kadar yaşadığı ev hemen tarih müzesinin yanındaydı, oraya da uğradım. Fakat o gün kapalı olduğundan gidemedim. Sonraki günlerde de gidecek zaman bulamadım. Tarihin gelmiş geçmiş en büyük Rus şairlerinden biri olan Puşkin’in evini de görmedim demem artık.  Bu ülkede çapkınlıkları şiirlerinden çok daha fazla bilinir duruma gelmiş.

Sefa araba ile şehrin içinde ufak bir turda attırdı bana. Öyle fazla büyük bir şehir değil Kişinev. Yokuş hemen hemen çok az diyebilirim. Bisiklete binmek için uygun uygun olmasına da yollar ve kaldırımlar berbat durumda. Trafik desen bisiklete binecek gibi değil. Bisikletle yola çıktığımı gören araçlar yavaşlıyor fakat gene de güven verici bir trafik yok diyebilirim. Şehrin içinde bakımına özen gösterilen sadece ağaçları görmeniz mümkün. Parklarını yeni yeni düzenlemeye başlamışlar. Avrupa Birliği’nden destek alan Bulgaristan ve Romanya’dan sonra destek almayan ülke demek bu durumda oluyor dedirtti. Öte yandan Moldova’nın dış borç durumu diğer iki ülkeye oranla çok daha düşük. Yatırımlar farklı konular üzerinde yoğunlaşmış. Tek bir alışveriş merkezi bulunan şehirde bu kompleksi, hastaneyi ve şehrin en iyi otellerinden birini Türk Sunma grubu yapmış hatta işletenler de onlar. İş adamları demişken, tekstil fabrikası açan var, gsm operatörümüz gelmiş burada yerel bir firma ile ortak olmuş, Efes burada, eczacılıkta da varız, gıda sektöründe “Nefis” adlı markamız var. Yani anlayacağınız ülkede iş sahası geniş ve en iyi kurumların sahipleri de Türkler gibi gözüküyor.

Türk Büyükelçiliğinin girişimleri ile Ulin Üniversitesi’nde bir sunum gerçekleştirdim. Şimdi benim bir üniversite hayatım oldu tabi ki. Dersler, arkadaş ortamları, partiler falan filan. Biliyorsunuz ki Türkiye’de de birçok üniversite de sunumlar verdim. Şimdi okulunuz da güzel bir kız gördüğünüzde “Abi okulun en güzel kızı bu kişi işte” dersin. Bir iki üç hadi bilemedim 10 güzel olsun. Ulan 10 tane de benden olsun 20 güzel. Ama bu üniversite kapısından içeri girdim. Gayet normal yürüyorum. Vay be ne güzel kızmış. O ne yahu ne kadar güzelmiş. Ba ba ba, bu nasıl okul yahu? Sefa sunum için okula götürmüştü beni. “Sefa burası okul mu mankenlik ajansı mı arkadaşım?” Bak bu da güzel. Erkek deseniz göze çarpıyor, çapıyor da bu güzellikler arasında kaybolup gidiyor tabi. İsmail hocamız da bu okula gelmiş Türk Dili derslerine giriyor. 90 kadar öğrencisi de var. Türkiye Cumhuriyeti devleti yaklaşık 160 öğretmeni yurt dışında görevlendirmiş. Bu öğretmenler de belli başlı üniversitelerde dil eğitimi veriyorlar. Neyse sunumun yapılacağı alana girdik. Bu arada okulun tüm reklam alanlarında açık alan televizyonlarında benim sunumun reklamı dönüyor. Öğrenciler karşısına geçip ilgi ile okuyorlar. “vay manyak vay” diyen dolu. Eh durum böyle olunca katılım da gayet güzel oldu. Sunumu İngilizce yaptım ve Rusça’ya çevrildi. Sunumlarıma katılan arkadaşlar bilirler çok eğlencelidir, keyifli ve öğreticidir. Bu sunum benim için önemliydi. Hayatımda ilk defa yabancı bir dilde üniversite öğrencilerine bir sunum gerçekleştirdim. İnsanın başka bir dilde kendini ifade edebilmesi çok zor. Kaldı ki bu ifade olayını kendi dilimizde bile yeri gelir yapamayız. Ben de bazen yapamam yaşadıklarımı ifade edemem. Fakat…… O ilk alkış geldi ya…… Sunumun daha başlarındaydım. Her muhteşem deneyimin sonunda alkışlar ardı ardına geldi, gülmeler, sunuma katılmalar. Bir süre sonra sunumu zaten öğrencilerle birlikte yapmaya başladım. Bu hayale ortak oldular. İşte istediğim şey buydu. İşte hayalini kurduğum olaylardan biri de buydu. Sadece ülkem içinde değil yurtdışında da insanlara bisikletin bir ulaşım aracı olduğunu, istedikten sonra nelerin başarılabileceğini gösterebilirim demiştim. Yaptım oldu. : ) Yeter ki birileri bana destek versin. Bu sunumu yapmamı sağlayan sponsorlarım, beni destekleyen bunlar dedim tek tek adlarını söyledim. İşte dedim websayfam yüzlerce fotoğraf, zamanınız olduğunda bakın. Kış geliyor dediniz çok zor olacak dediniz ya işte ben, beni takip edenlerin güzel yorumları, bana olan inançları ile güç buluyorum. Sunumun sonunda o büyük alkış koptuğunda.. Siz ne hissederdiniz?

Sunum bitti, herkes yanıma koşmaya başladı imzaya fotoğraf çekmeye fakat ilk önce biri geldi, bir Türk. Emekli bir albay adını şimdi hatırlamıyorum, elini uzattı sıkıyor elimi sallıyor gözler hafif sulanmış “Evlat kelimeler yetersiz kalıyor sana ne söylesem ne desem bilemiyorum. Allah anandan babandan razı olsun. Yolunu açık etsin. Ülkenden uzakta bu okulda bizi gururlandırdığın için binlerce kez teşekkürler” Okulda öğrenci olan iki Türk genci geldi. “Abi nasıl gurur duyduk bir bilsen seni herkese anlatacağız”. Sonrasında zaten imza üstüne imza isteyen, fotoğraf çekmek isteyenler. Sefa’nın elinde telefon sanırım Büyükelçimizle konuşuyor. “Efendim izdiham çıktı Gürkan’ın etrafını sardı herkes biz geç kalacağız”. Ülkenin en ünlü televizyonu Jurnal Tv, hem sabah hem akşam haberlerinde çıkardı, ülkenin bütün gazetelerinde çıktım. En büyük 3 gazetesinde tam sayfa, Andria ve Nata’nın sununduğu Jurnal Tv’nin en ünlü televizyon şovuna bisikletimle birlikte çıktım.

Selim Abi ve Banu Ablanın oğlu Ali Berk’in gittiği Quality Schools International’a gittim. Bir sunum da orada o miniklere yaptım. Kışın nerede uyuyorsun dediler. Uyku tulumunu çıkarttım nasıl uyduğumu gösterdim. Ee peki yemek nasıl pişiriyorsun? Hemen ocağımı tavamı çıkarttım, çantalarda taşıdığım yiyecekleri de gösterdim. Şimdi bu çocuklar bunları unutur mu? Sizce haftasonu bu soğukta ailesi ile bisiklete binen kaç çocuk olmuştur? Elçimiz kendine kaç sene sonra bisiklet aldı? Ya Ali Berk sizce nasıl planlar yapmaya başladı. Devam, Türk okulu da vardı. Oraya da davet ettiler hemen oradaki öğrencilere de sunuma gittim. 2 günlüğüne geldiğim Moldova’da işte 1 haftada ben bunları yaptım. Gelecek için pedalla projesi öncelikle benim kendi seyahatimdir, sonrasında da eğitime, bisikletli yaşama, gençlerin çevrelerini gezmesine ve dünyaya bisikletin bir ulaşım aracı olduğunu hatırlatmaktır.

Tabi ki sadece bunları yapmadım. Kişinev’de gezilecek pek fazla bir yer yok. Bu ülke iki özelliği ile çok övünüyor; şarapları ve kadınları. Önce şaraplardan bahsedeyim. Ülkenin kuzeyinden, güneyine, doğusundan batısına her yerde üzüm bağları görmek mümkün. Eh bu kadar geniş bir coğrafyaya yayılan bu üzüm bağları olunca bu ülke şarapçılık konusunda da rekorlar kitabına 2007 yılında girmeyi başarmış. Ülke Sovyetler Birliği’nin şarap mahzeniymiş. Bir dönem Fransa’nın ünlü şarapları bu bölgeden üzümleri alıp etiketlemeyi Fransız şarabıdır diye yapıp piyasaya bile sürmüşler. Peki neden bilinmiyor? 21.yy’da yaşıyorsunuz eğer reklam yapamazsanız bu şaraplar bilenmez. Yeni yeni başlamışlar. Bu ülkede her köyevinde şarap yapılıyor, marketlere gidip şarap alanlar hemen hemen sadece yabancılar. Krikova ve Mileştii Mici adında iki adet büyük şarap mahzenleri var. Krikova’nın toplan uzunluğu 150km Mileştii Mici 200 km ile dünya rekoruna sahip. Bu şarap mahzeninde 1.5 milyon şişe şarap bulunmakta bu da ayrı bir Guiness rekorudur. : ) Böyle bir yere gidip şarap almamak mümkün mü? 1953’de şişelenmiş Sauvignon o bisiklet çantasının içine girer arkadaş ben ne böyle sunum gördüm, ne böyle bir mekan.

 

Sovyetler’in son dönemlerinde Gorbaçov bu mahzenlerdeki şarapların kaldırılmasını, daha doğrusu yok edilmesini istemiş. Mahzenin içinde bir de gizli bölge yapılmış. En eski şaraplar o bölmelerde saklanmış fakat sonrasında Sovyetler dağılmış. Moldovya olmuş Moldova. Ve içimi muhteşem olan böyle güzel şaraplar günümüze kadar gelmiş. Daha iyisini içene kadar en güzel şaraplar benim için artık Moldova’da bulunmaktadır. Böyle bir yeri tanımama ve tanıtmama yardımcı olan elçimiz Selim Kartal’a da ayrıca teşekkür ederim.

“Gürkaaaaaaannnnnnnnn ben Moldova’dayım canım arkadaşım!” Bu mesajı atan Didem. Tabi turun rotasını bilmediğinden benim facebook iletilerimde sıradaki ülke Moldova diyince hemen mesaj attı. Bu yoğun koşuşturma arasında kendisi ile sadece 2 defa görüşebildim. Türkiye Japonya yolculuğunda başka bir yakın arkadaşım olan Meriç ben Moğolistan’da bulunurken mesaj atmıştı. Burada bulunan Türk firmasında çalıştığını söylemişti.

Didem’de onun yerine gelmiş. Hatta bir iki gün sonra Meriç de Moldova’ya uğradı ve akşamları yemeğe, sonrasında barlara gittik. Bu ülkede tanıştığım ve kısa sürede iyi arkadaş olduğum Burçin. Önce Sefa, sonrasında Burçin beni bir gezdirdiler ki. Of ooff. Kenya elçimiz Avni Abi mesaj atıyor: “Burçin, Gürkan oralarda, ilgilenin arkadaşla.” Burçin de ”Haftasonu gel bu ülkede insanlar nasıl eğleniyor bir bakalım.” dedi.

Gelelim bu ülkenin ikinci dikkat çekici olayına. Kadınlar. Tarihi turistlik güzelliklerden bahsederim, doğası iyidir derim, yemekler şöyledir böyledir derim anlatırım. Evliya çelebi bir yazısında “Slav ırkının o güzel kadınları” der. Bu değişmemiş. Yazılarımda pek bahsettiğimi göremezsiniz bu konulardan. Fakat bir ülke kadınlarının güzelliği ile gurur duyuyorsa bundan bahsederim. Her programda, röportaj da sordular. Ülkemizdeki güzeller hakkında ne düşünüyorsun. Cuma cumartesi geceleri gece klüplerine dans etmeye barlara, kafelere gittim. Ben bu kadar güzel kadını bir arada görmedim yahu. Bir gün denk geldi. Evet denk geldi Fashion Tv Club’da defile varmış.

Burçin hemen önden yer ayarlamış. Didem ve Meriç de bize katıldı. (hahahaha) Defile bir başladı. Meriç’in o bakışları, ağzının açık kalışını ömrüm boyunca unutmam. Sahnedeki mankenlere gelince diyecek bir şey yok Moldova zaten kocamaaaaaannnn bir sahne gibi. Ha sokakta görmüşün bu kadar güzel kadını, ha gece o mekanda.

Gece dışarı çıktın mekanda eğleniyorsun yanında dans edenlerden biri bakan veya başbakan olabilir. Her anlamda rahat insanlar. Geceleri eğlenmeye gittiğinde öyle alt üst ilişkileri yok. Müdürsün fakat elemanın gelmiş yan masada içiyor yarın iş yerinde berabersiniz. Kavga çıktığı çok nadir olurmuş. Herkes mutlu, gülen yüzler. Sorunları olsa da bir şekilde haftasonu eğlenmeyi hiç eksik etmiyorlar. Bisikletle geçtiğim her köyde mutlaka bar gördüm. Benzer eğlence hayatı buralarda da devam ediyor.

Şehrin caddeleri çok geniş tutulmuş. Sebebi Sovyetler döneminde acil durumlarda şehirlerin içine uçaklar için pist olarak kullanılabilmesi. Fakat o asfaltın hali ne arkadaş ya. Yama yapmaktan kendinden geçmiş durumda.

Şehrin ana caddesinin adı Stefan Çelmare’dir. Eh 40.000 kişilk Osmanlı ordusunu 15.yy da yenmeyi başaran tek komutandır kendisi, adamın adını birçok köyde vilayette, paralarının üstünde kullanmşlar. Ülkenin güneyinde Türkçe bilenler yaşasa da Osmanlı İmparatorluğu bu bölgeyi kendi topraklarına tam anlamı ile katamamış diyebilirim. Boğdandılarla ve Ruslarla yapılan büyük savaşlar hep ülkenin güneyinde gerçekleşmiş. O bölgede de şimdilerde Gagavuz Türkleri yaşamakta. Hatta Mimar Sinan’ın bizzat yaptığı Bender Kalesi de gene güney bölgesinde yer almaktadır.

Burada olduğum günlerden birinde Ali Berk’in okulunda ülke tanıtım günü de vardı. İşte okulda bulunan yabancı veliler ve öğrenciler ülkelerini bir şekilde tanıtacaklardı. Banu hanım ve ev ekibinin büyük çabaları ile en güzel yemekler ve tatlılar yapılıp alana götürüldü. Türk okulu öğrencilerine Burdur havasını öğretmişler. O kalabalıkta Burdur yöresi oyunu seyretmek ve müziklerini dinlemek ayrı güzeldi. Her ülkenin velisi yerel kostümlerini giymiş. Bizim Ali Berk’in üstünde Efe kostümü vardı. Fakat ilkokul öğrencilerinin bir kısmının yüzleri asık. Aileleri onları teselli etmeye çalışıyor. Neden mi? Neden bana kostüm almadınız? : ) İlkokul öğrencisi anlamaz bilemez sebebini, anlam veremez birçok şeye, arkadaşlarında varsa onda da olmasını ister. Yüzü düşer konuşmak istemez. Siyah önlükler geldi aklıma ve üniformaların önemi.

Elçilikten Özlem, Özgür Dünya (adı ve soyadı ne güzel di mi?) ve Lina ile de bir gece şehrin en güzel kafelerinden birine gittik. Özlem şehirdeki tüm elektronik eşyaların en ucuza nerden alınacağı birkaç sene sonra öğrenmiş. İyisinden pazarlık bile yapılıyor. Aslında Moldova’da biraz tanındıysam arka planda buna yardımcı olan kişilerdir bu arkadaşlar. Hele Özlem atom karınca! : ) Yahu birlikte onca fotoğraf çektirdik hiç kimse bana o fotoları yollamadı bu yüzden de siteye koyamadım.
Artık ayrılık vakti geldiğinde Banu abla kuru köfte yaptırmış, yumurta ve patates haşlatmış. Çantalar tıka basa doldu. : ) Hepsi ile vedalaşıp tekrar yollara koyuldum. Dağlardan gel bir hafta gez eğlen coş, sıcak odada yat, sonrasında gene dışarıdasın. Vay be -6 derece bugün de.

Şehrin etrafında bir tur atıp öyle çıkmak daha iyi olacak. Hem nerede ne var görmüş olurum. Kişinev şehrinin hemen dışında üzüm bağları dikkatimi çekiyor gene. Kuzeye doğru yani Soroca şehrine giden asfaltı yeniden inşa ediyorlar. Moldova son zamanlarda ABD’den destek almaya başlamış. Eh Rusya’ya yakın sayılan ülkelere destek vermek Amerikan politikasının bir parçası. Bu yolda ilerlerken korna çalanlar, arabanın içinden fotoğrafımı çekenler. Aboo bu ne hal yaa. Şehir içinde pedallarken de bağıran seslenen tipler vardı. Önümü kesip fotoğrafımı çekenler bile var. Ülke küçük olunca ve medyayı bu kadar iyi kullanınca kulaktan kulağa yayıldı olay. Bu ilgi tüm köyler ve ufak şehirlerde de devam etti.

Sınıra 50 km falan kaldı, böyle bir markette durdum bu arada bir firma yetkilileri yolda çalışma yapıyorlar. Hum.. Onu yazıyor aracın yanında. Arkadaş bana bakıyor ben arkadaşa, sonra yanıma geldi.

–          Selamlar, Türk bayrağını görünce tanışmak istedim.

–          Selam.

Arkadaşın adı Mehmet Ordu’lu Onur firmasının mühendislerinden biri. Beni 10 km ilerideki şantiyeye çay içmeye davet etti. “Abi gel araçla gidelim. Hava cidden soğuk.” ”Yok dedim sen git ,ben iyiyim. 30 dk sonra görüşürüz.” 1 saat sonra şantiyeye vardım. İçeriye girdim, barakalar falan yeni kuruluyor. Şantiye bu bölgeye yeni taşınmış. Genç bir arkadaş bana bakıp:

–          Selamlar.

–          Selam.

–          Türk müsünüz?

–          Evet Türküm.

–          Hoşgeldiniz. Pardon Adınız Gürkan Genç mi?

–          Evet.

–          Gürkan Abi ben Baran Zoral’ın en yakın arkadaşıyım. İnanamıyorum, biz sizden çok sohbet etmiştik şu an buradasınız. İnanılır gibi değil.

–          Dünya küçük.

Gezginler için dünya küçüktür. Baran benim 20 yıllık komşumdur. Kardeşim gibidir. Adamın en yakın arkadaşı ile Moldova’nın çıkşında Gindenshi kasabasında karşılaştık. : ) Sonrasında tüm şantiye ekibi ile teker teker tanıştım. Misafirhanelerinde beni ağırladılar. Hatta yaptıkları misafirhaneyi daha kullanmak nasip olmamış. İlk defa benim sayemde de bu misafirhanede bir araya gelip sohbet etme imkanı buluyorlar. Güzel tesadüfler, seviyorum böyle durumları.

Sabah bir uyanırsın her yer bembeyaz.

Moldova’dan da bu şekilde ayrılmak en güzeli. : )

 

SIRADAKI ÜLKEEE UKRAYNAAAAAAAAAA!
Ulugin  – Kişinev 116km

Kişinev – Manestei 70km

Manestei – Ghindesti  47 km

Ghindersti – Soroca38 Km

Soroca – Sınır Kapısı 4 km

 

 

Bu arada İzmir-Çanakkale turumuzun ikinci yazısı da yayınlandı. Enes Şensoy’un sitesinden okuyabilirsiniz: Canavar Keşifte

 

 

 

 

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!