Dünyayı Gezmek

 

ROMANYA ROTASI

ROMANYA FOTOĞRAFLARI

Rusçuk şehrine akşam vardık. Angelina’yı trene bindirdik.

Şehrin içinden bir çıkışımız ve sınır kapısına bir gidişimiz var sanırsın bisiklete motor takmışız. Sınıra geliyoruz, hiçbir sıkıntı pasaport kontrolü falan yok, durmadık bile. Bulgaristan sınırını hemen geçtik. İki sınırı birbirinden ayıran nehrin üzerine çok büyük bir köprü inşa etmişler. Hava kararmaya başlarken bu köprüyü geçmeye çalışıyoruz. Her ikimiz de sınır geçişlerinden rahatsız olan gezginleriz. Sanırım bütün gezginler rahatsız oluyordur sadece biz değil. Bazen kapıda çok fazla sorun çıkartıyorlar. Çantaları aç, nerden geliyorsun, nerede yatacaksın, kimde kalacaksın ve daha birçok soru. Bazı görevliler gereksiz geriyor. Pasaporta bak işte, her ülkede en fazla 1 ay durmuşum. Ülkeni gezip çıkacağım. Romanya sınır kapısında vize kontrolünden sonra karanlığa kalıp geçiyoruz.

Bu turun ilk ışıklarını yakalım. Sınırın hemen yakınında bir yerlerde kamp atmayı hedefliyoruz. Fakat sınır sonrasında 5 km kadar kocaman bir tarlanın yanında pedallamamız kamp atacak yer bulmayı hakikaten zorlaştırdı. Karanlıkta bisiklet sürmek özellikle böyle yüklü halde hiç ama hiç hoşuma gitmiyor. Üstelik 24 saat aralıksız çalışan tırların da kalabalığından dolayı bu yolda ilerlemek inanılmaz tehlikeliymiş yahu. Tek şerit olduğundan ve biz de yoldan gittiğimizden arkamızda tır konvoyu oluştu, yapacak bir şey yok. Biz güvenli alan bulana kadar bu şekilde devam.

En sonunda anayolun hemen yanında bir köy yolu buluyoruz ve hemen içeri dalıyoruz. Köyü de geçtikten sonra pat kamp yeri işte orada! Bu adamla seyahat etmemin yalnız seyahat etmekten hiçbir farkı yok. Yolda konuşmayız. Belli bir tempoda gideriz. Tarzımız aynı. Yemeği hazırlarken sohbet et. Yemek hazır olduğunda gir çadırının içinde ye. Çünkü hava -3 derece dışarıda durmanın alemi yok.

Sabah 5:30’da o kalktı, 6:30’da ben, gün ışığını kaçırmadan pedallayalım. Bu arada onun erken kalkmasının sebebi benim çok kısa bir sürede eşyalarımı toparlayıp yola çıkmaya hazır vaziyette bekleyişimdendir. Hep şey derler “Gürkan çok hızlı yiyorsun”. Yahu atalarımız da öyle değil miymiş? Hemen yemeği ye, hop atına bin git. : ) Saat 7:10. Bükreş 65 kilometre gösteriyor ve hava hakikaten soğuk. Ayaz var.

–          Saat 11’de orada oluruz Gürkan.

–          Peki.

Pedallamaya bir başladık. İki dakika sonra durdum. Ulan hava hakikaten soğuk. Şort zamanı bitti sanırım. Eldivenleri de değiştirdim. Nathan’da aynı şekilde eldiven ve kışlıkları geçirdi. Kanadalı bir adam eğer üşüyorsa hava cidden soğuktur. Yol dümdüz tek bir rampa bile yok. Nathan önde ben arkada. Baktım çok yavaş gidiyorum böyle olmaz tempo lazım. Hop müzikçalar kulaklara. Tabi bu sırada Nathan uçtu gitti. 10 km sonra bir sigara molası için durmuş. Sonrasında bana tekrar takıldı. Bu sefer önde ben gidiyorum. Bir ara arkaya baktım, Nathan yok. 20 km sonra durdum kahve molası. O da geldi, üstünü başını gene değiştirmiş. Ee hararet yaptı vücut bu hızla. Ben de durduğumda kıyafetleri değiştirdim. Yardır devam. Sonraki 35 km boyunca ne o ne de ben bir daha durmadık. Saat 9:20’de şehrin içinde dolanıyorduk, 65 km bitmişti. Neden hızlı gittik çünkü kocaman bir ana yolda sağ sol tarla, hiçbir şey yoktu. Eh yol da düz olunca. Bize o gün içinde şehirde gezecek bolca zaman kaldı. Ara mesafeleri hızlı pedalla (tabii kayda değer bir şey yoksa) sonrasında bolca zamanın kalsın gezmeye.

Bükreş Büyükelçiliği’nden Mehmet Bey’e hemen geldiğimi haber veriyorum. Önceden ayarladığımız otele gidiyorum. Nathan warmshowers’dan bir arkadaş bulduğundan akşam 8 gibi gidip onda kalacak.

Bu arada warmshowers.org nedir?  Bizim gibi dünyayı gezen bisikletlilerin veya bisiklet tutkunlarının birbirlerini evlerine misafir ettikleri veya bir bardak çay, kahve ısmarladıkları büyük bir topluluk. Siz de üye olun dünyayı gezen bisikletliler evinize misafir olsunlar. : )

Şehre erken geldiğimizden dolayı önce civarı biraz geziyoruz. Hakikaten güzel şehre benziyor. Kime yol tarifi sorsam hemen herkes yardımcı oldu. Kaçan giden konuşmak istemeyen yok. Çat pat da olsa herkes İngilizce konuşuyor. Önce benim otele doğru gidiyoruz. Mehmet Bey, eşi Rahime Hanım, Cengiz Bey ve Nalan Hanım bizleri öğlen yemeğine davet ediyorlar. Biz de nerde nasıl yemek yesek diye düşünürken bu sohbet ve davet hakikaten çok iyi geldi. İlerleyen günlerde de bu grupla bir araya gelme fırsatımız oluyor ve sohbetlerimiz de hakikaten çok güzel oldu. 10 Kasım’da Atatürk’ü anmaya da birlikte gidiyoruz.

Elçiliğimizin ayarladığı daveti ve tanıtımı Yunus Emre Kültür Merkezi’nde gerçekleştirdik. Çok tanıdık bir olay gerçekleşti; beni dinlemeye gelenler arasında 4-5 tane yaşlı teyze ve bir amca vardı. Konuşmam boyunca dinleyip sonrasında yanıma geldiler. Kendileri Tatar Türküymüş “Bizde bir adet vardır evlat, yola gidene üç beş kuruş da olsa bir şeyler veririz. Bu senin hakkındır. O bayrakla Allah’ın izni ile tüm dünyayı gez.” diyip zarfı verdi. Teyzeler de yanıma gelip. “Allah senin gibi bir adamın hep yanında olur, hayırlısı ile gidersin, gelirsin aferin sana.” dediler. Böyle bir şaşırdım kaldım, hiç beklemiyordum. Bu yola çıkana üç-beş kuruş bir şey verme olayının aynısını Japonya yazılarımı okursanız orada da görürsünüz. Köyün birinin adeti de aynen buymuş, yola çıkana para verilirmiş. O zaman da elime bir zarf vermişlerdi, o zarfı hala saklarım. O parayı en acil durum için kullanacağımı söylemiştim ki öyle de olmuştu. Japonya’dan dönerken uçak biletine param yetmemişti, o parayı da eklemek zorunda kalmış öyle dönmüştüm. Bu zarfın içinde de bir yazı çıktı bunu da saklayacağım.

İstanbul’da bisiklet ile işe giderken radyoyu açıyor. Adamın teki “Japonya’ya gittim şimdi de dünya turuna çıkacağım” diye konuşup duruyor. Ulan kimdir bu herif diye internete bakıyor, o zaman bu zamandır beni takip ediyormuş Sefa. Sonrasında o iş için Bükreş’e gelmiş. Ee beni takip eden adam hemen bana ulaşır. : ). Sefa da o sunuma geliyor sonrasında da birlikte takılıyoruz. Önce bir Türk lokantasına oradan da Bükreş gecelerine..

Bükreş şehri de beni şaşırtmıyor! Beklediğim gibi bir başkent. Parkları, bisiklet yolları, elektrikli otobüsleri, trafikte ne alt geçit ne de üst geçit var. Bir başkenti nasıl cazibe merkezi yapacaklarını da iyi biliyorlar. Ülkenin dört bir tarafında bulunan yöresel evleri alıp şehrin merkezinde bulunan parkın içine koymuşlar ve Village Müzesi olmuş. Bu arada o evlerin hepsi hemen hemen orijinal. Yap-poz gibi yerinde parçalayıp buraya getirmişler. 1800’lü yıllardan kalma evler var. İçlerine giriyorsun kokusu falan inanılmaz. Eski oldukları hemen anlaşılıyor. 50-60 kadar ev var. 

1937’de yapılan bu park alanının ikiye bölünmüş bir bölümünde kültürel aktiviteler ve dinlenme rahatlama yerleri, diğer tarafta da spor yapılacak koşu, paten, kaykay için yerler mevcut. Ben bu kadar güzel bir park daha görmedim. Nüfus 2.5 milyon.  Bisikletliye saygı var. Yola çıktığımda hemen duruyorlar. Adam sağa dönecekse ve beni geçtiyse kavşağa doğru geldiğimi biliyor bekliyor. Zaten şehrin büyük çoğunluğunda da bisiklet yolu var.

Şehri gezerken ufak tefek ihtiyaçlarımı karşılamak için bazı noktalara Arkan, Sefa ve Nathan beraber gidiyoruz. Arkan da Sefa’nın arkadaşı, burada kalkınma ajansının bir çalışanı. Sefa bisiklet al al diye kafasının etini yemiş. Şimdi Sefa’dan daha çok bisiklete biner hale gelmiş. Bir yerlere gidelim yazın dediğinde yan çizen Sefa oluyormuş. : ) Neticede ikisine de teşekkürler. Hakikaten güzel gezdirdiler.

 

Bir akşam Sefa’nın Polonyalı arkadaşları ile beraber dışarıya çıktık. Fakat yol yorgunu olduğumdan gece hakikaten geç saatlere kadar ayakta zor kaldım. Buna rağmen birkaç mekan gezip Bükreş gece hayatı hakkında da ufak tefek bilgim oldu. Hakikaten çok hareketli bir gece hayatı var. Kısaca şöyle söyleyeyim en klas veya en uygun mekanlarına gittiğinizde hep Türkiye’nin yarı fiyatına ücret verdiğinizi düşünün. Alışveriş mağazalarına gittiğinizde bir sorununuz varsa hemen sizle ilgilenmeye çalışıyorlar, çözüme ulaşmak için de ellerinden geleni yapıyorlar.

Bazen yola çıkmak için kendinizi hazır hissetmezsiniz. Ben pazartesi günü kendimi hazır hissetmedim ve bir gün daha kalmak istedim. Fakat Nathan daha fazla kalamayacağını, yolda olmayı özlediğini söyledi ve ekledi “Siania adlı şehirde 2 gün sonra buluşuruz. Öğlene kadar beklerim gelmezsen giderim.” Peki tamam görüşürüz. 150 km mesafede olan bir yer. Nathan orada bulur muyum bulamaz mıyım bilemem ama bulamazsam da ben kendi yoluma devam ederim. Dünyayı tek başına gezen bir adam ve tek başına gezmek isteyen başka bir adam. Orada olmazsa başka yerde gene pedallarız.

Son akşam da Sefa, Arkan ve ben yemeğe gidiyoruz. Sohbet güzeldi yemek güzeldi. Sefa’nın büyükannesi ona pekmez yollamış, yanına da kuru üzüm. “Al abi bunlar sana yolda lazım olur.” dedi. (Sefa hakikaten de öyle oldu. Her gün bir yudum bir yudum içe içe bir hafta boyunca pekmezle seyahat ettim, teşekkürler de aha bitti insanın canı çekiyor. Alıştırmayacaksın bünyeyi.)

 

Salı sabahı gitme vakti geldiğinde Büyükelçimiz Ömür Şölendil beni makamına çağırdı ve oradan elçilik mensupları ile birlikte uğurladılar. Öncelikle sayın Elçimiz Ömür Bey’e sonrasında Mehmet Bey’e teşekkürler. Kalacak yerin ayarlanması, yemek daveti, Yunus Emre Kültür Merkezi’nde ayarlanan sunum, ülkede bir sorunla karşılaşırsam yetkililere vermek için hazırlanmış özel yazı ve 10 Kasım‘da Atatürk’ün Romanya’da nasıl anıldığını gösterdikleri için hepsine teşekkür ederim. 

Bir yönden bir önceki tura bazı şeyler çok benziyor. Gürcistan’da ilgilenen olmamıştı,  Azerbaycan elçimizle tanışamamıştım. Fakat birkaç gün misafir edilmiştim.  Türkmenistan’dan sonraki hemen hemen tüm elçiliklerimizdeki çalışanlarla arkadaş olduk. Türkiye’den uzaklaştıkça hem Elçiliklerimiz hem de vatandaşlarımız daha çok yardımcı oluyor. Bu yolculuğun adı tek başına. Yardım edenler ve sizler olmasanız olmaz…

 

Bükreş şehrinde pedallamaya başladım ilk molayı 40 km sonra verdim. 40 kilometreden sonra bazı tarihi önemi olan mekanları görünce hemen durup fotoğraflarını çektim. Köyler gayet güzel, insanlar yardım sever. Romence bilmesem de yardımcı olmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Gps’de bulunan haritadan ara yolları seçtiğimden ötürü rotayı da çok beğendim. Kamp attığım köyün yakınlarında insanlar beni görmelerine karşın kimse rahatsız etmedi. Bu da ülkeye olan güvenimi bir derece daha arttırdı. Sabah da erkenden kalkıp pedalladım. İlk gün 90 km pedalladığımdan dolayı Nathan ile sözleştiğimiz şehre biraz erken vardım. Ya beni şehrin girişinde bulunan belli bir noktada bekleyecektir veya ona telefon açmamı. Şu benzinlikte olma ihtimali var dememle birlikte onu o benzinlikte elimle koymuş gibi buluyorum. : )

 

Bükreş’den sonraki evlerin çatıları çok hoşuma gidiyor, mistik bir hava katıyorlar ortama. Transilvanya, vampirler, drakula hep bu ülkenin ürünleri. Bu yapılarla kafamızda yer yapmış artık. Televizyonlarda seyrettiğimizde evler hep böyleydi. O gün de Braşov şehrinin hemen dışına kamp atıyoruz. Demiryolunun hemen karşısını seçiyor Nathan. Ama çok ses olacak diyorum. Fakat ormanlık alanda ve şehrin hemen dışındayız başka da alternatif yok cevabı gelince yapacak bir şey yok, haklı. Gece öyle bir rutubet oluyor ki uyku tulumunun üstü tamamen su damlacığı. Hemen havluyu çıkartıp siliyorum. Kaz tüyü olduğundan bir kere ıslandı mı kurut kurutabilirsen. Sabah ıslak ıslak çadırları topluyoruz yapacak bir şey yok. Ulan gece hiç uyumadım ha.. Ne çok tren geçti..

 

Braşov şehri ara sokakları ve şehrin hemen arkasında bulunan büyük ormanlık arazi ile çok hoşuma gidiyor. Şehir içinde yayalara ayrılan alanlar, şehir düzenlemesi süper. Şehrin meydanın bulunan okulun hemen önünde kocaman bir park var. Basket sahası falan yapmışlar. Bir şey dikkatimi çekti. Basket sahasının etrafına tel örgü, çit döşememişler. Döşeseler hakikaten kötü görünecekmiş. Bunu düşünerek yaptıklarına eminim. Şehir her anlamda güzel. Eğer tek başıma olsaydım bu şehri daha detaylıca gezmeyi isterdim. Ara sokaklarda gezerken Saray baklava börek dükkanını görünce aa süper hemen içeri girdim. Belki Türkiye’den burada yaşayan birileri ile karşılaşır sohbet eder, birkaç bilgi alırdım. Kasada bulunan kişilere Türkçe biliyor musunuz diye sorsam da geri dönüş alamadım . Türk yok falan filan gibi bir durum oldu. Dışarı çıktım “Nathan mekan Türk mekanı da Türkçe konuşan birini bulamadım içerde dememle” İlginç bir cevap verdi. “İleride Mcdonalds var, istersen oraya da gir bak belki İngilizce konuşan biri bulursun.” demesi suratımda bir tebessüm yarattı. : ) Akşama kadar Braşov sokaklarını gezip sonrasında rotamızı doğu karpatların dağlarına çevirdik.

Feilia köyünün hemen çıkışında güzel bir kamp. Geceleri artık tulumun fermuarını kapamaya başladım. -4, -5 olunca hava, kapama kıvamı geldi. Fakat hala şort ve kısa kollu ile uyumaya devam. Sabah bir kalkıyorum, çadır bisiklet falan bembeyaz vay vay vay..

 

Çadırı toplamaya çalıştım olmadı. Bildiğin kaskatı olmuş. Yahu bunu nasıl açacağız. Nathan pratik bir yöntem gösterdi fakat hava o kadar soğuk ki o bile yetersiz kaldı. Neyse belki yolda açılır.. Toplanıyoruz, yola çıkıyoruz. Artık asfalt yok, araziye girdik. Hava da -5 derece ya, ulan ayaklarımı bir şekilde ısıtmalıyım. Şu tırmanışlar başlasa da ısınsak bir an önce. Tam ormanın girişinde 20-30 kadar adam bir evin önünde toplanmışlar, çay falan da demlemişler. Ula bir çay içelim işte süper.

–          Nathan gel bir çay içelim hem hangi yolu seçmemiz gerektiğini de sorarız.

–          Yok. Gürkan gel şu yoldan çıkalım, konuşmaya gerek yok garip bakıyorlar zaten.

Yahu sabahın körü gün yeni doğmuş. Hava -5  buz gibi, saçma sapan bir yolda iki tane yabancı, üstelik altlarında tır gibi bisikletler. Ee adamlar garip garip bakacaklar arkadaş. Nathan durmayınca ben de durmayıp pedalladım. 1 saat sonra bu adamlar arazi araçları ile yanımızdan geçtiler. Sonraki 1 saat de zirveye yaklaştığımızda bunlarla yolda karşılaştık gene. Biri geldi ingilizce ”Burada yol yok, geri dönün.” dedi. Aha işte dediğim olay buydu yahu bir soralım gps’de harita yok. Sonraki kavşağa kadar zar zor çıktığımız o alanı geri döndük. Pusulaya bakıyorum eh kuzey sol gösteriyor. Zamanımız var. Ee gel burayı deneyelim. Oraya gidiyoruz orası da çıkmıyor. Sonraki kavşağa geri gidiyoruz. Sonunda doğru yolu buluyoruz fakat bu sefer de ormandaki tüm patikaları da avucumuzun içi gibi öğreniyoruz.

–          Nathan bir ara duş almamız lazım.

–          Gürkan nehir hemen şurda girip alalım.

–          Yahu hava -5, su desen daha soğuk. Romanya’da pedallıyoruz. Tacikistan’da değiliz ki. Gecelik oda fiyatı 25-30TL.

–          Hadi Gürkan dayanıklı olman lazım!

Bir tebessüm daha. 

Anayola çıkmayı başardığımızda Miercurea Ciuc şehrinin hemen dışında bir restoranda soluğu alıyoruz. Beni buradan hiçbir kuvvet kaldıramaz. Oh yan tarafta kamp için yer de var. Dur len belki odaları da vardır. Soruyorum harbiden varmış. Oda 30 TL, tıka basa yemek yedik 10 TL.  Hah arkadaş işte bu ya, ben sıcak duşumu alırım yahu. Tamam, dağ adamıyız da 6 gün sonunda hemen hemen her gün tırmanış yapıp terlersen leş gibi kokarsın. Bir gece insan gibi uyu, duşunu al devam et gezmene. Bu arada akşam o mekanda da bir kutlama varmış. Bir ailenin yeni bebeği olmuş, bütün arkadaşlar toplanıp eğleneceklermiş. Biz de katılsak dedim, yok olmaz dediler. Kendi geleneklerine göre veya arkadaş aralarında kutlayacaklarmış. Tabi hiç önemli değil iyi eğlenceler diyip tam gidecekken şu yan tarafta Türkler oturuyor demesin mi. Nasıl ya? Yahu burası alakasız bir nokta. Eve bir baktım ki küçük saray. Kapının önünde biri var:

–          Selam arkadaş.

–          Selamlar!

–          Adım Gürkan Genç.

–          Ben de Ramazan. Sen şu dünyayı gezen bisikletli değil misin? Romaya’daki gazetelerde okudum haberini.

–          Evet o benim.

 

Eve davet ettiler. Abisi ile beraber yaşıyorlarmış burada. Hatta şirketleri varmış kereste işi ile uğraşıyorlarmış. Yok, artık ya harbiden bizlerden korkulur ha her yerde varız. Yahu burası alakasız bir noktaydı Türklerle karşılaşacağım fakat kereste işi diyince oldu. Etraf zaten ağaç denizi. Biraz sohbetten sonra Nathan’ı daha fazla bekletmemek için yanlarından ayrılıyorum. Sabah kahvaltıya davet ediyorlar.

Otelde kaldığımızdan dolayı pek memnun olmayan Nathan’a durumu söyleyince çok hoşuna gidiyor.

–          Nathan hatırlıyor musun Braşov’da Türk dükkanına girmiştim de Türkçe bilen çıkmamıştı.

–          Evet?

–           Hah işte orada Türk olsaydı yolda olduğumuz için bizi ağırlar misafir eder, yolluk bir şeyler verirdi. Fakat Mcdonalds’a girdiğinde İngilizce konuşan birini bulsan sana satışını yapar güle güle der. Biz Türkler böyleyiz işte.

Hah işte, şimdi sen bir tebessüm yapar, gülersin. : )

 

Sabah kahvaltıda muhabbet güzeldi. Mesela Japonya’da köylerde çok fazla kereste kullanıldığı dikkatimi çekmişti. Yahu bu adamlar bu keresteyi nereden buluyor diye de düşünmüştüm. Çünkü Japonya’da orman çok önemli, kesmiyorlar. Adamlar Romanya’dan alıyorlarmış. Japonya, Romanya’nın en büyük müşterileriymiş. Ve daha birçok güzel bilgi verdiler, ben de bunları not defterime tek tek işledim. : )

Sonraki günlerde Nathan ile seçtiğimiz yollar hakikaten çok güzeldi, huzur içinde köylerin içinde pedalladık, bol bol fotoğraf çektik. Nimet diye bir bölgenin tabelalarını gördüm. Bu bölgede manastırların olduğunu biliyorum. Şimdi bir sürü manastır, tapınak, kilise fotoğrafı çekeceğim. Siteye koyacağım insanlar laf edecek gene. Japonya turu sırasında yol üstünde bütün tapınaklarda durup Made in China Buddha’larının önünde eğildim kalktım diye ula kafir utanmıyon mu dediydiler. : ) Yahu anlatamamıştım ki vatandaşa. Neyse bu turda da manastırlar, kiliseler olacak şimdiden söyleyeyim.

Len ilerde bir ormanlık var. Alla allaa tamam hava kapalı ama o ormanın başladığı sınırda bir sis perdesi var.

–          Nathan görüyor musun olayı?

–          İşte Gürkan şimdi sihirli dünyaya giriyoruz.

 

Abi harbiden çok ilginç, yanımızdan geçen araç o sınırı geçti mi yok oluyor. Abovv heyecan yaptım bak şimdi. Yaklaştık yaklaştık. Pof içeri bir girdik. Hayatımda ilk defa böyle bir şey yaşadım. Yağmur çiselemeye başladı. Sağlı sollu yola bir bakıyorsun; İsa’nın Heykelleri, altında mumlar yanıyor. Işıklandırmalar falan. Ne oluyor arkadaş. Koca bir korku tünelinin içinde miyiz? Bu nasıl iştir? Nathan dur dur bir fotoğrafımı çek şurada. Romanya içinde benim olduğum tek bir fotoğrafımın olmaması çok acı. Bir takım arkadaşın var. Fakat sen hatırlatmadığın sürece fotoğrafını çekmiyor. Nathan’ın bende dolu videosu ve fotoğrafı var. Akşamına da o ormanın derinliklerinde kamp attık mı?

 

 

Gece tuvalete gitmeden önce bir kere düşündüm. Fermuarı açtım. Şöyle bir ormana baktım. Bahse giriyorum tuvaletini tutup altına kaçıran çok insan olurdu. Çömdüm bir ağacın dibine, sağa sola bakınıyorum. Sanki ağaçların arasından kırmızı gözlü yaratıklar çıkacak, ben de dötü kollar pozisyonundayım.

Gece huzursuz bir uykudan sonra tamam dedim bugün Yaş şehrine varılır. Yolda giderken bir ÇAT!  O neydi len? Aaa bu sefer bagajın kendisi kırıldı. Haydaaaaaaaaaaaaaaaaa! Elimi kaldırdım sağa sola bakınıyorum. Nerden bulacağım şimdi alüminyum kaynak. Yok canım şaka…. Karşı fabrikada Pakmaya yazıyor, önünde Türk tırları falan. Şaka şaka.

İçeri girdim hop Türkçe bilen Romen müdürlerden biri kapıdan benim girdiğimi görünce hemen ilgilendi. Sorunu anlattım. “Gel, panik yok”. Arkada atölyeye girdik. Pat alüminyum kaynak çıktı, hop 5dk. Bu bagajda da ne şans varmış arkadaş. O gün Yaş şehrine varamadık. Fakat güzel bir anı daha hafızalara kazındı. Hep benle seyahat et, hep! : )

 

Romaya’nın köylüsü benim gördüğüm kadarı ile iyi. Aslında bu komünist dönemde de böyleymiş. Büyük şehirlerde insanlar yaşam mücadelesi verirken köyler rahatmış. Hemen hemen her evin bir marangozhanesi var. Evlerin büyük çoğunluğu ahşap yapılardan oluşuyor. Ama ne yapılar. Bildiğin sanat eseri hepsi.

Yaşi şehrine pedallarken geçtiğimiz kasabanın içindeki hareketlilik dikkatimi çekiyor; ne oluyor neden bu kadar kalabalık falan derken pazar alanında buluyorum kendimi. : ) Kereste, koyun, domuz, hırdavat, satmadıkları şey yok. Bu arada Bulgaristan ve Romanya’da her şehirde ve sokakta mutlaka ikinci el mağazası bulabilirsin.

Ve sonunda Yaşi. Romanya’nın en büyük 3 şehri. Bir ara Moldovya’nın başkentiymiş. Sonrasında Romanya’nın başkenti olmuş. Fakat iki ülkenin başkenti olmuş olsa da şehir merkezi bir kargaşa içinde. Bir gün bisikleti bırakıp sokakları gezdim, dolandım. Şehir inşaat halinde olduğundan pek bir hoşuma gitmedi, gezmek de istemedim. Köpek barınakları olmadığından sokaklar köpeklerle dolu. Bisiklete binerken her bir taraftan saldırıyorlar. Ayrıca şehirde gezecek pek vaktim de olmadı, çünkü o kadar çok arayı açtım ki yazı yazamadım, fotoğraf yükleyemedim. Yahu ben Asya’da daha çok internete girip paylaşım yapmıştım yazı konusunda. Şimdi bunun iki sebebi var. Bir Avrupa Asya kadar ucuz değil. Otel konaklamaları 25€’dan başlıyor. Warmshowers ve Couchsurfing  sitelerinden de şansım pek yaver gitmedi. Ya şehir dışındaydılar veya müsait değillerdi. Ayrıca şu zamana kadar yalnız da değildim.

Sivrihisar – Salihli arası yalnızdım,

Salihli – İzmir Urim Abi,

İzmir – Ezine Enes, Özlem, Onur ve Urim Abi,

Edirne sınır – Bulgaristan Velingrad – Ayça,

Velingrad – Sofya, Angelina, Nathan, Ayça,

Sofya Rusçuk – Angelina, Nathan,

Bulgaristan Rusçuk – Romanya Yaşi – Nathan,

Aslında ben 9 Eylül tarihinden beri sadece 4 gün yalnız pedalladım, hahaha. : )

Yaşi şehrine geldiğimizde Nathan Odessa şehrine gitmek istediğini söyledi. Evet buraya kadarmış. İyi yolculuklar, tekrar bir yerlerde karşılaşırız dedim ve ayrıldık. Gezginler için nasıl olsa dünya küçüktür.

Yaşi’de bulunduğum süre içinde iş adamı Atilla Abi ve Tolgay’la tanıştım. Benim macerayı dinleyen Atilla abi. “Gürkan dünya turu dediğin dünyayı döner gelirsin. Kardeşim sen dönmüyorsun sen resmen dünyayı geziyorsun.” dedi. Kendisinin Nepal gezisi hayalleri varmış, beni dinledikten sonra yapmaya karar verdi. Bakalım ne zaman Nepal’e gidecek. Tolgay zaten bisiklete biniyormuş. “Yahu ben de Karadeniz sahiline kadar artık kesin giderim, seni buralarda bu soğuklarda gördükten sonra gidemezsem yuh!”

Gezmek güzeldir.

SIRADAKİ ÜLKEEEEEEEEEEEEE MOLDOVYA!

Geriye kaldı 80 ülke. hahaha!

Yazıyı okudum da, yolda ne kadar acele yazıldığı belli. Anlatacak çok şey vardı ama gene yola çıkıyorum. Fakat bu sefer yalnız. : ))

 

2017-02-21T15:35:45+00:00 23.11.2012 20:11|Avrupa, Romanya, Dünya Turu|Yorum yok