Afrika Güney Afrika Güney Afrika ……. Bisikletle Güney Afrika

Selam, Cezayir’e hoş geldin.
– Selam Tunus’a hoş geldin.
– Ülkem Umman’a hoş geldin.
– Ukrayna’ya hoş geldin.
– Bulgaristan’da iyi pedallamalar.
– Japonya’ya hoş geldiniz. (Bu arada Japonya bisikletle gezdiğim ve beğendiğim ülkeler sıralamasında hala 1. sırada)
………………………
……………
……….
….
Sırada beklerken daha önce geçtiğim 50 sınır kapısı aklımdan geçiyor. Sınır geçişlerinde ister istemez bir heyecan hep yaşıyorum. “Acaba şimdi ne olacak, geçirecekler mi? Çantalarıma bakarlar mı? Sorun çıkarırlar mı?” (Son bir senedir drone [insansız hava aracı] taşıdığımdan dolayı sıkıntı çıkan yerler oluyor) Her sınır kapısının ayrı hikâyesi var. Zamanla sınır kapıları mola verdiğim, bilerek uzun zaman geçirdiğim, halkı incelediğim alanlara döndü. Hele şu yolgeçen hanı olan sınır kapıları çok hoşuma gidiyor ve çok gülüyorum, insanlar ellerini kollarını sallaya sallaya geçiyorlar.

– Merhaba.
– Merhaba.
– Pasaport lütfen.

15 saniye içinde pasaport taranır, boş sayfaya mühür vurulur. Bak bu boş sayfa olayı için kaç defa kavga ettim. Lan dingil, daha önce mühür vurulmuş sayfalar var, görüyon! Ama illaki gidip boş temiz sayfaya o mührü vuracaksın. Hatta bir keresinde o boş sayfaya mühür vurdu diye ben biraz atar yaptım, içeriye sorgu odasına aldılar. Tanzanya’dan çıkıp Malavi’ye girerken olmuştu. Boş sayfalar benim için önemli çünkü oralara vizeleri koyduruyorum. Neyse o mührü vurur ve işlem biter, bazı sınır kapılarında toplasan 30 saniye bile durmazsın.

Gümrük alanına gittim mi de:
– Evraklar?
– Çantalarda ne var? Aç bakalım
– Bu ne? Drone mu?
– Ama bununla ülkeye giremezsiniz.

Neyse ki Afrika’da herhangi bir ülkede böyle bir sorun yaşamadım. Bu tarz aletlerle sınırlardan geçmeye çalışıp  geçemeyen, çok fazla yapım şirketi, belgeselci , gazeteci vardır. Hazır bu konuya değinmişken bu tarz pahalı aletlerle gezmeyi düşünüyorsanız şunu belirtmekte fayda var. Cihazı gireceğiniz ülkenin sınırında bırakmayı ve el konulmasını da göze almanız gerekmektedir. Ülkemizde Drone ile köylerde orada burda dağ başında tek başına çekim yapan bir yabancıyı köylümüz görse ne yapar?  Bu cihazları kafanıza göre her yerde çıkartıp çekim yapmanızda oldukça tehlikeli.

Güney Afrika’da Mahikeng şehri ilk duracağım şehir. Sınırdan 20 kilometre kadar uzakta. Botsvana’da bu alana doğru ilerlerken internet üzerinden tanıştığım Mpho şehre gelirsem benimle tanışmak istediğini söyledi. Tabi dedim fakat nerede kalacağım henüz belli değildi.
Şehre giderken yol boyunca onlarca dönüm ayçiçek tarlası gördüm. Bu ülkenin tarım ekonomisinin çok güçlü olabileceğini düşünüyordum. Tabi gezdikten sonra daha iyi anlayacağım. Etiyopya’dan sonra hemen hemen Sahra altı ülkelerinin tamamının süpermarket ürünlerinin büyük bir bölümünü Güney Afrika tedarik ediyor. Pazarın büyüklüğü inanılmaz. Hal böyle olunca Mahikeng şehrinde bir süpermarketten ülkedeki tarım ve tarım aletleri ile alakalı bir dergi alıp okudum. Dergide yazan bir makalede ülkenin 2015 yılında tarım alanında ihracatını %400 arttırdığı yazıyordu. Çok ciddi rakam. Aslına bakarsanız adamların pazarı sadece Afrika da değil. İngiltere’de, İskandinav ülkelerinde Güney Afrika’dan oralara gönderilmiş meyve ve sebzeyi marketlerde görmek mümkün. Bu detayı twitter hesabımda paylaştığımda Türkiye’den bir çiftçimiz mesaj attı, “Bizim narenciye ağaçta kaldı bu sene abi, satamadık”. Yazan arkadaşın bunu o kadar içten yazdığında eminimdim ki ekrana bakarken kafamdan yüzlerce şey geçti. Düşüncelerimi paylaşmam, konuşmam veya bir yere yazmam neyi değiştirir ki? Ayrıca Güney Afrika üzüm bağları ve şarapları ile de dünyaya damgasını vurmuş durumda.


Mahikeng şehri Güney Afrikalılar tarafından bu şehirdeki 217 gün süren İngiliz kuşatması ile bilinir. Şehirde bu konu ile ilgili gezerek bilgi alabileceğim bir müze vardı fakat ben gittiğimde tadilat nedeni ile kapalıydı. Bahçede kuşatma sırasında ölen insanların adlarının yazdığı bir anıt dikkatimi çekti. İnsanların adlarının karşısında hangi sebepten dolayı öldükleri de yazıyordu. Çoğunluğu sıtmadan ölmüştü. Günümüzde Güney Afrika’da sıtma sadece ülkenin Mozanbik sınırında gözüküyor. 19.yy sonlarında aslında Mahikeng Botsvana bölgesinin başkentiymiş. İngilizler bu bölgeyi Güney Afrika’ya bağlamışlar. Peki, bu noktada İngilizler kimlerle savaşmış? Zulu kabilesi ile.

Hollandalıların bölgeye yerleşmeleri 1652 yılında Cape Town ile başlıyor. Fakat bu bölgeye ilk gelenler olanlarda değil.
Güney Afrika’nın kıyılarını ilk keşfedenler 1480’de Portekizliler oldu. Hatta Etiyopya’ya Kanuni Sultan Süleyman döneminde gönderilen Osmanlı askerlerinin 1524’de öldürdüğü ünlü Portekiz kâşif Vasco da Gama 1497 (Kanuni Sultan Süleyman doğduktan 3 yıl sonra) bu ülkenin kıyılarını dolaşarak Avrupa’nın deniz yolu ile Hindistan’a, yani doğunun zenginliklerine ulaşmasını sağladı. Bu zengin ticaret yolu Osmanlı İmparatorluğu ve İran’ın elindeydi. Güney Afrika kıyılarından atılan bu turla birlikte Atlantik okyanusu, Hint okyanusu ile bağlanmış ve Osmanlı İmparatorluğu’nun denizlerdeki üstünlüğüne son verilmiş.

Dünya tarihinde Global Emperyalizmin yoluna açan keşif işte budur. Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama dönemi bu keşiften yaklaşık olarak 100 sene sonra 1574’de başladı. Duraklamanın sebepleri içinde Avrupalıların yaptığı coğrafi keşifler yer alır fakat fazla detaya girilmez. Bu keşif yapılmamış, Osmanlı o bölgeyi de kontrol altına alsaydı veya Osmanlı bu keşifleri yapsaydı acaba duraklama devri ne zaman başlardı veya başlar mıydı? Çünkü ticaret yolları ellerinde olacaktı, zenginlik ve refahta artan nüfusla artıyor olacaktı. Hatta bu tarz keşifler Osmanlı’yı çok daha farklı yerlere götürürdü diye düşünüyorum. Günümüzde ki savaşların çatışmaların anlaşmazlıkların en büyük temel nedeni nedir?

15. yüzyılda yaşayan bir Türk kâşif olsaydım ömrüm büyük ihtimal çok kısa olurdu. Fakat o dönemin şartlarında enteresan işlere imza atardım bundan şüphem yok.

Mpho ile kaldığım yerde tanışıp sohbet etme imkânım oldu. Sevecen, güler yüzlü, hoş sohbet biriydi. Şehirde gezelim dediğimde kabul etmedi. Küçük bir şehir olduğundan bir beyaz ve siyahın yanyana gezmesi hala halk tarafından pek hoş karşılanmıyormuş. Sonraki gün şehirde gezdiğimde hakikaten de durumun biraz farklı olduğunu anladım. Önümüzdeki günlerde ise beyazların ve siyahların takıldıkları barların, alışveriş merkezlerinin, restoranların bile çoğunlukla birbirinden farklı olduğunu da görmüş oldum. Tabi ki de sen buraya giremezsin, edemezsin gibi şeyler denmiyor. 1948-1994 yılları arasında ülkedeki Apartheid döneminden geriye kalan durum bu. Gerçi hala ırkçı olaylar yaşanıyor. “Siz bize bunu yapmıştınız sıra bizde” gibi söylemler var. Fakat yıldan yıla bu kin de azalmaya başlamış. Gençler bu kin ve öfkeyle büyümüyor büyütülmemeye çalışılıyor. Ve bunun sonucunda da barış içinde yaşayan bir toplum oluşturulmaya çalışılıyor


Başkent Pretoria’ya varıncaya kadar yol üstünde kaldığım en etkileyici küçük kasaba Litchdenburg oldu. Bu şehirde daha önce kalmış olan bir takipçim bana Scott’s Manor Guest House’da kalmamı önerdi. Mekanı ilk gördüğümde “Oha lan ben buranın parasını karşılayamam ama içeriye girip bir sormakta fayda var” deyip sahipleri ile resepsiyonda tanıştım. Bisikletimi de gördüklerinden dolayı muhabbet dünya seyahatimden açıldı ve bana otelde konaklamam için indirim yaptılar. 100$ veya daha üstü verilebilecek bir odada 15$’a beni ağırladılar. Kaldığım ev hakikaten süperdi. Kasabanın içinde yürümekse inanılmaz keyif vericiydi. Ana caddesi hariç kalan her yer, her sokak ağaçlar içindeydi. Derli toplu düzenli bir kasabaydı. Bu kasabaya gelinceye kadar yolda bayrağı görüp aracından Türkiye diye bağıran, molalarımda “Türkiye’ye güzel bir ülke oraya tatile gitmiştik” diyenler, yolda durduğumda yardıma ihtiyacım olup olmadığını soran insanlarla karşılaştım. Ne bir muzungu diyen, ne de yolda para isteyen birileri oldu. Ülkeye girmeden önce edindiğim duyumların tam tersi bir ülke çıktı yaşadıklarımla. Bu arada bu ülkede de büyük şehirler dışında Türkiye’yi bilen kişi sayısı oldukça az.
Yol üstünde bir gün de Kastene kasabasında kaldım. Bir türlü kamp atacak yer bulamadım.

Tarlaların hepsi çitle çevrilmiş ve kapıları kitliydi. Peki, o zaman kasabada kalacak yer bulayım dedim fakat baktığım iki otel de dolu çıktı. Hava kararmış, yağmur da yağmaya başlamıştı. Yapacak bir şey yok polis karakoluna gideceğim. Karakoldaki polisler beni görünce biraz şaşırdılar. Nerden gelip nereye gittiğimi sordular. Kalacak bir yer arıyorum dediğimde de hepsi birbirinin suratına baktı. “Karakolun bahçesinde kalabilirim sıkıntı yok çadırım var” dedim.

Polis Rosina, “Hayır benim evimde kalabilirsin. çocuklarım ailemin evinde, sadece kocamla ben varız. Çocukların odasında kalırsın.” deyip beni evlerine götürdü. Duşumu aldıktan sonra dışarı yemeğe çıktık. Bu sefer de yemeği ben ısmarladım.
Rosina karakolda rütbeli polislerden biri. 4 gün çalışıp 4 gün tatil yapıyorlarmış. Oturdukları müstakil villa tarzı ev devletin polis memurlarına tahsis ettiği evmiş. Polis karakolundaki arkadaşları adına da özür diledi.
– Neden özür diliyorsun ki?
– Alışık değil insanlar. Kimse komşusuna bile güvenmez buralarda. Fakat sen yabancısın ve uzaktan gelmişsin. Seni dışarda bırakamazdım. Bu yüzden arkadaşlarım adına özür dilerim.
Sadece o hafta içinde kasabada birkaç noktada hırsızlık ve adam yaralama durumu yaşanmış. Pretoria’ya varana kadar hep nasıl olduğumu sorup durdular.


Güney Afrika’da da ara yolları kullanmaya özen gösteriyorum. Ayçiçek tarlalarından çıkıp portakal ve mandalina bahçelerinin olduğu alanlara girdim. Her tarafta çiftlikler var. Güney Afrika’da tarım arazilerinin büyük bir çoğunluğunu işletenler beyazlar. Polis verilerine göre çiftliklerde her yıl 2000’e yakın cinayet işleniyor. Öldürülenlerin büyük çoğunluğu beyazlar. Bazı çiftlikler bana İsrail’de gördüğüm kibbutzları hatırlattı. Bu çiftlik yolları da oldukça tenha. Durum bu haldeyken adamlar %400 tarımda ihracatı arttırmışlar. Önceki Afrika yazılarımda tavuğun tadının ne kadar lezzetli olduğunu dile getirmiştim. O lezzeti Güney Afrika’da kaybettim. Bu ülkede tavuk çiftliklerinin sayısı oldukça fazla. Fakat öte yandan etin tadı hala çok güzel. Kırsal alanda bu kadar cinayet olunca haliyle Avrupalı göçmenler kırsalı terk etmeye başlamış. Boş kalan bu arsalara devlet destekli yerel insanlar yerleşmiş. Tabi devlet o insanları oralara yerleştirmiş; ekeceği ekini, tarım aletlerini vermiş fakat üretimin geçmiş üretimle alakası kalmamış. Herkes kendine yetecek kadar üretim yapmaya başlamış. Benim açımdan ise siyah beyaz hiç ayrımı yok, her çiftlik sahibi eğer beni kapısının önünde görürse sohbet ediyor bir ihtiyacım olup olmadığını soruyordu. Hatta gezdiğim bu bölgede bir tane “Warm showers” kullanıcısı buldum. Kendisine mesaj attım ve bana geri dönüş yapıp evine davet etti.


Paul bir mimar, ailesi 400 yıl önce bölgeye gelen Hollandalılardan. Aslen Johanesburg doğumlu fakat şehir hayatından sıkıldığı için Magaliesburg taraflarında, yani şehre 200 km uzaklıkta bir yerde kendi çiftlik evi yaptırmış. Misafirleri için de tamamen eko bir konaklama evi yapmış. Oranın ilk misafiri de ben oldum. Evini bulmam oldukça zor oldu, köy yolunun da dışında dağlarda bir yerdeydi. Patikalardan gittim. Manzaralar süperdi. 120 kilometre yaptığım o gün aslında çok yorgundum fakat kendisi çok heyecanlı ve yardım severdi. Eğer istersem beni bölgede bir yürüyüşe çıkarabileceğini söyledi. Tamam dedim. Sohbet ettikçe neden bu kadar heyecanlı ve mutlu olduğunu da anladım. Baba adam, 1990’lı yıllarda Afrika’nın büyük bir yolunu bisikletle gezmiş yahu. Hatta olaya fantezi katıp ünlü misyoner ve kâşif David Livingstone’un Afrika’da gittiği yolu bisikletle giden biri çıktı. Ulan ne hikayeler ne deneyimler dinledim. Saatlerce yürüdük. Hava karardığında evinin arkasındaki zirveye varmıştık. Warthlog’lar ara ara buraya geliyorlarmış hatta bir kaçının kazdığı deliği gösterdi. Güney Afrika Üniversitesi de bu alanlara gece çekimi de yapabilen foto kapan ve video sistemleri kurmuş, hayvanları inceliyorlarmış. Dağın tepesinde bulunan üst üste konulmuş taşlardan oluşan duvarın ise 10 bin yıl önce yapıldığını söyledi. Hayvanların topluca bir alanda tutulması için yapılmış. O taşların yanında yetişen şöyle bir salatalık da akşam yemeğinde mideye gitti. Ben hayatımda bu kadar lezzetlisini daha önce hiç yememiştim. Sanırım bizim salatalıkların atası da bu oluyor.


Bu arada bu bölgede birkaç yerde yapılan kazılar sonucunda çok eski insan kemiklerine rastlanmış ve onlarla ilgili müzeler açılmış. Her iki müzeyi de GPS’den bir türlü bulamadım. GPS gözüken yerlerde yapıları göremedim. Johanesburg’a gezmeye gelindiğinde gidilen yerlerden biri. Haa bir de yakınlarda bir yerde aslan parkı var ben oraya da gitmedim. Aslanlarla öyle el ele kol kola çekilen fotoların hepsi aslan parkalarının içinde çekiliyor.


Başkent Pretoria’ya vardığımda Büyükelçimiz Kaan Bey karşıladı ve sağ olsun elçiliğimizde bir süre misafir etti. Sonrasında ayrı bir koşuşturma başladı. : )

Sesli Anlatım

2017-02-21T16:04:39+00:00 27.08.2016 19:31|Afrika, Dünya Turu, Güney Afrika|Yorum yok